1. toplam entry 551
  2. takipçi 1
  3. takip edilen 0
  4. puan 2795
  5. statü
  6. rütbe yazar
  7. kayıt tarihi 3 yıl önce

iz bırakan kitap cümleleri

"Hiç unutmam, tevkifinden bir hafta önce İhsan'la beraber Haliç'i sandalla geçiyorduk. Koluma hafifçe vurarak fısıldadı:" Şu Süleymaniye Camii'nin minareleri arasına minarelerin arasını dolduracak büyüklükte bir resim asmalı... Bir gece, kimseye sezdirmeden... Mustafa Kemal'in resmini... Sabahleyin, karşısında Mustafa Kemal'le uyanmış bir Beyoğlu gözünün önüne geliyor mu? İşte meydan resmi dediğim zaman ben böyle bir şey düşünüyorum." İhsan'a hak vermiyor musunuz?"

Esir Şehrin İnsanları
Kemal Tahir

altını çizmeden not almadan hiç ezber yapmadan kitap okumak

Ekmek yemeden yemek yemek gibi bir şey olur benim için. Doyurmaz, tat vermez, anlamı olmaz. O kitap altını çizmekten tutun da üstünden bir de fosforlu kalemle geçmeye kadar onca işlemden geçmeli ve yazıları artık okunamaz hale gelmeli. Ben böyle okurum. Dolayısıyla da kitapla hemhal olurum. Yemek yerken nasıl ki vücuda karışıp proteini, vitamini, demiri, minerali, şusu busu vücuda geçip yarar sağlıyorsa, böyle okuyunca da o kitabı zihnime iyice yedirmiş ve anlamış gibi hissediyorum.

hobileriniz nelerdir sorusuna klişe cevaplar vermekten öteye geçememek

Klişe cevaplar neyse de kitap okumak cevabı verenlerden nefret ettiğimi söylemem lazım. Kitap okumak hobi olsun diye veya zamanı keyifli geçirmek için yapılan bir aktivite değildir. Kitap okurken dertlenirsin de, kafayı okuduğun bir satıra, kelimeye de takarsın, kitabı elinden bıraktıktan sonra gerekirse gün boyu o kitabı dert edersin, hatta uykun dahi kaçar yeri gelir. O nedenle kitap okumak keyif veya hobi aracı değildir. Yemek yemek, su içmek nasıl bedenin yaşamını sürdürmesi için ihtiyaçsa, kitap da zihnin yaşamını sağlamak için yapılması gereken bir beslenme çeşididir.

yılmaz özdil

Sapla samanı karıştıran insanlar tarafından eleştirilen Atatürk ve cumhuriyet sevdalısı güzel insan. Mustafa islamoğlu ile ilgili yazdığım dünkü yazıda da dediğim şeyi yılmaz özdil için de söyleyebilirim:

Bir yılmaz özdil'e bakıyorum, bir de ona saldıranlara ve saldıranların kim ve nasıl tipler olduklarını görünce yılmaz özdil'in haklı olduğunu anlamakta hiç zorlanmıyorum.

Kendisi kurban kesmeyin falan dememiştir. Şimdi iki saat yazısında demek istediğini açıklamayacağım. Allah aklı kullanmayı emredip, aklını işletmeyenlerin üzerine pislik indireceğini söylüyor Yunus Suresi 100. Ayette. O nedenle herkes aklını zorlasın ve anlasın Yazının ne demek istediğini. Ama amaç Yazının ne demek istediğini anlamak değil. Yılmaz özdil ismini görünce direkt olarak saldırmaya şartlanarak yazıyı okumaya koyulmak ve bunun sonucunda da otomatik olarak, okuduğu her satırı olumsuz mamada eleştirmek. Amaç sadece bu. Ama aynı yazıyı cübbeli yazsaydı, dilipak yazsaydı övgüler havada uçuşacaktı.

