1. toplam entry 4873
  2. takipçi 0
  3. takip edilen 0
  4. puan 8759
  5. statü
  6. rütbe yazar
  7. kayıt tarihi 13 yıl önce

aşk bize küstü

biz bu kentlere sığdık da
bu kentler bize sığmadı âsiya
ve bir çığlık gibi günlerin çarmıhında
arttıkça yalnız, sustukça silik...

ay ışığı gölgeleri büyüttü
son kuşlar da vuruldular dağlarda
yakamozları söndü sahillerin, ışıkları evlerin
çağın vebalı gövdesinde
bir hayalet gibi gölgemizde yalnızlık

kaldık... kırık bardaklar gibi
içilmiş sulardan geride buruk bardaklar gibi...
ıı
düşler artık ölü çocuklar doğuruyorsa
sevgiler boğduruluyorsa kürtajlarda
ve daha eskimemiş tüfeklerle
ordusu bozguna uğramış askerler gibi kalıp
bozuk paralar gibi yuvarlanıyorsak kaldırımlarda
bir bedeli vardır elbet cennetini çaldırmanın
ömrünü piç bir bebek gibi
bırakmanın
bulvarlara
bozgunlara
ve yanlış yalan aşklara;
bir bedeli
bu kuşatmaların, ilkyazları kurşunlatmaların...

biz bu kentlere sığdık aslında
bu kentler bize sığmadı âsiya
ah son kuşlar da vuruldular dağlarda!
ııı
ay ışığı gölgeleri büyüttü
mutluluk oyununa geç kalan ölü kuşlarla geldim
geldim... kırık bardaklar gibi
içilmiş sulardan geride buruk bardaklar gibi

ve ömürlerimizde bin kasvetle upuzun
sefalet seferlerinin ayazı
belki de yalnız geçireceğiz artık kimbilir
batan gemiler gibi yiten aşklardan geride
kalan her kışı, güzü ve yazı

ay ışığı gölgeleri büyüttü
ayrılıklar eskidi... biz eskidik

aşk bize küstü âsiya...

ıv
belki de uzun sürecek bu bozgunun saçağında
sen şarkılarını sesine yasla
ve bırak beni de usulca
bir apansız yalnızlığa!

ay ışığı gölgeleri büyüttü
büyüdü ölüm
ve biz küçüldük âsiya...

aşk iklimi

talip apaydın şŸiiri.

on sekiz yaşŸın nisan günleri
dünya bir kızın gözlerinden ibaret
hayat bir tas su içimi
ne zaman oldu aklımda yoktu
yağŸmurlar yağŸdı hatırladım
yayıldı içime aşŸk iklimi.

toprak kokusu bu muydu
böyle miydi benim insanlarım
ben hiç yoruldum mu severken
ah bu uzak ses kimin
şŸüpheniz olmasın şŸimdi bile
düşŸüp ardına gidebilirim.

ömer faruk şerifoğlu

ilginç bir yaşan öyküsü olan yazar/editör,

zaman kültür sanat sayfası editörlüğünde, yapı kredi yayınları editörlüğüne, sergilerden , tarih kitaplarına uzun ve dopdolu bir hayat,
kendisiyle radikal gazetesinde yapılan röportajda hayatından şöyle bahsediyor.

