1. toplam entry 3900
  2. takipçi 4
  3. takip edilen 2
  4. puan 13691
  5. statü
  6. rütbe yazar
  7. kayıt tarihi 7 yıl önce

gramla et satışı

Sabah, yeni şafak, Anadolu ajansı gibi kuruluşların mevcut vazifesi halka yalan söylemektir. Bu gazetenin yazarları, editörleri, gyyleri Akp tarafından yalnızca bu işi yapmaları için istihdam edilirler.

"Bütün dünyada kriz var, Türkiye yine çok iyi durumda, son çeyrekte yüzde 500 büyüdük, ekonomimiz şahlanıyor, Almanya acından ölüyor" propagandası yaparak gerizekalı* insanların akp'den kopmamasını sağlamaya çalışırlar. İki üç günde bir girdikleri "emekliye zam müjdesi, denizlerimizde doğalgaz bulundu, İstanbul'da belediye otobüsü yolda kaldı" zırvalarıyla da cila atarlar.

Bu medya kuruluşları bu şekilde tetikçilik yapmasaydı akp yıllar önce siyaset sahnesinden silinip gitmiş, yolsuzlukların hesabını soran vatandaşların altında ezilmişti. Ama pelikan medyası sayesinde iki taraf da elbirliğiyle bütün pisliklerin üstünü örtüp her seçimde biraz daha büyümeyi başardı. Hele Pelikan dediğimiz odak o kadar büyüdü ki akp siyasetini belirler, Erdoğan'a akıl verir oldu.

Şimdi Tayyip Erdoğan "lütfen bir sonraki seçimde bana oy vermeyin, yalvarıyorum" dese bile medya bunu halka "Erdoğan'ın dahiyane planı!!! 'beni seçmeyin' diyerek dış güçlere tuzak kurdu" diye aksettirip vatandaşı yine AKP'ye oy verdirirler. Böyle bir gelir kaynağını kaybetmemek için her şeyi yaparlar.

mahmut ustaosmanoğlu

hakkında hem çok olumlu hem de çok olumsuz yazılarla karşılaştığımız zat... hem karşıtlarını hem de taraftarlarını uçlara sürüklemiş vefatı ile, gerçekten şaşırtıcı...

benim şahsi kanaatim her "kul" gibi günahsız olamayacağı, kendisi de dahil kimsenin putlaştırılmaması gerekeceği, peygamberin dahi fani olduğu dünyada Mumit olan Allah'ın emrine mazhar olmuş insan olduğu yönündedir.

bir yazıda kendisinin beyanı olan ve çokça tartışılan sözleri toparlamışlar, bazılarına şiddetle karşı çıkmış olsam da neticede birer fikir ve beyandırlar, konuşulmasında sakınca görmemekteyim.

Bu vesileyle, bu inancın karşıt fikirlerine de eşit derecede söz hakkı tanınması temennilerimi de iletmiş olayım.

inna lillahi ve inna ileyhi raciun

1- Ben kadınların dükkân açmasını asla helal görmüyorum.
2- Kadından memur olmaz. Kadınlar mektebe gitmez. Duymadık demeyin
3- Kadın sokakta gezecek bir şey değildir, erkeğe gözükecek bir şey değildir.
4-Kadın en dayanılmaz şeydir, onu görmeyeceksin.
5- Dana kadar kızları veriyorsunuz liseye, aklınız mı gitti, yoksa ruhunuz mu gitti. Diplomayı al gel de namusun ne olursa olsun.
6- Alışveriş, hemşirelik, subaylık karı işi değildir
7- Bu karıları kendi başına bırakırsan, uçurumdan aşağıya her gün uçarlar.
8- Ruhul furkan Tefsirini yazmayı bize Resulullah emretti.
9- Yarın ahirette kabirden çıkan bir adamı azap melekleri yakalasa, azaba götürülerken yakapaça, "Ben nakşibendi tarikatının halidi kolundanım" dese bırakırlar.
10- Sünnilik dininin hanefilik mezhebi cennetliktir.
11- İşlerinizde ne yapacağınızı şaşırdığınızda kabir ehlinden yardım isteyiniz.
12-Şeyhin şeklini hayal etmek, düşünmek, Hakkın zikrinden daha faziletlidir. (Şeyhini gozünün önüne getirmek için namaz kılarken resmini onüne koyanlar var)
13-Bir mürid mürşidi için "niye emrediyor, niçin yasaklıyor" derse mürid olamaz. Çünkü inat ediyor, inatla bu iş olmaz.
14-Eğer sen, bir şeyhe bağlanmadan bin sene kendi başına Allah’a kavuşmak için inleyip dursan, böylece O Mevla Tealayı bulman mümkün değildir.
15-Ashabı kehf'in köpeği Allah dostlarının yanından ayrılmadı biz de ayrılmayalım. (Kendisi Allah dostu müritleri de köpek!)
16-Bana emir verildi, kızını üniversiteye göndereni tarikattan at. Üniversite akrep yuvasıdır.
17-Eve televizyon girdiği vakit iman camdan çıkar. Bu sistemin okullarında kız talebe okutanların imanı tehlikeye girer.
18-Zina ve livatadan daha kötüsü sakalını traş etmektir.
19-Kadınların şerefi gizli kalmalarında ve erkeklerle görüşmemelerindedir. Kadın çalışacak diye tutturmuş, sonra aç kalırlarmış.
20-Çarşafı olmayan bir kadın, çatısı olmayan harap bir eve benzer.