Edit: darüşşafaka yerine Ensar vakfı deseydi hiçbir eleştiriye uğramayacaktı buna da eminim.

halka açık alanda sevişen insanlar

Hayatlarında gerçek sevgiyi tatmamış, aşık olmamış, sevdiğinin gözlerine doyasıya bakıp kendini kaybetmemiş, kokusu burnuma vurduğunda sarhoş olmamış tiplerin eleştirip rahatsız olduğu, ahlaksızlık yaftasını yapıştırdığı insanlar. Yılmaz özdil yıllar önce "genç bakış" adlı programda malum şahıs hayatında bir bira içseydi, bugün Türkiye çok daha iyi durumdaydı ve bir bira içen adamın dinsiz olmadığını görürdü" demişti. Aynen onun gibi işte, bu tipler eğer gerçekten sevip aşık olsa ve sevdiklerinin ellerini doyasıya tutup, doya doya öpse, kendinden geçse hem kendi hayatları bambaşka bir hale bürünecek (olumlu manada tabi ki), hem de memleket bu tür zehirli kişiliklerden kurtulup nefes alacak.

Demek ki işi gücü bırakıp milleti dikizliyorsunuz arkadaşım. Demek ki kendi işinize bakmıyor, milletin ne yapı ettiğiyle ilgileniyorsunuz. Madem rahatsız oldun, çözümü basit: bak-ma-ya-cak-sın olup bitecek! Ama senin derdin çözüm değil ki, senin derdin bambaşka.

Bu insanların birbirini öpüp koklamasından rahatsız olanlar, sokaklarda gitar çalan insanlardan da rahatsız olan tipler aynı zamanda. Evet evet, hepsi yanacak onların cehennemde haklısın. Sen ve senin gibiler gidecek cennete!

yaşanılanlardan ders çıkarmak

Uzun uzun yazardım lakin şiir varken gerek duymadım. Ataol behramoğlu'ndan gelsin.

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi
Sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten
Sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir çiçeği

İnsan saatlerce bakabilir gökyüzüne
Denize saatlerce bakabilir, bir kuşa, bir çocuğa
Yaşamak yeryüzünde, onunla karışmaktır
Kopmaz kökler salmaktır oraya

Kucakladın mı sımsıkı kucaklayacaksın arkadaşını
Kavgaya tüm kaslarınla, gövdenle, tutkunla gireceksin
Ve uzandın mı bir kez sımsıcak kumlara
Bir kum tanesi gibi, bir yaprak gibi, bir taş gibi dinleneceksin

İnsan bütün güzel müzikleri dinlemeli alabildiğine
Hem de tüm benliği seslerle, ezgilerle dolarcasına

İnsan balıklama dalmalı içine hayatın
Bir kayadan zümrüt bir denize dalarcasına

Uzak ülkeler çekmeli seni, tanımadığın insanlar
Bütün kitapları okumak, bütün hayatları tanımak arzusuyla yanmalısın
Değişmemelisin hiç bir şeyle bir bardak su içmenin mutluluğunu
Fakat ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın

Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle
Çünkü acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı
Kanın karışmalı hayatın büyük dolaşımına
Dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara,göğe,bütün evrene karışırcasına
Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır
Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana...

