1. toplam entry 16232
  2. takipçi 21
  3. takip edilen 0
  4. puan 117612
  5. statü
  6. rütbe yazar
  7. kayıt tarihi 5 yıl önce

arkadaş

Bazen zaman ve mekana yenik düşen, bazen hayat koşturmacasında daha az vakit ayrılan, ama eninde sonunda ulaşılan, sahip çıkılan, hayata güzellik katan ve sırttan dert alanlardır.

Ancak bazıları yeni ekleniyor ve hissediyorsun kemikleşiyor kaderinde. Başıma kötü bir şey geldiğinde, sohbetimizdeki kahkahalardan derdi unuttuğum insanlar var mesela. Ekşi sözlükten tanıdım birini hatta.. birkaçı burda.. hepi topu sözlük dersin.. geçicilik, kalıcılık,arkadaşlık, hemdert olmak, hemhal olmak, bağ kurma, sanal, realite.. hepsini bi sorgulayasım var ama o da kısmet olsun başka tanıma. *

bir filmin konusunu spoiler vermeden anlatmaya çalışmak

çözüm olarak filmlerin tanıtım yazılarındaki “konu” bölümünden kopya çekilebilir. “Boş yapmanın” ne demek olduğunu o yazıları okuyunca anlıyorsunuz. filmle ilgili hiçbir fikir vermeyen yüzeysel detayları birleştirip film konusu yazıyor adamlar.

“andy, Amerika’nın kalabalık bir şehrinde hayatını kazanmaya çalışan bir psikologtur. bir gün tüm yaşamını değiştirecek olan chris’le tanışır. bu tanışma aynı zamanda esrarengiz ve gizemli bir maceranın başlangıcıdır...”

sonda da üç nokta olur muhakkak. üç nokta önemli.

muhalefetül lügateyn tanımlarında göze çarpan ürpertici realizm

ustaca gözlemlenmiş hayat gerçeklerinin bir tokat gibi suratınıza çarpılması sonucu hissedilen realizm. hadi itiraf edin, hanginiz aşağıdaki başlıkları okurken hissetmiyor o saf gerçeklik duygusunu?

efsane başlıklardan bazıları*:

(bkz: beden dersinden sonra sınıfta hissedilen at gübresi kokusu)
(bkz: beden dersinin olduğu gün alt eşofmanı pantolonun altına giymek)
(bkz: abi ve ablasını ispiyonladıktan sonra keyifle seyre koyulan küçük kardeş)
(bkz: oyuncu değişikliği yapılırkenki popo şaplaklama ritüeli)
(bkz: şeker toplamaya gelen çocukların arkasından boş kaseyle bakakalmak)
(bkz: aylarca ne giyeceğim diye düşünülen düğünde abiye ile beyaz plastik sandalyeye oturmak)
(bkz: yarım saat tuvalette kalan kişiden sonra tuvalete girmek)
(bkz: Bitince bardak olarak kullanılan çokokrem kavanozu)
(bkz: akşam yemeğinden sonra üçlü koltukta sindirime geçmek)
(bkz: meyve suyu kutusunun dibinde kalıp dökülmeyen bir miktar meyve suyu)
(bkz: yeni ev eşyası almak için eskisinin çocuklar tarafından tahribine göz yuman kadın)
(bkz: söyle kızmayacağım deyip söyledikten sonra haşat eden anne)
(bkz: otururken kalçanın bir tarafını hafifçe kaldırmak)
(bkz: bebeğe limon yedirip topluca gülmek)
(bkz: evde online toplantı yaparken odaya girip kalk sofraya yardım et diyen anne)
(bkz: karantinadayken eşini ve çocuklarını evden atamayan ev hanımı agresifliği)
(bkz: bebekli evde boydan boya yatak yapılan oda)
(bkz: karantinadan sonra baharda çayıra salınan koyun gibi seğirterek sokağa fırlamak)
(bkz: yeni alınan ayakkabıyı siftah adı altında murdar eden arkadaş grubu)
(bkz: yatmak için açılan kanepenin orta kısmı)
(bkz: evde olmasından istifade edilip ev işine koşturulan erkek)

yazarların patavatsızlık hikayeleri

bugün oldu en son. fotokopiciden çıktı alıyorum. sayfaları paket edip yazıcılardan birine gönderdim. bir numara sandığım makinenin başında bekliyorum basımın bitmesini. tedirgin biri belirdi. kâğıtları aldı, düzenledi, inceledi, spirâle gerek yok ya zımba vur yeter dedim, çocuk da 'yok ya spiral yapayım' dedi ben de abi ne kadar benimsemiş olayı sanki kendine yapacak diye tamam peki spiral olsun dedim...gerisini biliyorsun: çıktı benim değil, çocuk fotokopici değil, fotokopici abi'ye sevgiler.