İSTANBUL - Yaptığı işler hep biraz gecikir. Yarın dediyse üç gün sonra, haftaya dediyse bir ay... Yakınları onun için 'yavaş yavaş acele eden adam' der. Yavaş yavaş acele eder, çünkü çok önemser. Yapacağı sergi ve kitapları ballandıra ballandıra anlatır. Geç olur, güç olur ama illa güzel olur anlattıkları. Son günlerde; iki güzel, dahası önemli sergiyle epey andık Ömer Faruk Şerifoğlu adını. Dolmabahçe Sanat Galerisi'ndeki Şeker Ahmet Paşa ile İş Sanat Kibele Galerisi'ndeki Bedri Rahmi Eyüboğlu sergileriyle... Nicedir Milli Saraylar'da çalışan Şerifoğlu, şimdilerde 2010 için görevlendirildi. Epey heyecanlı. İşiniz düşerse ve aceleniz de varsa saksı içinde bir fesleğenle çalın kapısını.
Ne zamandır Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun peşindesiniz?
Bedri Rahmi, ben kendimi bildim bileli zihnimde var. Lisede bir kilim deseni ile 'Kız kaçırma' kartpostalını kütüphaneme koyduğumu hatırlıyorum. Ama iki yıl öncesine kadar, şiirlerini okuyup resimlerine bakmanın ötesinde bir şey yapmamıştım.
İki yıl önce ne oldu?
Bedri Rahmi'nin oğlu Mehmet Eyüboğlu'na, 1956'daki 'Vilayet Tabloları' meselesi için gittim. Yarım kalan bu projenin başında Bedri Rahmi vardı. 200 kadar tablonun 30'u hala TBMM'de. Ben diğerlerinin izini sürüyor ve Bedri Rahmi arşivinde bir şeyler bulabilirim diye düşünüyordum. Mehmet ağabey, ikinci görüşmemizin sonunda '10 dakika daha oturur musun?' dedi ve ekledi: 'Ben 30 yıldır babamla ilgili bir kitap yayınlamak istiyorum. Sen yapar mısın? Bütün aile arşivini önüne sereceğim...' Öyle başladık ama o zaman İş Bankası'nın sergisi gündemde değildi. Sergi gündeme gelince kataloğu da hazırlamam gerekti.
Bu asıl Bedri Rahmi kitabı değil mi yani?
Hayır, değil. Bir ara iş. Bedri Rahmi'nin dünyasına bir 'Merhaba'... Onun ressamlığı, şiiri, yazısı, hocalığı, yazmacılığı, mozaikçiliği... Derya deniz bir adam. 'Merhaba'nın arkası başka bir kitapla gelecek. 2-3 yıl içinde kafamdaki kitabı yazarım. Sergi zor iş değil. Çünkü Bedri Rahmi'nin baş yapıtları ailede. Ayrıca Bedri Rahmi, arkalarına 'Satılamaz' yazarak eserlerini sağlığında sağlama almış. Oğlu ve torununun elden çıkarma gibi bir niyeti yok gerçi. Hatta torununun Kalamış'taki ev için uzun vadede bir müze projesi bile var.
Küçük yaşlardan beri sanatla bu kadar ilgiliyken güzel sanatlar değil de hukuk okumak niye?
Gaziantep'te lise son sınıfta, şimdi adını hatırlamadığım bir resim öğretmenim vardı. Bir kaç desenimi görüp, 'Sen akademiye girmelisin' demişti. Ama babam 'Oğlum resim karın mı doyurur?' diyerek karşı çıktı. 'Gazeteci olayım' dedim. Onu da 'Gazeteciler fırlama olur' diyerek istemedi. Dahası o sırada bir gönül hikâyem vardı. O, tıbbı kazanınca benim de aşık atabilmek için, ya hukuk ya da mühendislik okumam gerekiyordu. Babamla hemfikirdik bu kez...
Kaç sene okudunuz orada?
Altı. Son sınıfta bıraktım. Yeniden üniversite sınavına girdim ve sanat tarihini kazandım. Onu dört yılda bitirip Türk sanatı üzerine mastır yaptım. Bu arada hukukla beraber çalışmaya da başlamıştım ama...
Zaman gazetesinde çalıştınız.
Zaman'a kuruluşundan itibaren gidip geliyordum. 1988'de çalışmaya başladım. 11 yıl çalışmışım. Hiç bitmeyeceğini, orada öleceğimi sanıyordum. 31 Aralık 98'de film koptu...
Sonra?
Enis Batur'un daveti üzerine Yapı Kredi'de editör olarak çalışmaya başladım. 5 yıl sürdü. Enis Batur döneminde YKY, gerçek bir yayıncılık okuluydu... Milli Saraylar'da ise kurumun taleplerinin yanı sıra; kendi inandığım, arzu ettiğim projeleri gerçekleştirme imkânı buldum.
Kendinizi nasıl konumlandırıyorsunuz? Tarihçi mi, gazeteci mi, eleştirmen mi, küratör mü, devlet memuru mu?
Kendimi araştırmacı-editör olarak görüyorum. Çünkü 8, 9 yaşlarında dayım bana 'Ne olmak istiyorsun?' diye sorduğunda 'Araştırmacı' demiştim. 'Neyi araştıracaksın oğlum?' dediğinde de, 'Ne olursa'... O zamanlar araştırma alanım çok genişti.
Ama şimdi araştırma alanınız çok daraldı.
Evet. Türk resminde 1950'den bu tarafa geçmemeye çalışıyorum. Gerçi Bedri Rahmi, Erol Akyavaş ve Cihat Burak gibi birkaç özel isimle geçtim ve bu isimler artacak gibi... Günümüze yaklaştıkça isimler çoğalıyor, sanatçılar bireyselleşiyor ve herkes bir ekol oluyor. Her birini kavramam çok zor. Ben istiyorum ki çalıştığım döneme bütünlüklü olarak bakabileyim. Bir de benim herkesin bildiğini bilmemek, herkesin yaptığını yapmamak gibi genel bir tavrım var. Meşhurlardan çok meçhuller dikkatimi çekiyor. Ve tabii asıl meselem, iz sürmek ve sonraki kuşaklar için yeni bir iz bırakmak; kitaplarla, sergilerle...
Şu ana kadar bıraktığınız izler neler? Önemlileri, iyi ki yaptım dedikleriniz...
Galatasaray Sergileri önemlidir. Daha önce hiç çalışılmamış bir konuydu. 1916'dan 1951'e iki dünya savaşı ve Kurtuluş Savaşı'na rağmen kesintiye uğramadan yıllarca devam etmiş bu sanat etkinliği Türkiye için inanılmaz bir öykü... Geçtiğimiz günlerde açılan Şeker Ahmet Paşa ve daha önce yaptığımız Hoca Ali Rıza sergisi ve kitapları da çok önemli.
Şeker Ahmet Paşa sergisi neden çok önemliydi?
Şeker Ahmet Paşa bu sergi ve kitapla bir masal kahramanı olmaktan kurtuldu. Bir de Paşa'nın 50 kadar eserinden 26 tanesini bir araya getirdik. Kolay olmadı ama yalnız değildim. Adnan Çoker sağ olsun.
Hayatınızın köşe taşları?..
Hayatımı yönlendiren, kişiliğimi şekillendiren en önemli isim Ziyad Ebüzziya'dır. Alev Ebüzziya'nın babası. Ziyad beyin son beş, altı yılına yetiştim. Baba-oğul gibiydik. Kitap karıştırmaktan sayfa çevirmeye, nasıl oturulurdan nasıl konuşulura; hayata dair akla gelebilecek pek çok şeyi ondan öğrendim. Kitap merakımı anlayıp, 'Sen kitaptan anlıyorsun. Git şu karşı dolabı aç. En büyük olan kitabı getir. İyi bak. O kitabı bir daha ya görürsün, ya göremezsin' dedi bir gün. Katip Çelebi'nin 'Cihannüma'sı. Müteferrika baskısı. 'Çevir bakalım sayfa sayfa, not vereceğim sana?' dedi. Özenle çevirdim. 4.5'tan 5 verdi. Kitap sayfası nasıl çevrilir dahil pek çok şeyi ondan öğrendim...
Çevirmek tamam. Ya okumak? 30 bin kitabı okudunuz mu!?
Rahmetli Süheyl Ünver hocanın dediği gibi, kitap karıştırmayı severim ben, başından sonuna okumam. Çok az kitabı başından sonuna okumuşumdur. 30 bin kitabı tabii ki okumaya kalkmadım. Sondaj yapıp aradığımı bulurum. Hangi kitabın içinde ne bulacağımı da az çok bilirim.
Kitaplar yarım. Yarım bıraktığınız diğer işler neler peki?
Bir tane daha Bedri Rahmi kitabı gelecek. Adolphe Thalasso'nun L'art Otoman ve Deriseadet'inin Türkçe edisyonları çıkacak. Sonbaharda Ressam Mehmet Ruhi Bey var. Abdülmecit Efendi'nin en yakın arkadaşlarından ve Osmanlı Ressamlar Cemiyetinin fikir babası. Türk resminde toplumsal konuları çalışan ilk ressam. Cumhuriyetin 85. yılı onuruna İstanbul ve Ankara'da sergi ve kitabını yapacağız.
Başka?
Yıllardır pişen bir Fahrettin Paşa kitabı var. Fahrettin Paşa 10 yaşımdan beri hayatımda. Onu 2008 bitmeden yayımlamak istiyorum.
Başka?
2009'da Osmanlı Ressamlar Cemiyeti kurum tarihini kitap yapmak istiyorum. Hoca Ali Rıza'nın İstanbul'u diye, onun en güzel 100 resminden oluşan bir albüm var. Sonra Ressam Hüsnü Tengüz'ün 1919'da basılmış Osmanlı Camileri üzerine yazıp resimlediği Beda-yı Asar-ı Osmaniye diye bir kitabı var. Onun edisyonunu yapmak istiyorum. 1930'ların İstanbul'unda geçen ve sonu cinayetle biten aşk hikayelerini Can Yayınları için derliyorum.
Sezer Tansuğ Vakfı'nın başkanısınız. Yolunuz nasıl kesişti?
Sezer Tansuğ, Turgut Cansever, Hilmi Yavuz, Orhan Okay, hatta Beşir Ayvazoğlu, Ahmet Turan Alkan, İskender Pala, Ali Çolak... Zaman gazetesinde yazmaları için uğraştığım isimler. Bazılarının kendileriyle uğraştım, bazıları içinse yönetimle...
Vakfın kuruluşu nasıl oldu?
Sezer beye akciğer kanseri teşhisi konulduğunda fark ettim ki etrafında pek kimse yok, yalnız bir adam. Hastaneye yattığında hep birlikteydik. Hasan Keskin ve ben. Son zamanlarında 'Evdekileri Hasan'la paylaşın' dedi bize. 'Olmaz öyle şey, sizin adınıza bir vakıf kuralım' dedik. 'Ne lazım?' dedi. 'Kendi halinde küçük bir vakıf olacak. Adınız Cadde-i Kebir'den silinmesin. İki kitap basar, bir dergi yapar, iki öğrenciye burs verir, bir şekilde yaşatırız' dedik. Turgut Cansever başta olmak üzere dostları da destekledi bizi.