bir delinin karalama defteri

sevgilim, sen alelade bir vakitte durup "bir daha bu ana dönemeyeceğim, şu an olduğu gibi öyle güzel ki şükürler olsun" hissisin. sen dilim yanağım yarayken inadına yediğim eriksin. sen doyamamaksın sevgiye. yaşamım senin şahitliğinle tamam olur. bugün sevdiğim kedi yavrusunun sen görseydin dinerdi korkusu. sen olsaydın yengeçlerden korkmuyormuş gibi yapmazdım. yine denize doğru salınırdı bindiğimiz salıncak ama farkla, geri dönmesek de olurdu.

recep tayyip erdoğan’ı destekleme nedenleri

28 subat ı yaşamış olduklari icindir fakat onlara 28 subat tam da bunun icin dizayn edilmistir desem anlasilamayacam. Ben demedim siz de duymadiniz. Iyi okuyun bu başlıkta yazilanlari. Ihale diyor insanlar, mama diyor. Sinirleniyorsunuzdur. Ama bu insanlar da sizin dusmaniniz degil? Neden o cizgiye bu dusuncelere gelmis olabilirler. Hain demeden önce bi sakin olup tefekkür edin bu imajı. Neden bu imaj üstümüzde diye bir düşünün. Neden insanlarin zihninde mama ve rant var? Bir cogunuz orta halli insanlarsiniz ben biliyorum sizin mama ve ihale icin tayyip bey'i desteklemediginizi fakat bu imaj ne bir düşünün neden genele bu hakim? Hemen vatan haini diye bagirmadan suclamadan analiz etmeye calisin bu durumu. Neden olm neden neden belki de ayni secdeye bas koydugunuz benzer ortak degerlere sahip olduğunuz birileri size mamaci gözüyle bakiyor bu parti yuzunden bi oturup dusunun la ? Yazik yazik vallahi yazik. Billahi yazik.

Bir bakin cevrenize muslumanlik kaygisi gudenler. Allah askina adaletsizliklere, debdebelere avamlıklara. Iddia bu muydu? Dava dediğiniz bu muydu? Ihlas dediginiz yoksa parasislik miydi? Ulvi alacakaptan demisti bunu parasizligi ihlas sanmisiz diye. Gazeteleriniz oldu eve sokulmaz. Kanallariniz oldu acip haber izlenmez. Bunu laf olsun diye demiyorum medyanizi bile insa edemediniz. Cem kücük kimdir yaw takvim gazetesi nedir olm rasim ozan ve nagihan alci nddkd kimdir? Medyaya bak Kötü bir taklit ve hirs. Onların vardı bizim de olsun oldu da. Ee davaniz iddianiz ne oldu? Sizin farkiniz ne oldu? Dönüştünüz. Iktidar öyledir dönüştürür. Yillarca vesayet altindaydiniz vs birden imkana kavusunca siz de yillarin o ezilmislik duygusuyla vesayet kurdunuz kurmadiniz mi ?

Kime ne mujdelediniz kime neyi sevdirdiniz. Daha gecen gunlerde daha yeni " kaltak" dendi kadinlara. Usluba bakar misin dediniz mi? Demediniz ama kapali kadinlara bu laf edilmis olsa ortaligi yakip yikardiniz ki hakkiniz da elbette namusa dil uzatilmamalidir. Ama sizden değilse neden onemli olsun ki bu laf degil mi? ula milletin colugu cocugu hep dinsiz oldu. Bahaneniz de hazır onlar akp yi bahane eden imansizlar. Herkes mi oyle? Muthis bir kirilma var gormuyor musunuz? Yoksa bilinçli bir yikim projesi mi partiniz? Sorgulamiyor musunuz? Tefekkur edin bakalim bunu. Ihl mezunuyum kat sayi sikintisi yasayan bir abiniz olarak kardeşiniz olarak soyluyorum bunlari. Cok da karşı mahalleden biri degilim yani. Yakininizdayim. Allah askina kurtaj yapiyaa diyen dayiyi bile kanaat önderi gibi kucakliyorsunuz la uskudar sokaklarinda. Adam aga gibi geziyor elleri arkasinda. Söhret sevdasi duyuyor. Bu ne boyle? Bu kadar mi siglastiniz?