perfektionist

Nişan merasiminin ardından kesilen pasta, yemek faslından sonra uzun süre kayıplara kaybolunca jay-jay'in "pasta maket miydi?" diye sorusuna cevaben; özen, sevgi ve heyecan ile hazırlanmış, üzerinde baş harflerinin şeklini almış yaban mersinli pasta dilimini jay-jay'e uzatan perfektionist dakikalar sonrasında hayal kırıklığına uğramıştı. Bir yanlış anlaşılmayı tahmin edemeden güzelim tasarıma gaddarca saldıran ve yok eden muhalefetül lügateyn'e sinirle baktı. Meğer gaddar olan buna izin veren yaban mersinlerini sevmeyen jay-jay imiş!

Pastanın tadını çıkaran arkadaşımızdan özür diliyorum. ve bu merasimi ve birlikteliği kutlayan herkese teşekkürlerimi iletiyorum.

sözlüğü bırakmak

(bkz: yıldızlar da kayar durmaz yerinde)

er kişilerin sözlüğe bir hışım ile girip sözlükte fırtınalar koparan o başlık senin bu başlık benim fink atan. sonnuna kadar enerjinin tüketen, sonunda kendisinin de enerjisini bitirmeyle sonuçlanan eylem. görüyorum insanlar bir sevinçle geliyor. her başlığa gerekli gereksiz entry giriyor ama dikkat çekme amaçlı ama değil aslında kotasını dolduruyor farkında değil. tüm dikkatleri üzerine çekiyor.

dikkatleri bu kadar üzerinde taşıyan adam huzur bulmaz. bakın sanatçılara.
her adımınızda size bir mesaj gelir. her entry'de size bir cevap vardır. sonrasında atışmalar kavgalar yorulmalar ben gidiyorumlar.

yauv bir ara sol frame şöyle idi.

(bkz: sözlükteki ankaralı yazarları sokağa davet ediyorum)
(bkz: evlenmem için aşık olmam lazım diyen 30 yaş üstü kız)
(bkz: evde kaldım korkusu yaşamayan alnı öpülesi kız)
(bkz: kızlar arasında çantadan çıkarılmaması gereken şeyler)
(bkz: çayı şekersiz içen insan)
(bkz: ölü taklidi yapılmasına rağmen gitmeyen yılışık)
(bkz: çoğu erkekten daha delikanlı olan göbek)
(bkz: yazarların şu an olmak istedikleri yer)
(bkz: tek derdi sivilcesi olan ergen)
(bkz: kadrolu öğretmen kız arayan teyzeler)
(bkz: 30 yaş üstü kızların tek kriterinin erkeğin kel olmaması)
(bkz: bir oturuşta çeyrek domuz yiyen ilerici demokratik laik adam)

bunu okumak da bunlara entry girmek de yorar adamı. ben utanıyorum yahu bunlar görünce. ben bunları görünce arkadaşlarımı çağırmaya utanıyorum. adamın bu ne burada mı yazacağız söyleminden geçtim benle dalga geçer buralarda mı takılıyorsun şeklinde.

arkadaşlar rica ediyorum. saygılı olalım enerjimizi emmeyelim. 30 yaşında işi olmayan erkek. 27 yaşında evlenememiş kadın. 40 yaşında kaldıramayan erkek. bunlar insanları yoruyor. belki sosyalleşmek insanlarla konuşmak hatta dikkat çekmek istiyorsunuz ama sonrasında iki taraf da zarar görüyor ve en çok da bunlara koşturanlar üzülüyor.