prof dr abdulvahap kara

19 Kasım 1961 tarihinde İstanbul’da doğdu. Zeytinburnu Gazipaşa İlkokulu, Abdülhak Hamit Ortaokulu ve Yeşilköy Ticaret Lisesi'ni bitirdi. 1982 yılında Boğaziçi Üniversitesi Elektronik Yüksek Teknisyenliği Bölümü'nden mezun oldu. 1982-1985 Yeşilköy Atatürk Havalimanı Elektronik Bölümü'nde görev yaptı. 1986 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü'nü bitirdi. 1987-1988 arasında Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü'nde görev yaptı. 1988-1995 yıllarında, Almanya’nın Münih şehrinde bulunan Hürriyet Radyosu’nda, Kazak Türkçesi yayınlarda editör olarak çalıştı.

1995 yılında Türkiye'ye dönerek, Mimar Sinan Üniversitesi Tarih Bölümü'nde araştırma görevlisi olarak çalışmaya başladı. 1997’de Mimar Sinan Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde “Kazakistan’da 1986 Almatı Olaylarının İçyüzü ve Etkileri” adlı teziyle yüksek lisans eğitimi yaptı. 2002’de “Mustafa Çokay’ın Hayatı ve Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinin Bağımsızlığı Yolundaki Mücadelesi” adlı teziyle doktora eğitimini tamamladı.

Doktora tezi “Türkistan Ateşi Mustafa Çokay’ın Hayatı ve Mücadelesi” adıyla kitap olarak basıldı. Türkiye Yazarlar Birliği tarafından 2002 biyografi dalında birincilik ödülüne layık görüldü. Türkiye’de ve Kazakistan’da yayınlanmış bir çok makalesi var. İngilizce, Almanca, Rusça ve Fransızca gibi batı dillerinin yanı sıra Kazakça, Özbekçe, Kırgızca gibi Türk lehçelerini de bilmektedir.

prof dr mustafa özbalcı

1943 yılında Samsun'un Çarşamba ilçesine bağlı Ustacalı köyünde doğdu. İlkokulu da burada bitirdi. 1955-1956 öğretim yılında imtihanla Lâdik-Akpınar İlköğretmen Okulu'na kabul edildi. Bu okulda beş yıl okuduktan sonra Ankara Yüksek Öğretmen Okulu hazırlık lisesine seçildi(1961) ve liseyi burada bitirdi(1962) . Haziran 1966 döneminde Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü ile Ankara Yüksek Öğretmen Okulu'ndan mezun oldu.

1966 yılından başlamak üzere çeşitli lise, öğretmen okulu, eğitim enstitüsü ve yüksek öğretmen okullarında edebiyat öğretmenliği yaptı, değişik kademelerde idarecilik görevlerinde bulundu.

1982 yılında Ondokuz Mayıs Üniversitesi Eğitim Fakültesi'nde öğretim görevlisi oldu. Bu görevde iken, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde master derecesi aldıktan sonra, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'nden de 'Yeni Türk Edebiyatı' dalında doktor unvanı aldı.(18 Kasım 1987)

8 Ekim 1993 tarihinde doçent oldu. Halen aynı üniversitede öğretim üyesi olarak çalışıyor. Evli, iki çocuk babası. Okumayı ve yazmayı çok seviyor. 1961'den başlamak üzere çeşitli dergi ve gazetelerde sanat, edebiyat, kültür ve eğitim konularında pek çok yazı yazdı. 'Merhaba İnsanlar' (1986) adlı bir şiir kitabı var. Deneme, fıkra ve sohbet türündeki yazılarının bir kısmını 'Yılların İçinden' (Sanat ve Edebiyat Yazıları, 1991) adıyla kitaplaştırdım. Yahya Kemalin Duygu ve Düşünce Dünyası' (I. bs. 1990, 2. bs. 1996) , 'Emin Recep Bey ve Şiirleri' (1993) ve Mehmet Rauf un Romanlarında Şahıslar Kadrosu (1996) adlı birkaç kitabım yayımlanmıştır.

prof dr gülçin çandarlıoğlu

29 Mart 1942’de Eskişehir’de doğdu. Babası Antalyalı Muharrem Seyfettin Çandarlıoğlu, annesi Romanyalı Zekiye Artam’dır. 1954 Dumplupınar İlkokulu, 1957 Eskişehir Kız Ortaokulu, 1960 Üsküdar Kız Lisesi mezunudur.

1964 Haziranında Istanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih bölümünden mezun oldu. Kasım 1964’de aynı fakültenin Umumi Türk Tarihi kürsüsüne asisitan oldu. 1967’de “Sarı Uygurlar ve Kansu Bölgesi Kabileleri” adlı tezi ile doktor oldu.

Ord. Prof. Dr. Zeki Velidi Togan, Prof. İbrahim Kafesoğlu ve Prof. Dr. Bahaeddin Ögel’in rehberliğinde çalıştı.

1968-1969 ders yılı Formoza’da 1969-1970 ders yılı Japonya’da araştırmalar yaptı ve Gök-Türk tarihi ve dili uzmanı Prof. Dr. Masao Mori ile çalıştı.

1971 yazında Londra British Museum kütüphanesinde çalıştı.

1973’te “Ötüken Bölgesindeki Büyük Uygur Kağanlığı” isimli tezi ile doçent oldu. 1975’te 3 ay, 1980'de 6 ay,1981’de 3 ay Almanya’da araştırmalar yaptı.

1982’de “Orta Asya’da Timuriler, Çin’de Ming Münsabetleri (Ch’en Ch’eng elçilik raporu) isimli takdim tezi ile profesörlüğe yükseltildi.

İslam öncesi Orta Asya Türk Tarihi uzmanıdır.

Bildiği yabancı diller İngilizce, Almanca, Rusça, Farsça, Arapça, Çince, Japonca ve Türk lehçeleridir.

1964-1986 yılları arasında aynı kürsüde görevine devam etti.

Ekim 1986’da Mimar Sinan Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih bölümü profesör kadrosuna atandı. Tarih Bölümünü kurdu. Şubat 1989, Mart 1995 tarihleri arasında aynı fakültede dekanlık görevini yürüttü. Tarih bölümünde Tarih Metodu, İslam Öncesi Türk Tarihi, İslam Öncesi Türk Kültür Tarihi ve Çağdaş Türk Dünyası Tarihi gibi dersler verdi.

1992-1993-1994 Temmuz aylarında Orta Asya’daki araştırma ve inceleme gezilerine katıldı.

23.06.1995 tarihinde Hoca Ahmet Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesi Rektör I. Yardımcılığına atandı.

