1. toplam entry 3320
  2. takipçi 6
  3. takip edilen 7
  4. puan 14650
  5. statü
  6. rütbe yazar
  7. kayıt tarihi 11 yıl önce

akşam oturmalarını ayarlama enstitüsü

pandeminin hayata kattığı olumsuzluklar elbette küçümsenemez. ama diğer yandan bazı olumlu yanları da yok değil.

misafirliklerin ya da "oturmaların" belki de en sıkıntılı yanı kalkışlardır. hafta içi ya da hafta sonu fark etmeksizin, misafir olduğunuz ortamdan özellikle akşam vakitlerinde kalkmak tam bir işkenceye dönüşebilir. zira bizim gibi ısrar etmeyi oldukça seven ve bunu aslında bir ata sporu olarak ifa eden bir milletin "bir çay daha içip kalksaydınız" gibi tekliflerle oturma süresini uzatma çabaları herkesin malumudur. bazen ev sahibinin ısrar etmesine gerek kalmadan oturma süresi uzar da uzar. ama sonu çoğunlukla pişmanlıktır.

ama dedik ya, pandemi beraberinde sınırlı sayıda güzel şeyler de getirdi diye. sokağa çıkma kısıtlamaları sayesinde kendiliğinden oluşan akşam oturmalarını ayarlama mekanizması da bunlardan bir tanesi. misafirlik-ev arası mesafeye bağlı olarak kalkış saatleri istanbul içinde 8 gibi başlıyor. ne bir ısrar, ne bir telaş, ne bir pişmanlık, ne de uzatılan kapı önü vedalaşmaları. sanki olur da 9'dan önce evde olunamazsa, arabalar bal kabağına, insanlar da kül kedisine dönüşecekmiş gibi kurala genel bir riayet eğilimi var. evde ertesi günü düşünmek, 9 sonrası maçlarını izlemek ya da başka kişisel aktiviteler için geniş bir vakit. mis gibi. 9'da evde olmak çok iyi, 9.30 ya da 9.45 öyle değil mesela, orda bir tedirginlik var. ama saate bakıp 9 olduğunu fark etmek çoğunlukla iyi hissettirir.

1 mart itibariyle anlaşılan o ki birçok alanda "normalleşme" dedikleri şeyler başlayacak. dolayısıyla her güzel şeyin bir sonu olduğu gibi, pandeminin "olumlu" yönleri de beraberinde gidecek gibi görünüyor. ama karar vericiler, hazır uygulanmış ve başarılı olmuş bu sistemi bir enstitüye dönüştürerek devam ettirebilirler. böylelikle akşam oturmalarını ayarlama enstitüsü, insanların varış ve kalkış zamanlarını belirleyerek tüm zaman kayıplarının ve muhtemel diğer problemlerin önüne geçebilir.

6 şubat 2021 fenerbahçe galatasaray maçı

fenerbahçe'nin herhangi bir oyun anlayışına sahip olmadığını bir kez daha gösteren maç.
normalde teknik direktörlerin en basitinden defansif ya da ofansif futbola meyilleri olur ve bunu takımlarında bir şekilde görürsünüz. kimisi arkayı sağlama alayım, kaptığım topla çıkarım derken kimisi top 90 dakika top bende olsun, harala gürele yükleneyim der. bunların örneklerini bizim gibi dandik futbol ülkelerinde dahi bolca görürüz. rama erol bulut'un takımında, sadece bu maçta değil, 3-4 haftadır izlediğim kadarıyla bir oyun anlayışı yok. adam marketten parayı basıp en kaliteli malzemeleri almış ama hiçbir tarife bakmadan atmış tencereye, öylece bekliyor.