daha sakin daha öz. daha ağır kanlı olmakta fayda var. böylelikle bir kişi lafıyla sözlüğü bırakayım yapamıyorum, bir kişi lafıyla dur döneyim olmaz. bunlar 1 günlük izlem sonucuna göre yazılmamıştır. bu genel bir gözlem sonucudur.

ayıptır yav. az kendinize gelin. entry girmek için entry girmeyin. diyarbakır'a en sevdiğim memleket yazmanızın bir anlamı yok. yazıyorsanız da yanına birilerini güldürecek ya da bilgilendirecek şeyler yazın. böyle bağ kurulmaz. kendinizi tüketiyorsunuz. kötü intiba bırakıp istediğiniz enerji alamıyorsunuz.
ondan sonra da olan oluyor.

zamanınıza yazık. sözlükler arta kalan zamanlarınızı güzelce değerlendirebilmeniz için biçilmiş kaftandır. ama öyle hal oluyor ki burada yazmayı etmeyi siz asli göreviniz haline getiriyorsunuz. kalite de düşüyor sinir harbi de yaşanıyor. troll'lere bakın sözlüğe bir gelir her başlıkta entrysi olur. anlatabildim mi?asli görev gibi burada takılır her entrye koşar anlamlı anlamsız şeyler yazarsanız. mutlu olamazsınız. etrafınızı bayarsınız.

kendinizi üzmeyin bizi de üzmeyin. güzel güzel zor olan hayatlarımıza değer katarak vakit geçirelim. zaman harcayarak değil.

adalet ve kalkınma partisi

keşke...

keşke ak parti olmasaydı da;

-imf'ye gırtlağımıza kadar borçlu olmaya devam etseydik.

-bankalardaki faiz oranı %50'nin üstünde olsaydı.

-ekonomik krizleri aşmak için nice kemal derviş'lere sığınsaydık.

-nice esnaf başbakanların önünde kasalarını parçalasaydı.

-bakkallarda yağ, şeker kuyruğuna girip alamadan dönseydik.

-tek gaz kaynağı tüp olsaydı ve onuda alabilmek için sineğin yağını hesap etseydik.

-çocuklarımızın kitaplarına verdiğimiz para yüzünden aylarca ay sonunu getiremeseydik.

-sınıflar 50-60 kişi kalsaydı da sıralara 3'er kişi oturmaya devam etseydik.

-hastahaneye gidip sigortasız olduğumuz için muayene edilmeden gönderilseydik.

-ilaç alabilmek sabah 6'da evden çıkıp kuyruğa girmemiz gerekseydi.

-altyapı diye bir şey olmasaydı, internetin "i"sine kavuşamayıp sürekli elektrik kesintileri yaşayarak geceleri mum aramaya çıksaydık.

-taş toprak yollarda şehirlerarası seyahatler yapıp, yolculuk yapmaya tövbeler etseydik.

-metroları, metrobüsleri ve nice alternatif toplu taşımaları yalnızca televizyondan görseydik.

-doğuya giden yolları teröristler kapatmış olsaydı, haraç kesip memur avlasalardı.

-erzurum'da kars'ta artvin'de hayvancılığı bitiren teröristlerle kimse mücadele etmeseydi.

-engelli vatandaşlara haklar tanınmasaydı.

-kadınlara doğum izinleri, istihdam hakkı verilmeseydi.

-kamusal alanlara ve okullara tesettürlüler giremeseydi.

-insanlar masum bir şiir okudukları için ceza evine konulsalardı.

-müslümanlar gizli şekilde ilim almaya çalışıp, yakalandıklarında irticacı diye cezalandırılsaydı.

-"bu kadar artan nüfusu ben nereye koyacağım?" diyen başkanlarla muhatap olsaydık hep.

-abd'nin, israil'in ve bilimum dünya güçlerinin önünde el pençe duran başkanlarımız olsaydı.