21.12.1995 tarihinde Ahmet Yesevi Üniversitesi Tarih Fakültesinde Türk Devletleri Tarihi kürsüsünü kurdu. Üniversite Eğitim bölümü ve öğrenci işleri başkanları ile yönetmelikler hazırladı. Bu yönetmelikler 19 Mayıs 1996’da toplanan Senato ve Mütevelli Heyet toplatısında kabul edildi.

Prof. Dr. G. Çandarlıoğlu H. A. Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesinde “Türkistan (Yesi) şehrinin yaşının 1500 değil, en az 2500 yıl olduğu” ve “Üniversite Öğretim Kılavuzu”, “Habarşı” dergisinin yayınlanması, “Ders programlarının düzenlenmesi”, “Dil Öğretim Merkezi’nin kurulması” gibi bir çok projeyi gerçekleştirmiştir.

Ayrıca “Türk Dünyası Ortak Terimler Sözlüğü” çalışmalarında koordinatörlük etmiştir. Sanal Eğitime geçişte öncelikli konferanslar ve bölümler için ders kitaplarının hazırlanması konularında çalışmıştır ve Türkistan’da yapılan arkeolojik kazılara bilfiil katılmışır.

Haziran 1998’de H. A. Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesi I. Rektör Yardımcılığı görevinden ayrıldı.

1998-1999 Ders yılında Mimar Sinan Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih bölümündeki görevine devam etti. Çağdaş Türk Dünyası Tarihi (resimli-haritalı) projesini başlattı.

Eylül 1999’da Kırgızistan’ın başkentinde bulunan Manas Uluslarası Türk-Kırgız Üniversitesi Orta Asya Araştırmaları Merkezi ve Sosyal Bilimler Enstitüsünü kurmakla görevlendirildi.

Aynı üniversitede Ekim 2000 tarihinde gerçekleşen “III. binli yıllarda Türk Uygarlığı kongresini” düzenlenmesi görevini üstlendi.

2000-2001 Ders yılı sonunda M.S.Ü deki görevine geri döndü.

Ağustos 2004'te Tarih Bölüm Başkanı olarak görevini sürdürdü.

Prof. Dr. Gülçin Çandarlıoğlu Türk Dünyası ile ilgili zengin bir slayt arşivi ve kütüphanesine sahiptir.

git

erol üyepazarcı


--- alıntı ---
Üyepazarcı, evinin üst katındaki 3 odayı ve banyoyu kütüphane haline getirmiş. Alt kattaki salonun bir duvarı boydan boya kitaplarla kaplıymış. 30 bine yakın kitabı bulunan Üyepazarcı, kitapları için özel bir bilgisayar programı kullanıyor. Temizliğiyle kendisi ilgileniyor. Kitaplarını değeri anlaşılamayacağı için bağışlamayı düşünmeyen Üyepazarcı, çocuklarına vasiyet etmiş, öldükten sonra sevdiği iki sahaf tarafından satılmasını istiyor.
--- alıntı ---

ya kitaplar ya ben

yazarların eşleriyle kitapları yüzünden geldikleri ayrımın adı;


Yazarların sadık dostu kitaplar, yıllar ilerledikçe başlarına dert oluyor. İflah olmaz kitap dostları, eşlerinin 'ya ben ya kitaplar' tehdidiyle dramatik bir seçime zorlanıyor.

Saliha Cüvelek'in haberi...

Tabii sonuç belli!.. Kitaplar yavaş yavaş elden çıkarılıyor ya da kütüphanelere bağışlanıyor. Biraz daha cesur davranıp evini kitaplarına bırakanlar da yok değil. Doğan Hızlan, Hayrettin Karaman, İlber Ortaylı, Gülçin Çandarlıoğlu bu yolu seçenlerden birkaçı. Kitaplarına kıyamayan birçok yazarın evi ise içinde dolaşılamaz durumda. Orhan Okay, Hilmi Yavuz, Enis Batur, Erol Üyepazarcı gibi yazarlar "Şimdilik eve girebiliyoruz." diyor.

Ayaklı kütüphane olarak tanınan ve nesli tükenmiş bir yazar olarak bilinen Taha Toros, kayıp. Kaybolmasına sebep ise kitaplarının onu evden kovması! Toros'un evinden ona ancak bir iki metrekare yer kalacak kadar çok kitabı varmış. Kapısını bile zorla açıyormuş. Olan olmuş ve evden çıktığı bir gün geri girememiş. Kitap yığınlarının önünü kapattığı kapısını açamamış. Tabiri yerindeyse kitapları onu evden kovmuş. Toros da mecburen evini kitaplarına terk etmiş. Kendisi ise sırra kadem basmış. Toros'un istilacı kitapları hâlâ evinde duruyor. Kimse de kapıyı açıp içeri giremiyor. Toros'un nerelerde olduğunu ise bilen yok!

5, 10, 20 hatta 30 bin kitapla bir insan, hatta aile aynı evde, hem de apartman dairesinde nasıl yaşar? Çok zor şartlarda! İşte bu sebeple birçok kitapsever kitapları için ev açıyor ya da iki katlı bir eve taşınıyor. Depo tutanlar, dükkan kiralayanlar var. Kimileri ise kitaplarını kütüphanelere bağışlıyor. İSAM kitap severlerin en favori bağış mekanı. İlber Ortaylı ve Hayrettin Karaman mesela, kütüphanelerini buraya bağışlamış. Çalışmaya ve kitap okumaya İSAM'a gidiyorlar. Çok kitapla bir arada yaşamak evet çok zahmetli, bir o kadar da masraflı bir iş. Bakın binlerce kitap sahibi yazar ve akademisyenler kitaplarıyla nasıl baş ediyor?

***



ORHAN OKAY: İki katlı evinin bir katını kitaplara ayıran Orhan Okay'ın 15 bin kitabı buraya da sığmaz olmuş. Kitap ve dergi almaya devam eden Okay, kitaplarını sığdırmak için çözüm yolları arıyor. Raflara farklı yöntemlerle dizmeyi deniyor veya yeni raflar ekliyor. Bazı kitaplarını ise kurumlara bağışlıyor. Kitaplarını ileride çok güvendiği için İSAM'a bağışlamayı düşünüyor.

***



EROL ÜYEPAZARCI: Üyepazarcı, evinin üst katındaki 3 odayı ve banyoyu kütüphane haline getirmiş. Alt kattaki salonun bir duvarı boydan boya kitaplarla kaplıymış. 30 bine yakın kitabı bulunan Üyepazarcı, kitapları için özel bir bilgisayar programı kullanıyor. Temizliğiyle kendisi ilgileniyor. Kitaplarını değeri anlaşılamayacağı için bağışlamayı düşünmeyen Üyepazarcı, çocuklarına vasiyet etmiş, öldükten sonra sevdiği iki sahaf tarafından satılmasını istiyor.