Bugun gelinen noktada ici boşaltılmış kof köylü bir dini anlayis hakim. Gormuyor musunuz? Temel dini bilgilerini bile bilmeyen muslumanlar doldu be! Lümpenlik hakim. Eskiden bize yuzde 1 derler diye dolasılan günlerdeki suurlu oturup catir catir ilmi alanda seninle tartisabilecek birileri olurdu. Fikirlerine katilmasan da saygi uyandiran okuyan, yazan islamcilar olurdu dergiler cikarirlardi dergi düşmezdi bunların elinden. Aksiyon adamıydilar. Takvaliydilar. Allah askina bugun islami dediğiniz kesim içinden kac mutefekkir kaldi kac aydin kaldi? Tanimiyonuz bile gecmisteki yazarlari belki en fazla nfk bilir haldesiniz. ne sagladi bu iktidariniz size kulturel dunyaniza ne katti? Dindar nesilleriniz mi oldu gercekten ? siz neyi kaybettiniz goremiyonuz. Size kala kala yillarca kemalistlere kemalizm diye diye kizdiginiz yerine koydugunuz bir tayyibizm kaldi. Yazik...

karne

bugün kızım alacak, eşim ise başka çocuklara verecek. başka çocuklar anneleri ile karnelerini alırken, benim kızım tek başına alacak. geçen dönem ben gidebilmiştim karne için. bugün ise gidemedim. annesinin öğrencileri bu yıl mezun olacakları için, iki haftadır gece gündüz, "hocam mutlaka gelin de, gelin" diye tutturdular. o yüzden kendi kızının yanında olamayacak.

böyle düşününce, benim de hiç ailem olmadı yanımda karnemi alırken. elbette, eşşşşek kadar olduğum liseden ve hatta ortaokuldan bahsetmiyorum. ilkokul 1 ve 2. sınıflar da bile yanımda değildi ailem. aile-çocuk-sınıf-okul ilişkisi günümüzde daha farklı. veliler artık daha çok düşüyorlar bu konuların üzerine. hem okuldaki sınavları, hem de diğer ülke genelinde yapılan sınavları takip ediyorlar. bizimkiler, her dönem bir kez yapılan veli toplantılarında öğrenirlerdi durumumu. elbette, başarılı bir öğrenci olmasam, çok daha önceden okul durumumu iletirdi. ancak yine de, bu karne mevzusunda, özellikle babam "devlet baba bile bilmez benim çocuğumun notlarını" modundaydı.

ortaokulda bile çocuğunun karne gününde okulda olurdu çoğu veliler. karne günü, karneler alındıktan sonra ailece bir yerlere giderlerdi. biz, alırdık karnemizi bir başımıza, bir başımıza evimize giden tozlu topraklı yola düşerdik. kimi aileler böyle günlere kıymet atfediyor, ki bence çok güzel bir şey. belli bir yaşa gelip, gözlerinizi kapatıp da, geçenlere, gidenlere baktığınızda bunlar kalıyor size. belki de bu anılar, sahip olacağımız en güzel hediyeler, bir zenginlik... annem, babam ve kardeşlerimle o kadar az ki... keşke arada unutacağım kadar bol anılarım olsaydı böyle.

bir anı geldi aklıma şimdi. lise 1'in ilk yıl sonu karnelerini almıştık. elbette ben yine yalnız almıştım. lisenin ilk yıl sonu karnesi olduğu için olsa gerek, bazı veliler de gelmişti. karnelerimizi aldıktan sonra, beykoz meydan'daki pideciye gittik, en yakın arkadaşımla. hemen arkamızdaki masaya da, gemi makinelerinden aşina olduğumuz bir çocuk ailesiyle geldi. neşeli bir şekilde kuruldular masalarına. bol kahkahalarla, mutlu ve sevinçli verdiler siparişlerini. arkadaşımla öylece baktık birbirimize. iştahımız kaçtı. siparişimizi paket yaptırıp çıktık.

bugün kızım yalnız alacak karnesini. muhtemeldir ki, bütün arkadaşları anneleri ya da babaları ile orada olacak. dün ona anlatmaya çalıştım, ama bugün daha çok kendime anlatmaya çalışmam gerekecek.

sinirlenince telefon fırlatmak

şimdiye dek, bir kez yaptığım şey. elbette ben fırlatmadım. fırlatmak için çok gelirli olmak gerekiyor.

efenim bir akılsız telefonum vardı. vestel venüs. aklı kıttı, özellikle sıcak havalarda komple sürmenaja giriyordu. mesela navigasyon uygulamalarını düzgün çalıştıramıyor, patlayacak kadar ısınıyordu. uygulamayı çalıştıramadığı için mahcup oluyor, "hizmet veremedi" demeyeyim diye kendi kafasına göre bir yol tarif ediyordu. yol mu, yol! mesela bir keresinde, salihli çıkışında, akhisar yerine uşak yoluna sokmuştu bizi. 10 km düz git dedikten, 6-7 km sonra, hatalı güzergah uyarısı verip, "rota yeniden oluşturuluyor 7 km sonra sola dön" demişti. 7 km sonra sola dönerek, doğru yola yöneleceğimi bilsem, yapardım elbette. neyse.