............

ah ulan keşke. keşke sadece 10 dakikada aklıma gelenler kadar az sıkıntımız olsaydı. hataları sayarken, 15 yıldır "ülke batıyor", "ekonomik kriz var", "biz bittik" derken tüm yapılanları unutmasaydınız. kötüyü yererken iyinin hakkını verebilecek kadar mert olabilseydiniz.

keşke bu ülkenin hepimizin olduğunu, doğruların ve yanlışların hepimize yansıdığını kavrayabilseydiniz. keşke 3 kuruşa satın alınabilecek ideolojik bağlılığınızı bir kenara koyup dürüst davranabilseydiniz.

keşke 15 yıldır bop eşbaşkanı, ekonomik krizci, din tüccarı, hırsız, şeriatçı gibi yaftalardan kurtulup zihninizi açabilseydiniz.

bize silah satmayı bile reddeden nato, yıllarca kapısında bekleten ve islamofobiyi yetiştiren ab, ortadoğu katili abd, siyonist düşman israil, çıkarcı dost rusya, mezhepçi iran, dağılmış ırak, devlet isteyen kuzey ırak, paramparça suriye... dış siyasette bunlarla uğraşırken ve aynı anda ekonomik anlamda bunlara göbeğinden bağlıyken, ilişki kesmen durumunda edeceğin zararı tahsis edecek yerin olmadan, bu ülkeyi yönetmenin kolay olmadığını anlayabilseydiniz.

daeş, ypg, pyd, pkk, d-hkpc, fetö... keşke asker, polis ve sivil farketmeden nice vatandaşlarımızı bu it sürülerine kurban verirken bir olmamız gerektiğini en az bahçeli kadar idrak edebilseydiniz.

keşke eleştiri yapmakla saçmalamak arasındaki farkı ayırt edebilecek kapasiteniz olsaydı. hepimiz yarınımızdan endişe etmeye devam ederken meselenin siyaset meselesi değil, istiklal meselesi olduğunu fark edebilseydiniz.

keşke yanlışı konuşurken "al bak gördün mü, gitti işte ülke, batıyoruz" demeden önce "burada yanlış var, eksikler var, bu şekilde olmalıdır" diyebilecek kadar suçlayıcılıktan uzak dursaydınız.

ne olacak söyleyeyim. bu tanımın ilk iki cümlesini okuduktan sonra tamamını okumaya bile meyletmeyip "ak partili tanımı, sür aşağı ve eksi!" yapacaksınız.

hoş adamların yaptığı onca emeğe saygınız yok, benim üç beş dakikama mı saygı duyacaksınız? never never never. sevmişim ülkesini değil mi? kim neresine takıyor saygıyı değil mi?

geçmişe bakıp gülümsüyor, bugüne bakıp üzülüyor, yarına bakıp ağlamaklı oluyor insan sizlerle. muazzamsınız, böyle devam.

üniversite mezunu cahillerle dolu bir topluma dönüşmek

tanım: koşar adım gittiğimiz, rakiplerimize tur bindirdiğimiz, en kötüsü de kendimizi iyi bir konumda zannederek yarışı en önde azimle sürdürdüğümüz bir durum.

ülkemizde artık üniversite okumanın hiçbir numarası kalmadı. çünkü dört yıllık süreçte aldığımız eğitim, o sürecin sonunda yapacağımız, bizden yapmamızı istenen iş ile ilgili bırakın bir şey öğretmeyi, fikir bile vermiyor. üstelik zaten en başta o işe uygun kapasitede olup olmadığımız dahi sorgulanmıyor. özellikle son 15-20 yılda bu durum iyice çığrından çıkmış durumda.(lütfen partizanlık ya da bir iktidar eleştirisi olarak görmeyin bu tarihlendirmeyi, 4. paragrafta neden böyle bir rakam verdiğimi görebilirsiniz ). malum üniversite tercih dönemindeyiz, her yerde tercih günleri v.s oluyor. bir arkadaşımın aracılığı ile bir koleje mesleğimle ilgili bir şeyler anlatmak üzere davet edildim ben de. tabi mesleği biliyoruz elhamdülillah da, şu tercih olaylarına bir bakayım da yanlış bir şey söylemeyelim çocuklara dedim, büyük vebal sonuçta... ancak gördüğüm manzara korkunç... lütfen üniversitelerde bitirdiğiniz bölümlere girdiğiniz sıralamaya, bir de bugün o bölümün öğrenci aldığı sıralamaya bakın. ya da o zaman ucundan kıyısından puanınızın yettiği bölümlere girdiğiniz sıralama ile bugün hangi bölümlere giriyorsunuz bir bakın. mesela benim 23.000 sıralama orta sıralarda girdiğim bölümden şu anda bir öğrenci 130.000 lerde filan girerek aynı diplomayı alabiliyor. bu "yav ben bununla aynı diplomayı mı alacağım" gibi bir kibir ya da bir ego değil yanlış anlaşılmasın. bir örnekle izah edeyim akademisyenliğinin son yıllarını yaşayan artık emekli olan ve gerçekten bilim adamı olan bir hocamızın bu konuda isyanını hatırlıyorum. muhtemelen diğer bölümler için de durum aynıdır. adam diyordu ki(kelime kelime hatırlamıyorum ama mealen);