belki de son yılların en agresif transfer politikasıyla hem sezon başndaı, hem de sezon ortasında bir dünya oyuncu alan fenerbahçe'nin bugün stoperlerinden bir tanesi gs'den kovulan serdar aziz'di. maç 1-0 iken oyuna sonradan giren adam da italya'da ve geçen senelerde antalya'da tutunamamış, son derece istikrarsız sinan gümüş ki o da eski bir gs'li. diğer yandan 11 oynattığın mert hakan yandaş ki kaçırarak transfer ettiğin ve bununla övündüğün bir adam; ama oyunda kaldığı süre boyunca hiçbir varlık gösteremedi. ve bunlar sadece bu maça özgü çıkarımlar değil, fenerbahçe'de durum haftalardır böyleydi. pelkas vardı da bir şekilde idare ettiler.

bir diğer enteresan durum ise sosa. erol bulut, muhtemelen tek iç gurur kaynağı alanyaspor teknik direktörü iken fatih terim'i yenmek olan adam, sosa'yı şu zamana kadar doğru dürüst oynatmamışken bu maç 90+9 dakika oynattı. neresinden bakarsan bak kendi içinde dahi tutarsızlık. sosa'yı oynatacaksan reiz sensin diyeceksin, yoksa maçı takmaz. hem trabzon'da hem bjk'de öyle oynadı adam, sahada yönetmen oydu. gururu okşansın istiyor hıyar. ama fener'de 56 tane yıldız olunca sallamaz tabi.

fenerbahçe acilen mert hakan, serdar aziz ve caner çöpleri olmadan bir 11 dizayn etmeli. bunun için de teknik kadroyu yol yakınken göndermeliler.



kibar feyzo

malum sözlükte ve diğer bazı ortamlarda gülo'nun başlık parasının günümüzdeki değeri altın ya da dövize göre hesaplanmış ve bunun üzerine epey muhabbet döndürülmüştü.

fakat doğrudan enflasyona göre hesap yapmanın daha isabetli olacağı kanaatindeyim:
biçilen başlık parası: 20.000
arada paradan 6 sıfır atıldığı için bugüne göre 0,02 TL şeklinde düşünülebilir.
1978 Ocak'tan 2020 Aralık'a enflayon göz önünde bulundurulursa o zamanki 0,02 TL ile bugün yaklaşık 15.299,252 TL'lik mal ya da hizmet satın alınabiliyor.

zannediyorum o zamanki asgari ücret de yanlış alınmış. dönemin net asgari ücreti 2.200 TL (altı sıfır atarsak 0.0022 TL) civarında ki muhtemelen o dönem gayri resmi minimum ücret bunun yarısı kadardı (kayıtdışı).

yine de o gün için 2.200 olarak alırsak 20.000/2.200= 9 ay
bugün 15.300/2.825= 5,4 ay

yani feyzo bugün hemen hemen 1.5 kat daha az çalışarak aynı parayı biriktirebilirdi.
ama gülo'yu alabilir miydi bilmem.

kaynak:
git

gürültü sebebiyle komşunun kapısına gitmek

türkiye'de halen müteahhit işi ve haliyle doğru düzgün bir projeye sahip olmayan binalar özellikle ses yalıtımı konusunda tam bir facia. deprem ve diğer bazı konularda işi sıkı tutmaları gerektiğinden oraya harcadıkları parayı diğer yerlerden kısıyorlar ve bir takım ince işçilikleri artık sallamıyor çakallar. ses yalıtımı da bunlardan biri. ben buna da standartların getirilmesi gerektiğini düşünüyorum. ses özellikle istanbul'da büyük problem.