***



ENİS BATUR: Kitaplarını saymadığını söyleyen Enis Batur, 20 bin civarında olduklarını tahmin ediyor. Bu kadar çok kitapla aynı evde çaresizlik içerisinde yaşıyormuş. O kadar ki evinde kitaplarından ona küçücük bir yer kalmış. Oracıkta yaşıyormuş. Ara ara kitaplarını ayıklayıp sahaf arkadaşlarına ve eşine dostuna hediye ediyormuş. Batur, öldükten sonra kitaplarının dağıtılmasını istiyor.

***



PROF. DR. GÜLÇİN ÇANDARLIOĞLU: Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi tarih bölümü hocası Çandarlıoğlu, kitaplar bizi evden kovuyor, diyor. Bu yüzden ikinci bir daire almış. Bir ev dolusu kitabının sayısını bilmiyor. Kütüphanesinden öğrencileri ve asistanları da faydalanabiliyor. Hatta yurtdışından ve Anadolu'dan kütüphanesi için geliyorlarmış. Kitaplarını, Anadolu'da hiç kitabı olmayan yerlere veya İSAM'a bağışlamayı düşünüyor.

***



Prof. Dr. MUSTAFA ÖZBALCI: 19 Mayıs Üniversitesi Yeni Türk Edebiyatı profesörü Mustafa Özbalcı, üç katlı villasının bir katını kütüphaneye dönüştürmüş ve araştırma yapmak isteyenler için ücretsiz misafirhane kurmuş. Kütüphanesinde akademisyenlerin birçok ilden gönderdiği kitaplar da bulunuyor. Kitaplarının sayısını henüz bilmediğini söyleyen Özbalcı, yayınevlerine yazı yazıp daha çok kitap isteyecek.

***



DOĞAN HIZLAN: 30 bine yakın kitabı bulunan Hızlan, Fatih'teki evini kütüphane olarak kullanıyor. Burada plak ve cd arşivi de var. Yaşadığı evde de, ofisinde de kitapları varmış. Kitaplarının bir kısmı da TÜYAP'ta adına kurulan kütüphanede. Fatih'teki kütüphanesinden aradığı kitabı bulmakta zorlanıyormuş. Hatta aradığı kitabı bulamadığı için yeniden alıyormuş. Herkese güvenemediğini söyleyen Hızlan, kitaplarını dostlarına emanet etmiş.

***



PROF. DR. ABDULVAHAP KARA: Tarihçi Kara'nın 5 bini aşkın kitabı var. Kara, kitaplara servet harcadığını söylüyor. Ama daha fazlasını onları muhafaza etmek için harcıyor. Çalışma odasından yatak odasına kadar her yer kitapla dolmuş. Eşinin de yoğun isteği üzerine kitapları için ayrı bir mekân ayarlamak zorunda kalmış. Babadan kalma dükkânının kiracısı çıkınca burayı kütüphane yapmış. Şimdi 130 metrekarelik bir kütüphaneye sahip.

***



HAYRETTİN KARAMAN: Oldukça seçkin bir kitaplığı olan Hayrettin Karaman'a göre; hocaların ikinci hanımları kitaplarıymış. Birinci hanımlar hem onları kıskanır hem de eve sokmak istemezlermiş. Kışlık ve yazlık olmak üzere iki evinin ikişer odası kitaplarla doluymuş. O da kitaplarının bir kısmını İSAM'a bağışlamış. İleride de ilahiyat dalında ilim yapan torunlarına ve İSAM'a bağışlamayı düşünüyormuş.

***



İLBER ORTAYLI: Ankara'da ve Üsküdar'da altlı üstlü olmak üzere kitaplarını üç ayrı mekanda muhafaza ediyormuş. Ancak bu üç ev de yetmiyormuş. Kitapları için depo kiralayıp hepsini orada toplamayı düşünüyormuş. "Ömrüm oldukça da kitap almaya devam edeceğim." diyor. İSAM'a 5 binin üzerinde kitap bağışlamış. Kitaplarını ileride İSAM'a ve Galatasaray Üniversitesi'ne bağışlamayı düşünüyormuş.

***

Ya ben ya kitapların!



HİLMİ YAVUZ: Hilmi Yavuz ile ilgili ortalıkta bir efsanedir dolaşıyor. Her ne kadar Hilmi Yavuz, "Adı üzerinde bu efsane, aslı astarı yok." dese de söylentilerin önünü almak mümkün değil. Yavuz'un 'yok' dediği efsane ise şu: "Hilmi Yavuz'un evinde artık kımıldayacak yer kalmamış. Eski eşi de şaire 'Ya kitapları bu evden taşı ya da ben gidiyorum.' demiş. Usta şairin canına minnet, ben kitaplarımdan ayrılamam, gidenin yolu açık olsun!" Bu olayı yalanlayan Yavuz'a "İşin aslı ne?" diye sorduk. O da anlattı: "Her gün eve bir çanta dolusu kitapla geliyordum. Eski eşim de haklı olarak bunlardan rahatsızdı. Bana bir süre sonra eve kitap getirmeyi yasakladı. Ben de getirdiğim kitapları bakkala bırakıyordum. O da akşam herkes yattıktan sonra kapıya getiriyordu. Ben de eve alıyordum." Şu anda evde durum nasıl diye sorduğumuz Yavuz, pek renk vermese de evini görenler "Dolaşılacak gibi değil." diyor.

***



Ömer Faruk Şerifoğlu: Kitaplarını dört ayrı mekanda muhafaza ediyormuş. Yaşadığı eve kitapları sığmayınca evini kitaplara terk edip kendisi ayrı bir eve çıkmış. "İnsan zaman içinde birçok konudan uzaklaşıyor" diyor. Bunun için zaman zaman kitaplarını eleyip ilgili kurumlara küçük çaplı bağışlar yaparmış. Kitaplarını şimdiye kadar hiç toplu bağışlamamış.

***

İSAM: İSAM'a (İslam Araştırmaları Merkezi) bu zamana kadar aralarında İlber Ortaylı, Hayrettin Karaman ve İlhan Bardakçı gibi isimlerin de bulunduğu 23 yazar ve akademisyen kitaplarını bağışladı. Birçok yazar ise öldükten sonra kütüphanesinin İSAM'a verilmesi için vasiyet ediyor. İSAM, bağışçılarının isteğine göre kitapları konumlandırıyor. Kimi kendi adına oda stiliyle sahip olduğu kitapların bir arada olmasını yani müstakil bir koleksiyon olarak yer almasını istiyor. Yaşayan bağışçılar çalışmalarını yapmak ve kitaplarını okumak için buraya geliyor. Yavuz Argıt ise kitaplarıyla birlikte İSAM'a yerleşmiş. Eşi, çocuğu ve kimsesi olmayan Argıt, ömrünün son 10 yılını İSAM'da geçirmiş. Bağışçıların kitapları üzerine adının ve soyadının ilk harflerinden oluşan rumuzları basılıyor. Kitaplardan istifade eden öğrenci ve araştırmacılar kitabın kimin bağışı olduğunu görüyor. Çok sayıda bağış gelince aynısından birçok kitap oluyor. İSAM bağışçıların onayını alarak aynısı kütüphanede bulunan kitapları Anadolu'daki üniversitelere göndermiş. Bu zamana kadar Anadolu'ya 40 bin bağış kitabı gönderilmiş