"elbette öss gibi bir sınavın kişinin kapasitesini tam anlamı ile ölçebildiğini düşünmüyorum o ayrı bir konu ama mühendislik teknik olarak bir kapasite istiyor. yani kimsenin zekasını küçüsemiyorum ama mühendislik ile ilgili anlatacaklarınız ancak belli bir kapasitenin üzerine hitap ediyor. örneğin en azından diferansiyel denklemleri anlatabilmek için türev, integrali kavramış olması, kavrayabilecek potansiyelde olması gerekiyor. o kapasitenin altında kalanlar, konuyu anlamakta zorlanıyor, anlatabilmek için daha fazla zaman harcamanız gerekiyor. bunun için harcadığınız zaman yüzünden müfredattı daraltmaya gidiyorsunuz çünkü dönem size verilen ders saati, o dersin temellerini anlatmak için yetmez hale geliyor. bir sonraki aşama daha da kötü. daraltılmış müfredatta dahi konuyu anlamayacak öğrenciler gelmeye başladığında, bir de üzerine kontenjan arttığında nitelik iyice kayboluyor. siz istiyorsunuz ki öğrenci o konuya tam hakim olmadan geçmeyelim ama bu sefer dersi alttan alan öğrencilerle birlikte sınıf 200 kişi oluyor. bu sefer üniversite senatosu size baskı yapıyor öğrencileri geçir diye, 200 kişilik sınıfta alttan gelen yeni öğrencilerin arasında bir kaç algısı yüksek öğrenci varsa onları da eritiyorsunuz verimi düşürerek. geriye beyin becerisi yüksek olmayan, normal şartlarda piyasada ancak fiziksel güçlerle yapılacak işlere girecek kapasitede adamlar gelip 4 sene hiçbir şey öğrenemeden diploma alıp gidiyor. sonra da onları bir şeyler üretmeleri gereken konumlara koyup, üretemiyoruz diyoruz. mühendis diploması verdiğimiz adamlar yurtdışından malzeme satın almak, excelle personel vardiyası yazmak, çinden avrupdan getirilen makinaların başına koyup, bir arza olduğunda yine çinli ve avrupalı teknik servisleri çağırmak gibi işlerle uğraşıp kendilerine mühendis diyorlar."

son 15 yılda açılan 100 den fazla üniversite, +mevcutlarda fakülte, + fakültelerde kontenjan arttırılması ile içinde bulunduğumuz durumun doğal sonucu bu. üniversite mezunu yetiştirmeyi, üniversite açmayı fakülte binası inşaatını tamamlayınca oldu zannediyoruz. kimse de ağa bu kadar akademisyenimiz, eğitim altyapımız var mı demiyor. bir de ülkenin eğitim seviyesi yükseldi diye bunu övünç kaynağı sayan var. yani o zaman bu ülkede kimlik çıkaran herkesi üniversite mezunu sayan, herkese diploma veren bir yasa çıkarsak, 80 milyon üniversite mezunuyla dünyanın en gelişmiş ülkesi oluruz bu mantıkla. zira mevcut sistem neredeyse aynı şeyi yapıyor.
bir işi yapabilme becerisine sahip olmayan adamlara, sahip olduğunu bildiren belgeler ve yetkiler veriyoruz.