yine bir keresinde ki bu son keresinde oluyor aynı zamanda, kendisini bu amaçla kullanmak için, klimayı en soğuk seviyeye indirip, havalandırma ızgarasının önüne koydum. yoksa ısınıp erken sürmenaja giriyordu. efenim o gün, perpa'nın bütün bağlantı yollarında yol çalışması vardı. her zaman kullandığım yolda müthiş bir yoğunluk olduğu için, oraya girsem 500 metreyi 2 saatte alamazdım. dere yolundan çıkarsın beni diye bu akıllıya güvendim. bu da tutup beni kurtuluş'a soktu. kapattım telefonu bir daha açtım. tekrar çalıştırdım navigasyon uygulamasını. bu sefer de tünele attı. tepemin tası da attı. "sakin ol sadaret, arabayı çek sağa. telefonu bir daha kapat aç. şimdi eve gideceksin, güzel bir yemek yiyip, çay içip, ailenle güzel zaman geçireceksin" iç sesleri eşliğinde, telefonu kapatıp açtım. bu kez de beni kasımpaşa'ya soktu. o sinirle, yemek, çay, aile demeden, telefonu vites topuzuna geçirdim. anında ekran tuzla buz oldu. ama aklı başına geldi. navigasyon tam randımanlı çalışmaya başladı. hangi sokakları seçti de, beni trafiksiz şekilde haliç köprüsüne attı anlayamadım. meğer sorun ekranının normal olmasıymış. kırık ekranıyla, müthiş performans verdi. aklı ekranındaymış meğer. "bu kadar dandik bir telefonum, bu ekran bana yakışmıyor" diye düşünüp, içine atıyor, içine attıkça ısınıyor ve çalışamıyormuş.

görenlerin sürekli kınamalarından yorulduğum için, telefonu değiştirmek zorunda kaldım. ne geliyorsa başımıza toplum baskısından geliyor zaten.

dünya sözlük

bazı sabahlar bir şeyler oluyor. sözlüğe bir giriyorum, gece bir şeyler dönmüş. birileri gitmiş, birileri gelmiş, bir dedikodular dönmüş, ifşalar saçılmış, taraflar sessizce sol framede yazılacakları bekliyor filan oluyor. yahu gerçekten anlaması zor. şurada sürekli yazan bir avuç yazar var. tamam gün içinde içeridekilerde 20 kişinin online olduğu, 100 civarı uğrayan olduğu oluyor. ama genel durum bu gibi.

ne olduğunu, ne bittiğini bilmiyorum. bize demeyeyim, abbara, tsunami ve imera ile görüşmedim, bu yüzden bana diyeyim. bana özelden gelen bir şikayet ya da istek yok. oysa olunca elimden geldiğince yanıtlıyor ya da çözmeye gayret ediyorum. böyle, direkt sözlük geneline yazılınca da, hiç istemesem de yanıtlamak durumunda kalıyorum. neden bu durumdayım? çünkü, "moderatör" olarak gözüktüğüm için, bu gibi itham ya da suçlamaların doğrudan muhatabı olarak görülüyorum, görülüyoruz.

bu olay ne bilmiyorum tabi. ama bazı şeyleri de söylemem gerekiyor.

buranın ilk kurulduğu günden bu yana buradayım. ama çok gittim buradan, çok uzun aralar verdim. hatta son ara verişimde yıllarca hiç bakmadım. o yüzden, gelenler, gidenler, olanlar, bitenler hakkında öyle çok bir bilgim yok. dönüş yaptığımda da, çok büyük bir polemiğin ortasına düşmüştüm. yazarı olduğum ilk günlerden kalan bir kaç kişi var, onlarla da hiç özel mesajlaşmamız olmamıştır ya da çok az olmuştur. genel olarak kimseyle yazışmam, imera fera dışında. imera ile de en uzun süre sözlükte duran moderatörler olarak yazışırız. burası ilk kurulduğu günden bu yana bir cancişlik gider. o bununla canciş, şu şununla kanka filan. niçin? çünkü o ötekinin başlık altına yazıyor, öteki berikinin yazdıklarını oyluyor... burada sol frame'den en çok takıldığım yazarlar, tekilsahis, muhalefet ve alettin. ama bu isimlerle toplasanız 10-15 mesajımız yoktur birbirimize. hiçbirinin gerçek ismini, ne iş yaptıklarını bilmem. kendi yazdıklarından nereli olduklarını bilirim, o kadar. ama sol frame'de birbirimize takılmalarımıza denk gelen, canciş der... evet, cancişlik. öncelikle diğer yazarlara saygısızlık bu. en büyük canciş ben oluyorum. hemen hemen bütün yazıları oyluyorum. hiç katılmadığım yazılar oluyor, onları da oyluyorum. az oyladığım yazarlar da var, sebebi beni oylamamaları değil, genel olarak oylamamaları. yani bu durumda en büyük canciş benim. ah unutmamak lazım, son haftaların en büyük cancişi yolcu 819.