Kaynak: Zaman



osman batur



1889 yılında Altay vilayetinin Köktogay ilçesi Öndirqara Köyü'nde doğdu. 7 erkek 7 kız toplam 14 çocuğu vardır. Mücadelesi 1940’da Çin zulmü dayanılmaz bir hal alınca başladı. Onların mücadelesi, 1941 yılı Ekiminden 1943 yılı Temmuzuna kadar gerilla savaşı şeklinde devam etti. 22 Temmuz 1943’te Altaylar Çinlilerden tamamen temizlenmişti. Bulgun’da yapılan bir törende Osman Batur, Altay Kazak Türklerinin Han’ı ilan edildi. Mücâdelesini sürdürdü. Altay Geçici Halk Cumhuriyeti Başkanlığına seçildi. 1944–1945 yıllarında, Tanrı Dağları’nın kuzeyindeki Doğu Türkistan Kazak Türkleri’nin yaşadığı bölgeleri de Çin istilasından kurtardı. 1945 yılının Ekim ayından 1947 yılının Şubatına kadar üç vilayetten oluşan Doğu Türkistan hükümeti’nin askerî ve mülkî âmiri olarak vali sıfatıyla görev yaptı. Onu, Şubat 1947’den Eylül 1949’a kadar Doğu Türkistan Cumhuriyeti koalisyon hükûmetinin aslî üyesi olarak görev yaptı. Çinlilerin on kat fazla asker silah ve cephaneyle saldırması üzerine 1950 Kasımında cephanesi bittiği için Osman Batur Kamambal Dağı’nda esir düştü. Göstermelik bir mahkemede işgalci çinlilerce idama mahkum edildi. 29 Nisan 1951 tarihinde Urumçi’de kurşuna dizilerek şehit edildi.

HAKKINDA YAZILANLAR

29 Nisan 1951 Güneş'in Söndüğü Gün
O S M A N B A T U R

Türküz dedik çekip çekip vurdunuz...
Bizi vurup bizden hesap sordunuz...
Ölümden öteye köy mü kurdunuz,
Korkumuz yok, korkumuz yok sizden…

Türk Dünyası’nda öyle kelimeler vardır ki sayfalar ve ciltler hacmi ile anlatılacak kavramları çağrıştırır. Sürgün denilince Kırım Türkleri ve Kafkas Halkları akla gelir. Katliam ve soykırım kelimeleri Kerkük Türkleri’ni akla getirir. İşkence kelimesi ise Çinlileri ve Çin zulmü altında inleyen Doğu Türkistanlıları…

Batur, Çin işkencelerine başkaldıran efsânevî bir kahramandır. Başarılı oldu. Kısa da olsa, bir dönem için milletini Çin işkencelerinden kurtardı. Bu başarısı sebebiyle de işkence uygulanarak şehid edildi.

HAYATI
Asıl adı Osman İslâmoğlu idi. Batur, O’na milletinin verdiği bir unvan, bir sıfattır. Kahraman ve cesur anlamındadır. O, bu unvan ve sıfatla özdeşleşmiş, böylece anılmaya hak kazanmıştır.
Altay vilâyetindeki Köktogay bölgesinin Öndirqara mevkiinde doğdu. Orta halli bir çiftçi ailesinin oğluydu. Dedesi din adamı idi. Osman Beğ, 40 yaşına kadar doğduğu bölgede tarımla uğraşarak geçimini sağladı. 1940 yılında Çin zulmü dayanılmaz boyutlara ulaşmıştı. Camilere tecavüz eden, Kur’an-ı Kerim’i yakan Çinlileri protesto eden Türkler, ‘isyancı’ oldukları bahanesiyle tutuklandı. Resmî makamlar, Türk’lerin ellerindeki silâhları toplamaya başladılar. Babası ve ailesinden bâzı kişiler, silâhlarını Çin askerlerine teslim ettiler. Osman Beğ,
- Bu gün silâhımızı alanlar, yarın canımızı da alırlar. Ben silâhımı Çinlilere vermem. İstiyorlarsa ve güçleri yetiyorsa, gelip alsınlar !”
Dedi ve tek başına dağa çıktı. Savaştan başka kurtuluş yolu olmadığına inanıyordu. Başlattığı mücadele aynı gün destek gördü. Arkasından ilk gidenler arkadaşı Süleyman ve büyük oğlu Şerdiman oldu. Silâhını Çinlilere teslim eden babası İslâm Bey, oğlu için hayır duâlarını ve başarı dileklerini dile getirdi. Oğlunu koruması için Cenab-ı Allah’a duâ etti. Annesi Ayça Hanım:
“- Ben oğlumu bu günler için doğurdum. Çinliler asırlardır koyun boğazlar gibi biz Türk’leri öldürüyorlar. Bizim canımız, bizden önce ölenlerin canından daha kıymetli değildir. Bizden sonrakilerin yaşaması için oğlum, ben diğer çocuklarım ölmeye hazırız !” Diyordu.
Kısa zaman içerisinde, etrafında gözü pek insanlardan bir mücâhit ordusu oluştu. Zelebay Telci, Nurgocay Batur, Kâseyin Batır, Canım Han Hacı, Süleyman Batır, Musa Mergen Aktepe, Sulibay, Ökürbay , Nogaybay, Ahid Hacı, Halil Teyci, Karakul Zalin... bu mücâhidlerden birkaçıdır. O artık, soydaşlarının Osman Batur’u idi.
Osman Batur ve silâh arkadaşlarının mücâdelesi, 1941 yılı Ekiminden 1943 yılı Temmuzuna kadar gerilla savaşı şeklinde devam etti. 22 Temmuz 1943’te Altaylar, Çinlilerden tamamen temizlenmişti. Altay Türkleri artık bağımsızdı. Mücâdelesini sürdürdü. Altay Geçici Halk Cumhuriyeti Başkanlığına seçildi. 1944 – 1945 yıllarında, Tanrı Dağları’nın kuzeyindeki Doğu Türkistan Kazak Türkleri’nin yaşadığı bölgeleri de Çin İstilâsından kurtardı. 1945 yılının Ekim ayından 1947 yılının Şubatına kadar üç vilâyetten oluşan Doğu Türkistan Hükümeti’nin askerî ve mülkî âmiri olarak Vâli sıfatıyla görev yaptı. O’nu, Şubat 1947’den Eylül 1949’a kadar Doğu Türkistan Cumhuriyeti koalisyon hükümetinin aslî üyesi olarak görüyoruz. Aynı zamanda, Altay Vâliliği görevini de devam ettiriyordu. Bütün bu görevleri sırasında Çinliler ile silâhlı mücâdeleden bir an bile geri kalmadı.