Ataol Behramoğlu

whatsapp'ta noktalama kullanımının kabalık olarak addedilmesi

Dil konusunda hassas biriyim. Zira, yapılan sinirbilimsel araştırmalar anadilin insanın düşünce yapısına çok önemli etkiler yaptığını gösteriyor. İnsanın kurduğu hayallere dahi etkisi olduğu belirtilir. Dolayısıyla da anadilde gereken özeni göstermemek, bu ülkeye yapılma en büyük ihanetlerden biri olmakla beraber, ülkeye kötülük yapmak isteyenlerin de yapacağı ilk şeylerden birinin dili bozmak olduğu özellikle vurgulanır çeşitli sinirbilim uzmanları tarafından. Azıcık araştırma yapan rahatlıkla bulur. Ki bugün gençlerin gerek konuşma, gerek yazma sırasında anadilimizin anasını nasıl ağlattığı da ortada. Dolayısıyla gerek konuşma, gerekse de yazışma dilinde düzgün bir Türkçe kullanmaya özen gösteriyorum. Hal böyle olunca da noktalama işaretleri dahil sıfır hata ile yazmaya çalışıyorum yazdığım her şeyi. Elbette hatam oluyordur ve oluyor hatta lakin dediğim gibi, hatasız yazmaya gayret ediyorum.

Velhasıl, böyle saçma sapan araştırmalar benim için beş para etmez. Benim anadilime olan saygım, Karşı tarafın neyi nasıl algıladığından daha mühim. Elbette yazılı iletişim sırasında ekrandaki yazıya, mesajın gittiği okuyucunun kendisi anlam katıyor, vurgu ekliyor, tonluyor ve ona göre algılıyor. Karşımdaki insan tarafından da yanlış anlaşılmayı elbette istemem ve bundan korkarım. Ama madem ki iletişim kuruyoruz, o zaman saygısızlık vs yaptığımı düşünüyorsa bunu belirtir ve ben de gerekli açıklamayı rahatlıkla yapar, her şeyi açıklığa kavuşturup öyle bir şey olmadığını belirtirim.

boşuna

Aziz nesin şiiridir. Sözlerin yetersiz kaldığı anlarda can yeleği gibi gelir insana.

Sen yoksun
Boşuna yağıyor yağmur
Birlikte ıslanmayacağız ki...
Boşuna bu nehir
Çırpınıp pırpırlanması
Kıyısında oturup göremeyeceğiz ki...

Uzar uzar gider
Boşa yorulur yollar
Birlikte yürüyemeyeceğiz ki...

Özlemler de ayrılıklar da boşuna
Öyle uzaklardayız
Birlikte ağlayamayacağız ki...

Seviyorum seni boşuna
Boşuna yaşıyorum
Yaşamı bölüşemeyeceğiz ki ...

Aziz Nesin

sözlük yazarlarının karalama defteri

Hayvanların nasıl ki doğal ortamları varsa ve o doğal ortamları içindeyken nasıl ki doğalarının gereğini yerine getiriyorlar ve kendileri olarak var oluyorlarsa, aynı şeyin insanlar için de geçerli olduğunu düşünüyorum. İnsanların da doğal ortamları var ve o doğal ortamları içindeyken gerçek kendilerini sergiliyorlar.

Aynı şekilde hayvanlar nasıl ki doğal ortamları dışına çıkınca kendileri olmaktan çıkıyorlarsa, insanlar için yine bunun da geçerli olduğunu düşünüyorum.

Gelelim örneklere... Ormandaki bir aslan, doğal yaşam ortamındadır ve doğasının gereğini yerine getirip kendisi olarak var olur. Hayvanat bahçesindeki aslan ise doğal yaşam ortamından uzaktır ve dolayısıyla şartlar kendisi olması için yeterli değildir. İnsanlar için de örnek vermek gerekirse, eğer ki insan değerlerine hizmet ettiğini düşündüğü, anlaşıldığını, zamanın nasıl akıl gittiğini anlayamadığı ve zaman hızlı geçtiği için üzüldüğü yerde bulunuyorsa kendisidir. Ama eğer bunları bulamadığı, karşısında kendisi olmasına izin vermeyen insanlarla aynı ortamda olduğu ve zaman bir an önce geçse diye bekleyip bitse de gitsek modunda olduğu yerlerde bulunuyorsa o insan ne yazık ki doğal yaşam ortamında değildir ve yazık olmakla beraber, o anki dakikaları ziyan oluyordur.