burada bir şeylerden şikayetçi olup, başka bir sözlüğe gitmek çok doğal. o gidilen yeni sözlüklerde buraya tepeden tırnağa giydirmek de çok doğal. sonra bir sebepten, o sözlüklerde bir şeylere kızıp buraya dönmek de doğal. gördüğünüz gibi çok doğal da bir sözlük burası. işte bu dönüşlerde, geçmişte olan ve benim ve çoğu yazarın bilmediği özel konuları, alenen sol framede yazıp, bir savaş başlatmak da doğal, yargı dağıtmak da doğal. moderasyon buna müdahale edince ise, doğal olmuyor. moderasyon dedik de, doğru olsun. tsunami, imera ve ben hiçbir şeye müdahale etmiyoruz. çünkü böyle yetkilerimiz yok. son dönemde iki örnekte sizler de gördünüz. iki yazar, gerek sol framede, gerek özelde bize hakaret ve küfürlerini yağdırıp durdular. biz de başlarını bekledik durduk. bekledik ki, derviş gelsin de müdahale etsin... kendimizi dahi koruyamadık.

böyle ortalığı yıkanları görünce, kendime şaşırıyorum. ortalığı yıkmak için bahanelerine şaşıyorum. burada bana yapılanlara şahit olan yazar kalmadı. keşke olsalar da, onlar anlatsalar. anlattıklarım "abi sen hala nasıl buraya geliyorsun, ben olsam adını anmam" diyor. niçin peki? çünkü bu sözlük dervişin değil arkadaşlar. bu sözlük sizin. hiçbir sözlük sahibi olan kişinin değildir. orada yazanlarındır. çok sözlük var internette, sadece sahibinin online olduğu, haftada bir yazdığı, günceye dönmüş... bu sözlük bizim olduğu için buradayım. hatta belki dervişe rağmen buradayım. gün içinde yazan, oylayan, arada verdiği bir selamla, bir espriyle moral veren arkadaşlarımız için buradayız.

azzon meselesi... ne olduğunu bilmiyorum. profilinde bütün yazılar silinmiş. sabah uykulu gözlerle yönetim panelinin çöp kutusuna baktım, orada da gözükmüyor silinmiş yazılar. ama dediğim gibi uykulu gözlerle sabah 5:45 civarında baktım. kendisi silmediyse, derviş tarafından silinmiştir. böyle bir şey olduysa da, bunu ya kendisi talep etmiştir ya da bilmediğimiz bir şeyler olmuştur. işin aslını tam olarak bilmeden, "taraf" olduğunu düşündüğümüz, bakın düşündüğümüz diyorum, insanlara hakaret etmek doğru değil.

geçen hafta, buna benzer mi bilemiyorum, bir durum oldu. buradan da yazayım. daha önce gıyabında pek çok kez şikayet gelen bir yazarla yaşanmış bir durumdu bu. ilgili yazar, genel duruşu ve kendini ifade şekli bana çok uymasa da, emek vererek yazan ve kur'an üzerinden yazma gayretinde olan bir yazar olduğu için takip ettiğim ve oyladığım biriydi. dediğim gibi hakkında pek çok şikayet oluyordu. şikayet olmasa da, seri eksilediği yazarlar vardı. en başta alettin mesela. bizim moderatör olarak buradaki etkimiz, oturma odasındaki paşakılıcı ya da kauçuk kadar olduğu için, bu seri eksilemeye bir çözüm bulamadık. çünkü bunun çözümü "yapma" demek değil. zaten bazıları yapma-etme gibi fiillere karşı tepki göstermiyor. seri eksileme sözlüklerde bir beğeni/beğenmeme aracı değil, önce askıya alınma, sonra kovulma sebebidir. sözlük anayasası vardı bir yerlerde, orada da bu yazar. işte bu yazar arkadaşa, şikayetlere rağmen, bu yetkisizlik durumunun da etkisiyle müdahalede bulunamadık. haliyle, işler büyüdü. ilgili yazar gerek açıklamalarla ve hatta doğrudan başlık açarak, hedefe koyduğu yazarlara hakaret ve küfür etmeye başladı. sizler de zaten bu "aptallı, ahmaklı, o.ç'li" başlıkları "kıt zekalı, kahpeli, kancıklı" yazıları gördünüz. bunlar sizin gördükleriniz, özelden doğrudan bize edilenler de var. olay bana nasıl uzadı, onu da yazayım. bir başlığı düzelttim. bu başlık yine bir yazarı hedef alarak açılmış "bilmem ne yapan ahmak" gibi bir şeydi. ben sadece "ahmak"ı çıkarıp, "bilmem ne yapmak" olarak düzelttim. başlıkları böyle düzelttiğimiz doğrudur. benim başlıklar da düzeltiliyor bazen. bundan bir şikayetiniz olduğunda, özelden yazabilirsiniz. ama ilgili yazar, kendisi ile hiçbir sorunumuz olmamasına rağmen, özelden yazmayı düşünmeden doğrudan "Dünya Sözlükte ahmağa ahmak demenin yasak olması" diye bir başlık açıp, altına da bir yazı yazdı. ben de ahmağa ahmak demenin değil, neyin yasak olduğunu, kırmadan dökmeden yazarak cevapladım. veee fırtına koptu. saldırgan nitelikli bir sürü yazı yazdı. özelden hakaret etti. yahu madem özelden yazabiliyorsun, en başta yazaydın ya. neyse. bu yazdığı yazılarda en çok dikkatimi çeken, "empati" oldu. "moderasyon empati yapmıyor". ah bir de şu var. özel yazışmaların ifşa edilmesinin silinme gerekçesi olduğunu söylediğim için, bana ve diğer moderatörlere özelden hakaret etti. şayet biz bu hakaretleri, sol framede yazaydık, "özel yazışmaları ifşa ettiler, ikiyüzlü bunlar" diyecekti. öyle de zehir gibi.

