@muberka

Okur, Yazar, Çizer, Müzisyen

  1. toplam entry 946
  2. takipçi 6
  3. takip edilen 6
  4. puan 6463
  5. statü
  6. rütbe yazar
  7. kayıt tarihi 2 yıl önce

sözlük yazarlarının hikayeleri

Gece iyice çöktü gün üzerine. Rengi sarıya dönmüş otların, kurumuş kır çiçeklerinin arasında yalnızca, Ağustos böceğinin kulak çınlamasını andıran sesi. Bir kömür isi gibi çöreklendi Sepîde'nin üzerine yorgunluk. Biraz güneş, biraz da taş ocağın ve altı harlanan bakır leğençenin harareti. Öğle vakti. Cehennem-vârî bir sıcaklık. Tevbeler, dualar. Birkaç kere hem manidar hem acı kahve gözleri karardı. Sendeledi bir süre. Her defasında bir miktar dinlendirdi gözlerini ve sıcaktan bezmiş rûhunu. Birkaç defa aşağı avludaki çeşmeden âb-ı hayat dilendi. Serâpâ kandı şebeke suyuna.

Oysa yapılan ve yapılması elzem ne çok şey vardı. Yarılmayı, pestil yapılmayı bekleyen; marmelat olmak için hâlihazırda kaynayan, hatta yerini semtini bulan ekşili , şerbetli, sert ve eprimiş türlü kayısılar. Erikler. Tezgahtaki ve seledeki kaplar. Kabak çiçeklerinin gün ağarmadan toplanması. Temizlenip, ayıklanıp, babaanne usulü doldurulması. Armutların toplanıp yıkanması. Kuruların poşetlenmesi. Yemek telaşı. Sofra kurulumu derken Sepîde Sühan 'ın ağabeyi Hüseyn teşrif etti büyük oğluyla. Mâh-ı Muharrem'di. Hüseyn denilince yâda Ehl-i beyt gelirdi. Kerbelâ gelirdi. Külbe-i ahzân olurdu gönül. Salât ü selâm edilirdi. Okunurdu salâlar.

Yemek yendi, yol göründü. Üç kardeş. Sepîde Sühan, Hüseyn ile Sa'd küçük amcalarını ve ailesini ziyarete gittiler akşam sularında. Kapıda karşılandılar ansızın. Konunun konuları açtığı keyifli uzun bir sohbet. Birkaç bardak çay ve nimetler. İkram edenin evine bereket dolsundu. Hasbihal içre geçti iki ,üç saat. Kulunç kırmalar, hatıralar, tebessümler. Tekrar yola revan olup döndüler ata yadigarı bağ evlerine. Serinlik. Ve sakinlik. Çekildi eşraf uykuya. Sepîde Sühan münzevî. Kapanır gözlerin kepenkleri. Hû, deyip sırlansındı perde-i ziyâ. Rüyâlara karışsındı. Bir de üçlere, yedilere, kırklara.

Hû!

Sâkıb Dede

1062’de (1652) İzmir’de doğdu. Asıl adı Mustafa, babasının adı İsmâil, annesinin adı Halime’dir. Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin müridlerinden, Endülüs’ten İzmir’e göç eden bir mutasavvıfın soyundan geldiği rivayet edilir. İlk öğrenimini İzmir’de yaptı. On beş-on altı yaşlarında İstanbul’a giderek Mustafa Fâzıl Paşa’nın himayesinde tahsiline Fâtih Medresesi’nde devam etti. Bu sırada 1678’de paşanın maiyetinde Çehrin Seferi’ne katıldı. Bu sefer esnasında bir Mevlevî dervişinin etkisinde kalarak Mevlevîliğe ilgi duymaya başladı. Öğrenimini tamamladıktan sonra Bursa’ya gidip İshak Hocası Ahmed Efendi’den Farsça öğrendi, ardından Konya’da Köseç Ahmed Dede’den Fuṣûṣü’l-ḥikem okudu. Bir süre sonra İstanbul’a dönüp Fâtih Camii’nde altı ay kadar dersiâmlık yaptı. Edirne’ye giderek Edirne Mevlevîhânesi şeyhi Neşâtî’nin yetiştirmesi Seyyid Mehmed Dede’nin yanında çile çıkarıp dede unvanını aldı. İstanbul’a dönüşünde Galata Mevlevîhânesi şeyhi Gavsî Ahmed Dede’ye intisap etti, ondan bir yıl kadar Mes̱nevî okudu. Ardından Nesîb Dede, Hasîb Dede, Lebîb Dede, Vehbi Dede ve Müneccimbaşı Ahmed Dede ile birlikte Mısır’a gidip üç ay kadar Siyâhî Dede’nin hizmetinde bulundu. Mısır’dan dönünce Galata Mevlevîhânesi’nde şeyhi Gavsî Dede’ye hizmet etmeyi sürdürdü.

Beşiktaş Mevlevîhânesi’ndeki mukabelelerde bulunan ve zaman zaman buradaki mukabelelere katılan IV. Mehmed ile sohbet etme imkânına kavuşan Sâkıb Dede’nin bu sohbetlerde padişahla kurduğu yakınlık Müneccimbaşı Ahmed Dede’nin onu kıskanmasına yol açtı. Bu dönemde İstanbul’dan ayrılıp Edirne’ye gitti. Serez, Filibe, Selânik ve Bosna başta olmak üzere bütün Rumeli’yi dolaştı. Mevlevîlik tarihinde önemli bir yere sahip olan Sefîne-i Nefîse-i Mevleviyân adlı eserini bu sırada yazmaya başladı. Dönüşte Sucu Mehmed Dede ile birlikte Konya’ya gitti. Burada Mevlevî Âsitânesi postnişini II. Bostan Çelebi tarafından Kütahya Mevlevîhânesi şeyhliğine tayin edildi (1102/1690). Kütahya Mevlevîhânesi’nde kırk altı yıl şeyhlik yapan Sâkıb Dede’nin vefatında mevlevîhânenin hazîresine defnedildiği kaydedilmekteyse de hazîrede kabrine dair bir işaret bulunmamakta, sandukası bugün cami olarak kullanılan mevlevîhânenin camekânla ayrılan kısmında yer almaktadır.

Sâkıb Dede, uzun yıllar süren şeyhlik döneminde aralarında önemli şahsiyetlerin de bulunduğu çok sayıda derviş yetiştirmiş, bunlar Esrar Dede tarafından “hânedân-ı Sâkıbiyye” diye anılmıştır.

Hâbgâh

( ﺧﻮﺍﺑﮕﻪ– ﺧﻮﺍﺑﮕﺎﻩ) i. (Fars. ẖāb > ḫāb “uyku” ve yer bildiren -gāh > -geh ekiyle ḫāb-gāh > ḫāb-geh)

Uyunan yer, yatak odası, yatak mânâlarına gelen farsça kelime.

Ezelî böyledir âyîn-i sipihr-i gaddâr
Ki gülün hâbgehi hâr ola hârın gülzâr
Bâkî

Hâbgâh-ı yâre girdim arz için ahvâlimi
Bir perîşan hâlini gördüm unuttum hâlimi
Sâkıb Dede

Ölsem olamam hâbgehinden mütebâid
Muallim Nâci
1 /