1.5 yıl kadar önce yeni yapılan bir binaya taşındık. uzun süre binada sayılı oturanlar arasında olduğumuz için gürültü problemiyle karşılaşmadık. önceki evimizde de gürültü şikayet edeceğimiz son şeydi. burada da başlarda alt, üst ve yan daire boştu ve uzun süre sorun olmadı. ama...

maalesef 2-3 ay kadar önce yan tarafa bir öğrenci çift taşındı. onlar taşındıktan sonra anladım ki aslında dairelerimizin arasında sadece görüntüyü engelleyen bir duvar var, gürültü ise hiç düşünülmemiş. salonlar da bitişik olunca daireyi ortak kullanıyor gibiyiz artık. o yüzden gündüzleri evde değil de sanki bir kafede takılıyoruz gibisine kendimizi kandırıyoruz. ama işte yan taraf gece de kafede gibi takılmaya devam edince sorun oluyor.

bunlar ilk taşındıklarında ses çekilmez olunca kapılarına vurup hayırlı olsun bahanesiyle duvarların inceliğinden ve sesten ne denli rahatsız olduğumuzdan bahsetmiştim. saat 01.00 civarı falandı. çocuğa adının ne olduğunu bildiğimi, oynadığı bilgisayar oyunlarından haberimin olduğunu vs. hep anlattım. daha ince detaylara da hakimdim fakat bunu ona söylemedim, anlattıklarımla daha daha nelere hakim olabileceğimi herhalde çıkarabilir diye düşündüm. neyse, tamam deyip o gün kestiler. fakat sonrasında her tipik rahatsız komşu gibi devam ettiler. bir gece dayanamayıp duvara elimle sertçe vurdum. izi duruyor. bu kez onlar kapıyı çaldılar, ne oldu gibisinden. durumu anlattım. eleman bana telefonunu verip "abi gürültü yapınca whatsapp'tan yazıver" dedi. ilk başta çok mantıklı bir teklif gibi geliyor değil mi? bir de yalana gerek yok, bire bir diyalogta efendi bir tip. ama öneri elbette mantıklı değildi. çünkü gürültü yapanın gürültü yaptığını bilmediği fakat rahatsız olanın her defasında mesajla ya da farklı yollarla uyardığı düzen sürdürülebilir değil. ben şahsen utanırım. ve utandığımdan şu an gürültüye yine durmaksızın devam ettikleri halde sabretmeye çalışıyorum.

bu arada arada annesi falan geliyor. geçen kapıyı çalıp bir şeyler ikram ettiler. komşuluğun bir takım detaylarına fazlasıyla vakıflar. ama işte ben selam ya da geleneksel komşuluk ritüellerinden ziyade sessizlik istiyorum, önceliğim bu. bunlar sağlanmadıktan sonra bana ne aşureden.

uzun lafın kısası, başlığa konu olan eylem çözüm değil. birkaç ay öncesine kadar bir haber okumuştum. adamın birisi uyarmaya gittiği üst komşusu kendisini tersleyince pompalı tüfekle bunları vuruyor. "oha" dedim, "o kadar da olmaz, insanı o raddeye ne getirebilir?"

demez olaydım. her rahatsız olduğumda binayı ve gürültüyü yapanlara sağlam sövüyorum. gündüzleri evden çalışıyorsam "white noise" dedikleri statik sesleri açıp odağımı değiştirmeye çalışıyorum.



leyla ile mecnun

dizi olanı benim için özellikle çalışırken arka planda açıp "duyduğum" bir şey oldu artık. müzik yerine l&m açıyorum, iyi geliyor. ama şu yavuz'un eylül'e yazdığı şarkının olduğu bölümleri ard arda izleyince kulaklar fena tırmalanıyor. oraları bazen hızlı geçiyorum.

dizinin ilk bölümlerini tekrar takrar izleyince fark ettiğim bir şey var: ilk 2-3 bölümde "en normal" karakter erdal bakkal. gerek alaturka yeleğiyle gerekse tavırlarıyla sıradan, düz bir esnaf. hatta üçüncü sezonda bir bölümde kendisi de buna atıf yapıyor, "ben normal bir adamdım, beni siz bu hale getirdiniz" minvalinde bir şey söylüyor. diğer yandan ismail karakteriyse başlarda fırlama, serseri, işe yaramaz, "çakal" bir tip. ismail, bahsi geçen 2-3 bölümden sonra aslında "ismail abi"ye evriliyor. bununla eş zamanlı olarak da erdal bakkal çakal esnaf oluyor tabii. diziyi efsaneleştiren en önemli detaylardan biri de aslında bu iki karakterdeki hızlı değişim. zira ilk baştaki erdal ve ismail oldukça klişe tipler. o şekilde devam etseler muhtemelen aynı tadı alamazdık.