neyse bu tartışma, bütün yazılan yazı ve başlıkların silinmesi ile son buldu. sakin geçen iki günden sonra, bir baktım ki, seri eksilemeler dozunu artırmış, sürekli eksilediği yazar için "Sadece 2 eksi yediğinde seri eksici diye ağlayan aptal" başlığı açılmış kendisi tarafından, yetmemiş bir başka yazar için "Birinin o. Ç. Olduğunu anlamanın yolları" başlığı açılmış, o da yetmemiş "Ahlaktan bahsedip ahlaksızlık yapan namussuz" ve "Birilerinin 4 kadınla evlenip evlenmemesine kafayı takmış hanzo" başlıkları da açılmış... "Birinin o. Ç. Olduğunu anlamanın yolları" başlığı niçin açılmış biliyor musunuz? bir yazının sahibine, onun yazısının hemen peşinden "kıt zeka" demiş. bu arada, bunu demesini gerektirecek hiçbir şey yazmamış o yazar. kendisini ima dahi etmemiş. yazdığı yazıyı beğenmemiş sanırım. kıt zeka diye saldırmış. ilgili yazar da "sensin kıt zeka" demiş. başka bir şey yok. bu cevap üzerine o.ç'li başlık açılmış. eee hani iki gün önceki empati? sen diyeceksin, ama sana denmeyecek. işte bu başlıkların akabinde, ilgili yazar sözlükten uzaklaştırıldı.

şimdi böyle bir polemik ya da tartışmaya şahit olmadıysanız ve olan biteni bilmiyorsanız, bir sabah sözlüğe girip o yazarı göremediğinizde, doğrudan moderasyonu suçlamayın arkadaşlar. yazarla konuşmuş olsanız da, "karşı" tarafa da bir söz hakkı vermek çok gelmesin. bir şeyler olmuşsa, bir sebebi olmalı. halihazırdaki moderatörlerin, kimseyle bir problemi yok. herkes adına konuştum, ama benim yok. kızgınlık ve kırgınlığınızı direkt sol frame'e dökmeyin, sizi cevaplayacak bir moderatör olabilir. böylece ne sizin, ne bir başka yazarın canı sıkılmaz. kimse hakaret yemek, küfür işitmek istemez. bunu en çok da, değer verdiği yazarlardan görmek istemez. sevdiğiniz yazar ve arkadaşlarınızın hukuku adına da yazmak isteyebilirsiniz. doğaldır. ben de burada arkadaşlarım için yönetimle, hatta bu sözlüğü kuranlarla kavga ettim. ama geçmişi tarayın, tek hakaret bulamazsınız o günlerde yazdıklarımda. şimdilerde dervişe laf atıyorum, ama o da sevdiğimden. benim de sevgimi gösterme şeklim böyle.*

bahsi geçmiş, burayı bıraktığımda 40 bin yazım vardı. döndüğümde 24 bin küsur. ya ben ne diyeyim? birilerinin tutup da, tek tek o kadar yazıyı silmediğini biliyorum. pek çok yanlış var buna sebep olan. ihl ile veritabanlarını birleştirme, çıkma yazılım kullanma vb. gibi.

çok uzun ve çok dağınık bir yazı olduğu için, okuyabilenlerden ve yazı içerisinde olduysa kırdıklarımdan özür dilerim.

sözlükçülerin zamlarla başa çıkma yöntemleri

çok basit, akpli gazetecilerin programlarını izliyorum. türkiye'nin nasıl süper bir güç olduğunu, bütün avrupa'nın adeta kriz içinde kasıp kavrulduğunu, ülkemize giren mültecilerle dünyaya nasıl meydan okuduğumuzu, istanbul'da arıza yapan belediye otobüslerini falan gördükçe fakirlik makirlik aklımdan gidiyor. sanki az evvel yarım kilo kıyma almaya parası yetmeyen ben değilmişim gibi kubarıyorum, kendimi at sırtında mohaç'ı fetheden kanuni gibi hissediyorum. üstüne açıyorum teşkilat dizisini youtube'dan, tok sesli bir abinin "bizim olmadığımız masa yok" sözünü duyunca, sınırötesi operasyonlarda şov yapan ajanlarımızı gördükçe iyice coşuyorum, "dik dur eğilme bu millet seninle" diye bağırmaya başlıyorum.