Çinliler, yönetimleri altında bulunan Türk’lerle meskûn bölgelerin birer birer elden çıkmakta olduğunu anlayınca, büyük bir ordu oluşturdular. Osman Batur ve beraberindeki mücâhidler, sayıca kendilerinden 10 kat fazla ve modern silâhlarla donanmış düzenli orduya karşı savaşa devam ettiler. Osman Batur, bu savaş sırasında, 1950 Kasımında, cephânesi bittiği için Kamambal Dağı’nda, Çinlilere esir düştü. Ellerinden ve ayaklarından zincirlerle bağlanarak zindana atıldı. Her gün kesintisiz işkence görüyor, kendisine yardımcı olan Türk’leri ele vermesi için sıkıştırılıyordu. Çinliler, işe yarayacak bilgi alamayacaklarını anlayınca Osman Batur’u göstermelik bir mahkemeye sevk ettiler. Mahkeme, önceden verilmiş kararı, 19 Nisan 1951 tarihinde açıkladı: “Devrim düşmanlığı suçundan idam...” Karar, 29 Nisan 1951 tarihinde Urumçi’de kurşunlanmak suretiyle uygulandı. Osman Batur’un son sözleri, bağımsızlık için mücadele edenlerin yolunu aydınlatacak bir meş’ale idi:
“- Ben can verebilirim. Milletim, dünya durdukça mücâdeleye devam edecektir.”

KİŞİLİĞİ
Osman Batur 1,85 boyunda, iri gövdeli bir insandı. Kısa ve kalın boynu, siyah saçları, yarı kapalı denecek ölçüde kısık gözleri vardı. Kaşlarının arası kırışıktı. Çok az konuşurdu. Kudret ve kötü tâlih şahsiyetinde birleşmişti.
Daha 10 yaşında iken usta bir binici ve iyi bir avcı olmuştu. 12 yaşına geldiğinde Kazakların büyük kahramanı Böke Batur’un dikkatini çekti. Böke Batur O’nu himâyesine aldı. İyi bir silahşor, usta bir dövüşçü olarak yetişmesine katkıda bulundu. Sonra çete savaşlarının inceliklerini öğretti. Rusların ve Çinlilerin, soydaşlarına yaptığı işkenceleri görüp yaşadığı için Rus ve Çin milletinden nefret ediyordu. Böke Batur’un telkinleriyle bu nefret, şuurlu bir inanca dönüştü. Dedesi dolayısıyla iyi bir Müslüman olarak yetişmişti. İslâmiyet’in komünizmle bağdaşmadığını anlamakta gecikmedi.
Böke Batur, öğrencisinin yetiştiğine inandığı gün:
“- Benim sana verebileceğim başka bir şey kalmadı. Benim işim bitti. Artık bana ihtiyacın olmayacak. Fakat milletimizin sana ihtiyacı var.”
Dedi. Osman Batur, hayatı boyunca kendisine ihtiyacı olanlar için mücâdele etti. Hayatı, bu mücâdele ile dolu olarak yaşadı ve inandığı ülkü uğruna can verdi. Mekânı Cennettir inşallah.

Kazaklar ve Uygurlar Osman Batur’u hiç unutmadılar. Dünya durdukça unutmayacaklar. “Bize sen ruh ve şuur verdin, hürriyet aşkını sen bize öğrettin. Ey büyük kahraman ! senin yolundan gidecek azimli kahramanlar yetiştireceğiz.” Diyerek O’nu anıyorlar. Adına şiirler yazılıyor, anma günleri düzenleniyor.
Osman Batur, yeni ve genç Osman Batur’ların bedeninde yaşamaya devam ediyor.
ÇİN ZULMÜ BİTMEZ !

Çinliler, Altay Türkleri’nin millî kahramanı Osman Batur’u işkencelerden sonra şehit etmekle ancak, bir büyük kahramanın aziz bedenini ortadan kaldırabilmişlerdi. Bağımsızlık düşüncesini, Türk’lerin bağımsızlık için mücâdele azmini yok edemediler. Edebileceklerini zannedip işkence ve zulümlerini sürdürdüler.

Osman Batur’un tek erkek kardeşi Delihan İslâmoğlu, istiklâl için giriştiği savaşta esir alınarak şehid edildi. Osman Batur’un ikinci hanımı, üç oğlu ve beş kızı da esir alındı. 18 yaşındaki kızı Kabiyra ile 14 yaşındaki oğlu Baybolla, anneleri Mamey’in gözleri önünde doğranarak şehid edildi. 11 yaşındaki oğlu Kariy ve 9 yaşındaki kızı Sapiyan, 20 metre derinliğindeki kuyuya diri diri atıldı. Evlâtlarına yapılan bu zulme, işkenceye ve katliama dayanamayan Mamey Hatun, aklını kaybetti ve olay yerinin yakınındaki nehrin azgın sularına kendini attı.
Osman Batur’un; Şerdiman, Nimetullah ve Nebî isimli oğulları, babalarının şehit edilmesinden sonra da bağımsızlık savaşını devam ettirdiler.
O. ÇETİNOĞLU

nesrin erbilli

Nesrin Erbilli
/şair/
Irak Türklerinin yetiştirdiği kadın şairlerden biri olan Nesrin Ata Erbil, 1934 yılında Erbil’ de doğdu. Nes-rin’in babası Ata Reşit bey ve ağabeyleri, zamanın tanınmış edip ve şairlerindendi. Küçük yaştan beri serbest şiire ve resme merakı olan şairimiz önceleri babasının düzeltmeleriyle kısa şiirler yazar, bu arada Yahya Kemal Beyatlı, Cahit Sıtkı Tarancı ve Orhan Veli’nin şiirlerini incelemeye başlar. İngilizce’den sonra Almanca dilini de öğrenen Nesrin Erbil’in 1968 yılında Deniz Rüyası adlı eseri Ankara da yayınlanır. 1991 yılında yine Ankara’da “Irak Türkleri şairlerinden Nes-rin Erbil” (Hayatı , Kişiliği, Şairliği ve Şiirleri) kitabı Doç. Dr. Ekrem Pamukçu tarafından hazırlanır. Nesrin Erbilli, şiirlerinin çoğunu Bağdat menşeli Kardaşlık dergisinde yayınlatır. 1980’den sonra, eşi ve oğlu ile Bağdat’a yerleşir.

mustafa kemal yayçılı

IMTP (Irak Milli Türkmen Partisi) Onursal Başkanı, Kerkük Meclisi Üyesi ve ITC (Irak Türkmen Cepheci) Siyasal Sorumlusu.