bu arada erdal bakkal'ın son hali: git
arka planda o meşhur müziği açıp sakız çiğneyerek fotoğrafa dalabilirsiniz. *

the office

amazon prime video'nun türkiye'de de yaygınlaşmasıyla birlikte bizde de epey popülerleşmeye başlayan, gelmiş-geçmiş ve dahi gelecek en iyi izlenmelik yapım.

the office (uk) ve the office (us) olmak üzere iki farklı tv dizisi olsa da ve genellikle her şeyin "ilki" makbul olsa da the office burada bir istisna olarak öne çıkmakta ve amerikan versiyonuyla gönüllerde taht kurmaktadır. kendisiyle ilk tanışmamız 2016 yılının ortalarında olmuş, ilkten değişik tarzı nedeniyle (mockumentary - sahte belgesel) biraz tarafımca garipsenmiştir. fakat ısrarla izlemeye devam edince, aradan geçen dört-beş yıl içerisinde üç kez baştan tekrar izlemek kaçınılmaz olmuştur.

dizide Michael Garry Scott adında, başkası adına utanmayı iliklere kadar hissettiren bir karakter mevcuttur ki, kimilerinin favorisi Dwight, kimilerinin Creed iken benim adamım kendisidir. michael'ı kimse anlamamıştır.

dizinin internette biraz araştırılırsa neredeyse her bölümüne ait kesilmiş sahnelerine -ki bu sahneler de en az asıl bölümler kadar eğlencelidir- ulaşılabilir. bir ara bunun için bir site vardı ama adres silinmiş, bulamadım. diğer yandan dizinin belki de en güzel tarafı, introda yer alan 1-2 dakikalık kısımlardır. bazen introlarda öyle konular konsantre halde verilir ki aslında üç bölümlük gülersiniz ama farkında değilsinizdir.

the office, oyuncuları üzerinde de çok fazla yer etmiş olacak ki pam ve angela halen dizi hakkında podcast yapmakta ve eski bölümleri tartışmaktadır. dizinin halen aktif bir şekilde paylaşım yapan resmi twitter hesabı da bulunmaktadır: git

Son olarak Agent Michael Scarn adamın hasıdır, onu üzenler utansın.

seinfeld

seinfeld, övülmeye dair tüm mübalağaları hak eden muazzam bir komedi dizisidir. şahsi kanaatimce kategoriden bağımsız izlenebilecek en iyi ikinci yapımdır. *

dizideki tüm karakterler en ince ayrıntısına kadar işlenmiştir. jerry seinfeld -ki kendisi kendisini oynuyor zaten-, george constanza, elaine benes ve cosmo kramer elbette birçok kez bahsedildiği gibi sektörün en nev-i şahsına münhasır karakterlerindendir. kramer birçok izleyenin favorisidir. dertleri normal insan dertleri değildir. bir bölüm en iyi kavun, başka bir bölüm en iyi şeftali için mücadele verir. " coffee table book about coffee tables"ın fikir babasıdır. ama yalnızca bunlar değil, dizide anne-baba karakterler de belki de şimdiye kadar "en komik ebeveyn karakterler" olabilir. jerry'nin anne-babası helen ve morty ile george constanza, nam-ı diğer art vandelay'in valide ve pederleri ruth ile frank de oldukça başarılı ve son derece komik karakterlerdir. morty oldukça gamsız bir baba iken frankie muhtemelen hem şeker hem de tansiyon hastasıdır ki oldukça asabidir; en ufak bir meselede parlar. dizinin başlarında bu iki baba karakteri bir-iki bölümde farklı kişiler tarafından canlandırılır.