sonra karnım gurulduyor, kan şekerim yükselsin diye iki tane küp şeker atıyorum. iyi geliyor. sonra bakıyorum kendimi at üstünde koşar gibi hayal ettiğim esnada sandalyenin zımbası donumu yırtmış, hemen iğne iplikle yamayıp tekrar giyiyorum. biliyorsunuz 7 yıl darlık 7 yıl bolluk olur derler, bize yakışan kaderde darlık çekmek de varmış deyip razı olmaktır. şımarıklığın lüzumu yok. eskiden don da yokmuş insanlar un çuvalını dikip giyerlermiş, yeter ki allah büyüklerimizi başımızdan eksik etmesin, devletimiz var olsun, ülkemiz dünyaya meydan okusun. bize düşen sabredip devletimizin yanında olmak. yüksek sesle eleştiri yapıp davaya zarar verenleri gördükçe bunlar nasıl dava adamı, nasıl müslüman diye sinirleniyorum. insanımızı asimile ettiler ama bizim mayamız sağlam elhamdülillah.

bu arada elinde fazladan boxer düğmesi olan varsa sevinirim. benimkiler hep koptuğu için donlarımın ön tarafı pencere gibi açılıyor, sünnet çocukları gibi öne doğru eğilerek koşmak zorunda kalıyorum ızdıraptan. allah razı olsun şimdiden.

fenerbahçe

Hakkını hukukunu aradığı için dalga geçilen takımım. Adamlar balık pazarında sattıkları hamsimin üzerine bile 2010-2011 şampiyonu Trabzonspor yaZıyor.

Fenerbahçe’de bu saçmalığa bir son vermek adına madem şampiyon sensin kupan nerede a kot kafalı diye sorunca awww.

Devletin bütün kurumlarını arkasına almış bir şehir takımının yaptığı şımarıklık ve hadsizlik eleştirilmiyor ama Fenerbahçe tüüü kaka oluyor.

anayasa mahkemesi

elbette sözlükteki hukukçu arkadaşlar daha iyi bilirler; ama gönül isterdi ki, tepeden tırnağa yargıçlarla dolu bir adli sistemimiz olsa da, anayasa mahkemesine gerek olmaksızın, hakimler ele aldıkları her davada anayasaya uygunluk denetimini yapabilseler. ama öyle olmuyor. 20'li, 30'lu yıllarda, anayasa ile çelişen kanunlarla hüküm veren hakimlerin, "anayasaya aykırı olsa bile kanun kanundur" diyerek, anayasayı sallamadan, kanunu uyguladığı örnekler var. anayasa mahkemesi de, ülkemizde aslında yaşanan bu örneklerden dem vurularak oluşturulmuş. elbette 61 anayasası ile doğmuş olması, doğum süreci ile ilgili her zaman bir soru işareti de bırakmış.

suçu kazıyın altından insan çıkacaktır diye bir söz var hani. ne anlama geliyor bilemem, üstlü başlı, kazımaklı olduğu için, biri bende denerse, ağzını yüzünü kırarım, o ayrı. hah işte, üst mahkemelerde olsun, alt mahkemelerde olsun, hükmü vereni kazıyın altından insan çıkacaktır. bu yüzden, bu anayasaya uygunluk işi için bir anayasa mahkemesi kurulmuş. gelin görün ki, bunların da altını üstünü kazıyınca, yine insan çıkıyor. yani bir istikrar sağlanamamış. yargıçların tahsili, oraya hangi şartlarda ve nasıl seçildikleri, her zaman politikanın konusu olmuş, diğer mahkemelerden farklı olmaksızın, siyasileşmiş... çünkü sorun altını üstünü kazımakta. kesinlikle insan çıkıyor. bizim ülke insanı da, çok hırlı değil, malum. hamurda kullanılan malzeme, üç aşağı beş yukarı aynı olduğundan mütevellit, ilkokul mezunu çaycı ile üst derece hakimin benzer reflekslere sahip olmaları da, çok şaşırtıcı olmuyor. diyorum ya, sonunda altından insan çıkıyor. bu insan da, neüzibillah, öyle böyle bir insan değil.

"mahkemeler halkın vicdanıdır" ya. öyle bir vicdan çıkıyor ki altı kazınınca ortaya çıkan insanın kendisi de kazınınca. balık baştan mı kokuyor, ayaktan başa kadar koka koka mı gidiyor bilemem.

bu anglosakson kafirinin hukuk sistemi, kendi toplumsal dinamikleri içinde doğdu ve gelişti. tüm kuralları, işleyişi bu minvalde oldu. ihtiyaca, konjonktüre göre, gelişti, değişti, evrildi... roma hukuku da böyle. şimdi biz bunu giymeye çalışıyoruz da, bizim toplum olarak anlayışımız, "sınırları ve ölçüleri net, belli kurallar koyup, bu kuralların içinde yaşamak"tan ziyade, "birilerinin ne ölçüde belirlediği belli olmayan kuralların etrafından dönerek yaşamak, içine girince de delip geçmek" olduğu için, üzerimizde durmuyor. bir şeyi yapmaya muktedir olmak, onu yapabileceğimiz ya da yaparsak doğru olacağı anlamına gelmiyor. mesela cumhurbaşkanı olarak, 4 yıllık açık öğretim işletme mezunu olan birini, türkiye uzay ajansının başına getirebilecek yetkide olmam, bunu yapmamı doğru ve haklı kılmıyor. tamam, şeklen doğru da ya öz? zaten kanun dediğimiz şeyi tanımlarken bir "lafz"dan bahsederiz, bir de "öz"den. biz hayatın hangi alanında "şekil" olarak doğru olanın, özünün doğruluğunu sorguladık ki, bunu sorgulayalım? değil mi? anayasa mahkemesi deyince de, en ala hukuk fakültelerinde, hocalara hocalık yapacak derecede hukukun içinden gelen ya da ne bileyim, ömrü yargıç/hakim kürsüsünde geçmiş insanların bir araya geldiği bir yapı düşünüyor insan. ama bir bakıyorum, üniversitedeyken "araştırma yöntemleri" dersime girmiş, işletmeci hocam orada. önceki başkanı da, iktisat mezunuydu. elbette "hakkı, batılı, hakkaniyeti bilmek için ille de hukuk mezunu olmak gerekmez". ama bunları bilmek için dört yıllık üniversite mezunu olmak da gerekmez o zaman.