Ve ben... Şanslıyım ki, uzun zamandır uzak kaldığım bu hisse bulanmış haldeyim. Doğal Yaşam ortamımda, zamanın nasıl akıp gittiğini anlamadığım ve zamanın geçmesini de hiç istemediğim bir durumdayım.

Ve şiir, şiiri de unutmamak lazım...

beni sevdiğinizi biliyorum ancak başka seçeneğiniz olmadığını da

Bir üstteki grinin, dolayısıyla büyüme sancıları içinde olan çocuğun ailesine yazdığı mektubun devamıdır. Aynı siteden alıntıdır.

Bu, "büyüme sancıları" içinde olan birinin, anne ve babasına hitaben yazdığı ikinci mektuptur. Tek amacı ileride kendisine hatırlatmaktır. Başka da bir amacı yoktur!

“söylesene bana baba,
annemle evlenirken hiç dedin mi,
işte bu hatundan olsun istiyorum çocuğumu.

söylesene bana anne,
babamle evlenirken hiç dedin mi,
işte bu adamdır çocuğumun babası.

yoksa o günün şartlarında,
siz birbiriniz için en iyi alternatif miydiniz?
deli gibi yürekten severek mi evlendiniz,
yoksa ‘zamanı’ mı gelmişti imza atmanın?

söylesenize,
ben gelene kadar
kaç kardeşim gitti çöpe?

tesadüfler sonucu bugün nefes aldığımın farkındayım da,
ağrıma giden,
sizin tesadüfler eseri anne baba olmanız.

deneme yanılma ile yetiştirdiniz beni.
benim üzerimde öğrendikleriniz kardeşime yaramışdır da,
bir canı nasıl deneme tahtası yapabildiniz?

bana bir desene baba,
o müthiş sülalemizin devamı için mi gerekliydim ben?

en çok da ne üzüyor beni biliyor musunuz,
iyi niyetinizle bana kötülük yapıyorsunuz.

seviyorsunuz tamam da,
beni ‘ben’ olduğum için değil,
‘sizin’ çocuğunuz olduğum için.

siz o ‘ben’i tanımıyorsunuz ki.
hayalinizdeki çocuk değilim işte ben.
istemiyorum da artık oyuncağınız olmayı.

siz kendi hayatınızda yapamadıklarınızı denediniz hep üzerimde,
isteyip de olamadıklarınızı…

kendi hayallerinizle limitli bir gelecekti oysa o.
benim hayallerimi anlamaya ise ne vaktiniz vardı,
ne de enerjiniz.

sevmek yeter sandınız hep.

elinizden fazlası gelmiyor,
o zaman n’olur huzur verin, akıl değil.
akıl sizin aklınız,
yaşamsa benim.

başıma gelen hem en büyük şans,
hem de en büyük felaketsiniz.

farkında değilsiniz,
kayıp gidiyorum ellerinizden.”

beni sevdiğinizi biliyorum ancak başka seçeneğiniz olmadığını da

Bu giri, Çok güzel bir site olan git adlı siteden alıntıdır. Sitede insan ve hayata dair onca güzel yazılar mevcuttur. Sitenin sahibi de çok güzel bir insan olan tunç Kılınç'tır.

Bu, ‘büyüme sancıları’ içinde olan birinin, anne ve babasına hitaben yazdığı bir mektuptur. Tek amacı, ileride kendisine hatırlatmaktır. Başka amacı yoktur!