30 yıl önce çekilmeye başlanmış dizinin bugün halen geçerliliğini koruyan ve birçok sit-com ile stand-up şovuna ilham olan tespitlerine hayranlık duymamak elde değil. bugün halen rastgele açılan bir bölümü izleyenin gününü neşelendirebilir. eski bir dizi olması dizi için değil elbette ama izleyen için bir handikap olabilir, zira günümüzde görsel açıdan oldukça ilerleme kaydedildi ve bu konudaki beklentiler arttı. o sebepledir ki diziye başlayanlar özellikle ilk sezondaki görüntü kalitesinden dolayı diziyi bırakabiliyorlar. fakat iyi araştırılırsa bu dizinin 1080p çözünürlükte gayet net ve izlenebilir versiyonları bulunabilir.

89-98 yılları arasında yayınlanan bu dizi, 94-04 arasında yayınlanan friends ile sıklıkla karşılaştırılır. friends de elbette son derece komik bir dizi olmakla birlikte seinfeld'in eline su dökemez. ayrıca friends'in monica'sı, breaking bad'in walter white'ı, skyler'ı ve saul goodman'ı ile blacklist'in raymond'ı seinfeld'de konuk oyuncu olarak oynamıştır. bunlar gibi birçok ismi dizide aniden görebilirsiniz.

son olarak bir klişe ki önemli: henüz izlemeyenler çok şanslı.

akit'in blagay tekkesi'ni çeşme'deki butik otel olarak göstermesi

turizm haberciliğinde pek tecrübeli olmamalarından kaynaklanıyor olabilir. zira son zamanlardaki turist sıkıntısına binaen bu işe giriştikleri belli. bu yanlışlığın sonucu olarak da turisti çeşme'ye çekmek yerine bosna'ya yönlendiriyor olabilirler. ama o da olumlu. yalnız tekkeyi butik otel diye göstermek neyin kafası tam olarak anlayamadım. google'a çeşme alaçatı butik otel yazıp görsellerde arattım, böyle bir sonuç yok ilk 375 sayfada. muhtemelen biri nasıl olsa çakmazlar diye kasten koydu.

not: bu durumu düzenli abonesi olduğum akit gazetesi nin geçen cuma yayınlanan turizm ekini okurken farkettim.


git

2016 avrupa futbol şampiyonası

türkiye'nin gruplardan çıkacağı şampiyona.
ilk maç hırvatistan ile beraber kalır,
ikinci maç ispanya'ya yenilir,
üçüncü maç çek cumhuriyeti'ni yener ve 4 puanla ikinci olarak gruptan çıkarız.

çek cumhuriyeti ikinci maçında hırvatistan'ı yener, ispanya da tüm maçlarını kazanır.
ne fava at, ne de bekle.

fetih şölenine binlerce lira harcanmasını normal karşılamak

şahsi tasarrufla devlet tasarrufunu karıştıranları görmemize vesile olmuş mevzu. benim 18500 liralık altın kaplama 128 gb iphone 6s'imle internete girmemin, devletin har vurup harman savurmasıyla, bir de bu savrulanların yandaşların ceplerine akmasıyla karıştırılması/mukayese edilmesi doğru değil. cebimdeki para benim tasarrufum, dağa taşa harcar hesabını ben veririm. devletin parasının hesabını kim verecek? bir yanda kutlamalara gereksiz para harcayanlar diğer yanda cebini dolduranlar, bir de bunu savunanlar versin, ben vermem.

misvak

dergi için söylüyorum;

aynı çizgide düşünceleri olan sözlük yazarları yarım saat uğraşsalar bunlardan 10 kat daha iyi mizah üretirler. bunlar 1 hafta falan kasıyolar 5 yaş altı espriler için.
1 /