mühendislik alanları için bu durum daha da kritik. zaten mühendisliklerde şöyle bir durum var. alanında çok iyi olanlar piyasada, özel şirketlerde çok ciddi rakamlar ve imkanlarla çalışabilecekken 5 te 1 maaş ile akademisyen olmayı tercih yanaşmıyor bile. üstelik özel şirketlerin ona verdiği insiyatif, laboratuar ar-ge imkanları bundan 50 yıl öncesinin koşullarını sunan üniversitelerle kıyaslanamaz bile. bu durumda en iyileri özel sektöre kaptırıyor mühendislik disiplini. hiç öyle yüksek lisans, doktora v.s uğraşıp ömür çürütmek istemeyenleri direk özel sektörde akademisyen olarak kazanacağı parayı daha kısa sürede kazanmaya başlayacağı için gidiyor, garanticiler de kpss çalışıp memur oluyor. geriye piyasada doğru dürüst iş bulamayacak, kpss kazanabilecek kadar bile kapasitesi olmayan .çerez tabağındaki en ucuz ve bayat çerez kalıyor. biz de bunları akademisyen yapıyoruz.(bir kaç idealsit istisna)

peki akademi, fakülte nasıl kurulur, nasıl üreten bir ülke git ında merhum turgut özal ile çok güzel bir ivme yakalanmıştı. ki kendisi de çok iyi bir mühendisti. türkiye'yi üretim ülkesi, dünya markaları çıkarabilen bir ülke haline getirmek gibi bir hedefi vardı. bunun için önce bir sektör fizibilite araştırması yaptı. üretimde öne çıkacağı, dünyayı kendine bağımlı hale getireceği alan öncelikle boş olmalıydı. yani birden araba üreterek 100 yıldır araba üreten alman endüstrisi ile rekabette kalkışmak büyük riskti. birden tüm enerjimizi bu alana yoğunlaştırmak doğru olmazdı. daha yerli bir şey olmalıydı. gelenkelerimizde var olan, tecrübeli olduğumuz, hammadesini içeriden karşılayabileceğimiz şimdilerin know how dediği üretim bilgisi ve teknolojisine yabancı olmadığımız bir sektör olmalıydı. ve merhum "tekstil" sektörünü öngördü. gerçekten dünyaya açılabileceğimiz isabetli bir tercihti. hammadesi içeriden karşılanabilecekti, giyisi, kıyafet ve halı dokumada binlerce yıllık tecürbeye sahip bir medeniyet beşiğiydik. tek eksiğimiz endüstriiyel üretim yapabilecek teknik bilgi ve üretim makineleri bilgisi. işte tam bu süreçte "tekstil mühendisliği" bölümü diye bir bölüm kurmaya karar verdi. turgut özal yukarıda bahsettiğim üzere öyle age of empire'da bina yapar gibi sağ tıklayarak fakülte kurulamayacağını biliyordu. önce bunu yapmak için tekstil makinalarının çalışma prensiplerine hakim makina mühendisleri, hammadde olan pamuk, keten gibi bitkilerde uzmanlaşmış ziraat mühendisleri, tekstil boyaları konusuna hakim kimyagerler, yün hayvanları konusunda uzman biyologlar, zoolojiciler, güzel sanatlar fakültelerinde desen, motif tasarımları yapabilcek desinetörler yetiştirilmesi için planlamalar yaptı. başlangıç için bursa, adana gibi hammadeye yakın organize sanayi bölgelerini belirledi. sonra üniversitlerde müfredatlarına göre alanlara yoğunlaştırılan gençler bunlar mezun olup avrupada üniversitlerde, ülkemizde sektörün içinde tecrübe kazandıktan sonra, yani ancak gerekli altyapı sağlandıktan sonra "tekstil mühendisliği" bölümlerinin açılmasını onayladı. bugün sarar, mavi, zara, kığılı gibi uluslararası giyim markalarımızın, merinos, royal gibi uluslararası alanda üretim yapan, dünyaya açılmış tekstil ve halı markalarımızın olmasının altında bu planlama ve organizasyon becerisi yatar. tabi bugün geldiğimiz durumda itibarını, ivmesini tamamen kaybetmiş neredeyse atıl durumdaki bir bölüm haline geldi ama kısa sayılabilecek süredeki başarısı kayda değer en azından.

şimdi bunu bir de artık 2 yıllığı, hatta uzaktan eğitimi bile olan sözde makina, elektrik, elektronik, kontrol ve yazılım mühendisliği disiplinlerini, hem de o kadar kısa sürede verebileceğini vaadeden mekatronik mühendisliği bölümleri ile kıyaslayın...
1 /