“beni tanımıyorsunuz.
tanıma çabanız, size öğretilenlerden ibaret.
veya, kendi ailenizden gördüğünüz kadar işte.

yeterli değil.
ve siz farkında değilsiniz.

en acı veren taraf ise,
tanıdığınızı sanıp, bana hep doğruları söylemeniz.
kendi doğrularınızı…
onlar da nedense hep “yapmamam” gerekenler.
ve o kadar çoklar ki…

ben sanırım büyüyorum.
kafam karışık.
kim olduğumu anlamaya çalışıyorum.
neden nefes aldığımı…


okulda aldığım notlardan mı ibaretim ben?
bana o notu veren hoca kim?
sahi, o ne kadar tanıyor ki beni?

boğuluyorum,
farkında değilsiniz.

biri bana iyi bir laf etti mi mutlu oluyorum mesela.
ne garip ki,
bu da nette oluyor en çok.
veya sokakta…
ve yine ne acı ki,
tanımıyorum bile çoğunu.

göstermemeye çalışsam da,
kırılganım esasında.
neye kızdığım da değişiyor sürekli.
anlık işte her şey.

ve yoksunuz siz o anlarda.
biliyorum, olamazsınız da.
dedim ya,
kafam karışık.

sorularım basit,
cevaplar ise o denli yetersiz.

çok şey değişiyor bende.
vücudum,
kimyam,
zevklerim?

çok yakın bir-iki arkadaşım anlıyor esasında beni.
ancak bana nasıl cevap versinler ki,
onlar da aynılarını kendilerine soruyor.

çaresiz hissettiğim anlar çok.
sadece bilmiyorsunuz…

siz iyi niyetlisiniz, farkındayım onun.
başıma kötü bir şey gelmesin istiyorsunuz.
en çok da “adam” olmamı.
sizin gözünüzde adam olmak neyse,
işte onu olmamı…

kendi gözümde ise,
“adam” olmak ütopik bir şey.
ben önce “ben” olsam,
gerisi kolay.

bazen tek başıma dünyayı değişterebileceğimi sanarken,
bazen kolumu kaldırmaya enerjim olmuyor.
köşeme sindiğim anlar var ya,
hani en çok yalnız kalmak istediğimi söylediğim…

işte en çok sizi aradığım anlar,
o anlar esasında.
ama siz,
farkında bile değilsiniz.

esasında siz ya da başkası…
kim anlarsa…
zayıf anlarım onlar.
büyüdüğüm…

ha bu arada,
bir de şeytanlar var içimde.
bana keyif alacağım şeyleri söyleyip duruyorlar.
arada kaçamak yapıp deneyince…
yalan yok,
haklılar…

gerçi o anlarda da,
bir şey oluyor hep içten içe rahatsız eden,
hissediyorum.
ama engelleyemiyorum işte.

ancak, ne var biliyor musunuz?
pişman da olmuyorum!

eminim siz de benim yaşlardayken yaptınız.
ve unutmayı seçtiniz şimdi.

bir şey söyleyeceğim.
unutmayın onları ne olur.

çünkü siz,
yaşanılan her şeye rağmen,
bugün hala benim annem, babamsınız.

sizi belki ileride daha iyi anlayacağım ama,
“ilerisi” yok ki benim için.
bir anlasanız,
ütopya bana o.

sanırım buldum…

hani şeytanlar vardı ya,
benimle konuşurken onlar,
siz de olur musunuz benim yanımda?
beraber yapsak mesela onların dediklerini…

yok,
olmadı bu da…

dedim ya,
kafam karışık benim.

sakın psikolog falan demeyin.
sizin yıllarca yapamadığınızı,
parayla üç beş seansta yapacağını söyleyen biri hiç değil benim aradığım.

bir dakika,
sanırım bu sefer buldum.

evet,
siz değilsiniz bunu çözecek…

benim, ben.
benden başkası değil.

tek dileğim de ne biliyor musunuz?
bu yaşadığım sancıları hiç unutmamak…

ve kendi çocuklarımla,
o şeytanlar daha çıkmadan piyasaya,
“yaşamak hayatı birlikte.”

tıpkı beni anlayan o yakın bir-iki arkadaşım gibi.
ancak bu sefer,
cevapları da bilerek…

becerecek enerjim yoksa da,
baştan hiç doğurmamak.

beni sevdiğinizi biliyorum.
ancak başka seçeneğiniz olmadığını da…”
1 /