• 1955 yılında, Kerkük'ün Yayçı Köyü’nde doğdu.
• İlk, orta ve fen lisesi tahsilini Kerkük'te tamamladıktan sonra, 1975'te yüksek tahsil için Türkiye’ye geldi.
• Karadeniz Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesi daha sonra İstanbul İktisadi Ticari İlimler Akademisi İşletme Fakültesi lisansüstü eğitimi aldı.
• Libya, Suudi Arabistan ve son olarak da Türkiye'de iş hayatına atıldı.
• Evli ve iki çocuk babası.
• Arapça ve İngilizce biliyor.
• 1987-1991 arası Irak Türkleri Kültür ve Yardımlaşma Derneği'nde çeşitli görev ve faaliyetlerde bulundu.
• 1991-1996 arası Irak Milli Türkmen Partisi'nde çeşitli görevler alarak partinin ilk Şaklava Bürosu ve Doğuş gazetesinin faaliyete geçmesine katkıları oldu.
• 1995'te ilk defa kurulan ITC Yönetim Kurulu üyeliğine getirildi, ama kısa bir süre sonra istifa etti.
• 18-20 Ağustos 1996'da Irak Milli Türkmen Partisi’nin Erbil'de yaptığı ikinci genel kurulunda, partinin genel başkanı oldu. 1997 Ekimi'nde düzenlenen ilk Türkmen Kurultayı'nda vekaleten başkanlığını yürüttü, ITC Yönetim Kurulu üyesi oldu.
• 1995'te Türkiye'de kurulan Türkmeneli Aydınlar Derneği'nin kurucu üyesi ve ilk dönem başkanlığını yaptı.
• Aralık 2002'de Londra'da düzenlenen Irak muhalefet toplantısında, Türkmen delegeleri arasında yer aldı.
• Ocak 2002 tarihinde Kuzey Irak'ta yapılan IMTP Üçüncü Genel Kurulu’nda ise, partinin Onursal Başkanlığına getirildi

HAKKINDA YAZILANLAR

Türkmen Lideri Yayçılı, şüpheli kazada öldü
Salih Boztaş
Zaman 15.05.2004

Irak Türkmen Cephesi Kerkük Sorumlusu ve Kerkük İl Meclis Üyesi Mustafa Kemal Yayçılı, ‘trafik kazası’ sonucu hayatını kaybetti. Yayçılı'nın, ABD askerlerinin ateşi sonucu öldürüldüğü yolundaki haberler heyecana yol açtı.

Edinilen bilgiye göre Kerkük Valiliği tarafından Yayçılı’ya tahsis edilen araç, Kerkük-Tuzhurmatu yolunda aşırı hız nedeniyle Amerikan ordusuna ait Hummer jeep’e çarptı. Çarpma öncesi Amerikan askerlerinin aracı taramış olabileceği de iddia ediliyor. Olayda Yayçılı ile koruması Fazıl Namık hayatını kaybetti. Ağır yaralanan Irak Milli Türkmen Partisi (IMTP) Yönetim Kurulu Üyesi Necmettin Kasap ise Kerkük Hastanesi’ne kaldırıldı. Yayçılı, seçimlerde Kürtlere karşı Araplarla Türkmenler arasında ittifak için önemli çalışmalarda bulunuyordu.

Naaşlar Kerkük’e götürülürken, ölen Yayçılı’nın üzerinde mermi izi bulunmadığı öğrenildi. Dışişleri Bakanı Gül, Yayçılı’nın eşi Neval Yayçılı’yı telefonla arayarak başsağlığı diledi. Gül, Neval Yayçılı’ya, eşinin ölümünden duyduğu üzüntüyü dile getirdi ve her türlü yardımı yapmaya hazır olduklarını kaydetti. Bu arada Irak Türkmen Cephesi’nin (ITC) ilk açıklamasında ise “IMTP Genel Başkanı ve Kerkük Meclisi üyesi Mustafa Kemal Yayçılı, Kerkük-Tuzhurmatu karayolu üzerinde ABD askerleri tarafından açılan yaylım ateşi sonucu şehit edilmiştir. Kendisiyle birlikte koruması Fazıl Namık da şehit edilmiş, IMTP Yürütme Kurulu Üyesi Necmettin Kasap ağır yaralı olarak hastaneye kaldırılmıştır” denildi.

Türkmen davasının en ileri gelen isimleri arasında yer alan 1955 Kerkük doğumlu Mustafa Kemal Yayçılı, Türkiye’nin Irak Türkmenleri ile ilgilenmesi için büyük çaba sarf etmişti. Irak’a yönelik Amerikan operasyonu sonrası Kerkük’e giren ilk Türkmen lider olan Yayçılı, bu şehirdeki Türkmen nüfusu ITC çatısı altında toplamaya çabaladı. Türkmen adayı olarak Kerkük valiliği seçimlerine giren; ancak il meclisine seçilen Yayçılı, meclisteki Arap üyelerle Türkmenler arasındaki ilişkileri derinleştirmişti. Yayçılı, yapılacak genel seçimlerde Arap-Türkmen ittifakı için çaba sarf ediyordu. Evli ve iki çocuk babası olan Yayçılı, Arapça ve İngilizce biliyordu. Yayçılı, 29 yıl önce üniversite eğitimi için Türkiye’ye gelmişti. Yayçılı, Karadeniz Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesi’ni bitirmiş, ardından İstanbul İktisadi Ticari İlimler Akademisi İşletme Fakültesi’nde master yapmıştı. 1997 Ekimi'ndeki ilk Türkmen Kurultayı'nda vekaleten başkanlığı yürüten Yayçılı, Aralık 2002'de Londra'da düzenlenen Iraklı muhaliflerin toplantısında, Türkmen delegeleri arasında yer aldı. Yayçılı, Ocak 2002'de kuzey Irak'ta yapılan ITC'nin üçüncü genel kurulunda partinin onursal başkanlığına getirilmişti.

xxx
Türkmen Cephesi lideri Kemal Yayçılı öldürüldü

Irak Türkmen Cephesi Kerkük sorumlusu Mustafa Kemal Yayçılı, Kerkük'te konvoyuna açılan ateş sonucu hayatını yitirdi. Irak Türkmen Cephesi Türkiye Temsilciliği'nden edinilen bilgiye göre, Yayçılı'nın içinde bulunduğu arabaya, dün saat 11.00 sularında Kerkük'ün Tuzhurmatu mevkiinde ateş açıldı. Saldırı sonucu Yayçılı'nın yanı sıra aynı araçta bulunan şöför Fazıl Namık da hayatını kaybetti. Arabada bulunan Necmettin Kasap isimli şahsın da ağır yaralandığı öğrenildi. Konvoya Amerikalı askerler tarafından ateş açıldığı belirtildi.

Yayçılı, 1955 yılında Kerkük'ün Yayçı Köyü'nde doğdu. 1975'te üniversite eğitimi için Türkiye'ye gelen Yayçılı, Karadeniz Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesi'ni bitirdikten sonra İstanbul İktisadi Ticari İlimler Akademisi İşletme Fakültesi'nde lisansüstü eğitim aldı. Yayçılı, 18-20 Ağustos 1996'da Irak Milli Türkmen Cephesi'nin Erbil'de yaptığı ikinci genel kurulunda, partinin genel başkanı oldu. Yayçılı, Ocak 2002'de kuzey Irak'ta yapılan ITC'nin üçüncü genel kurulunda ise partinin onursal başkanlığına getirilmişti. Yayçılı, evli ve iki çocuk babasıydı.

Öte yandan Kerküklü kaynaklar ise Yayçılı'yı taşıyan aracın Kerkük'e doğru gittiği sırada meydana gelen kazada öldüğünü ileri sürdü. ABD Dışişleri Bakanlığı da Yayçılı'nın trafik kazasında öldüğünü, ABD askerlerinin ateş etmediğini iddia etti.
1 /