neyse altını kazıdıkça insan çıkmaya devam ediyor. daha fazla kazımayayım.

çim

bakımlı çimler, özellikle çim biçme makineleri ve otomatik sulama sistemlerinin olmadığı devirlerde çok fazla zahmet ve emek gerektirdiği halde karşılığında hiçbir değerli ürün vermiyordu. çim yemedikleri için üzerinde hayvan bile otlatamıyordunuz. yoksul köylülerin değerli toprakları ve zamanlarını çimlere harcayacak lüksü yoktu. şatonun girişindeki bakımlı çim alansa kimsenin taklit edemeyeceği özel duruma oldukça yaraşır bir statü sembolüydü. "o kadar varlıklı ve güçlüyüm ve o kadar çok toprağım ve hizmetkarım var ki bu yeşil fantaziyi karşılayabiliyorum," demenin aleni bir beyanıydı. çim alan ne kadar bakımlı ve büyükse hanedan o kadar güçlü demekti. bir dükü ziyaret ettiğinizde çimleri bakımsızsa onun da sıkıntı içinde olduğunu bilirdiniz.

asil saraylar ve şatolar çimleri bir otorite sembolüne dönüştürdüler. modern dönemin sonunda kralların kafası uçurulup, dükler giyotine yollanırken yeni başkan ve başbakanlar çimleri korudular. parlementolar, yargı binaları, başkanlık sarayları ve diğer kamu binaları bakımlı keskin yeşil bıçakların üzerinde güçlerini ilan ettiler. bir yandan da çimler spor dünyasını ele geçirdi. binlerce yıldır buzdan kuma, akla gelebilecek her türlü zeminde oynayan insanlar, ne hikmetse son iki yüzyıldır futbol ve tenis gibi önemli oyunları çimlerde oynamaya başladı. tabii ki sadece parası olanlardan bahsediyoruz. rio de janeiro'nun favela'larında brezilya futbolunun gelecek nesilleri toprak ve çamurun içinde eğreti toplarla oynarken, zengin banliyölerde çocuklar özenle bakılan çimlerin üzerinde keyiflerine baktı.

insanlar o vakitten beri çimleri siyasi güç, sosyal statü ve ekonomik varlıkla ilişkilendiriyor. 19. yüzyılda yükselen burjuvazinin heyecanla çimleri benimsemesine şaşmamalı. önceleri sadece bankacı, avukat ve sanayiciler özel mülklerinde çim alan kullanabiliyordu. sanayi devrimi orta sınıfı genişletip, çim biçme makinesi ve otomatik sulama sistemlerini geliştirince milyonlarca aile bir anda çim masrafını karşılayabilmeye başladı. amerikan banliyölerinde taptaze çimler, varlıklı insanların lüksü olmaktan çıkıp bir orta sınıf ihtiyacına dönüştü.

banliyö kültürüne yeni bir geleneğin eklenmesi de bu zamana rastlar. kilisedeki pazar ayininden sonra birçok insan sadakatle çimlerini biçmeyi adet haline getirdi. sokaklarda yürürken, her ailenin çimlerinin genişliği ve durumuna bakarak varlıklarını ve statülerini ölçebilmeye başladık. şu bakımsız çimlerin halinden yan komşunun evinde bir terslik olduğu belli. çim bugün abd'de darı ve buğdaydan sonra en yaygın ekin; çim pazarıysa (bitkleri, gübresi, biçme makineleri, sulama sistemleri ve bahçıvanlarıyla) her yıl milyarlarca dolar büyüyor.

çimler sadece bir avrupa ya da amerikan çılgınlığı olarak da kalmadı. loire vadisi'ni hiç ziyaret etmemiş insanlar bile, abd başkanlarını beyaz saray'ın çimlerinde konuşma yaparken gördü, yeşil sahalarda futbol maçlarını izledi ya da homer'la bart simpson'ın çim biçme sırasının kimde olduğu üzerine ettikleri kavgalara şahit oldu. dünyanın her yerinde insanlar çimleri güç, para ve prestijle ilişkilendirdiler. uçsuz bucaksız diyarlara yayılan çimler, şimdi de islam dünyasının kalbini çalıyor. katar'da yeni inşa edilen islami sanatlar müzesinin çimleri, harun reşid'in bağdat'ından çok xiv. louis'in versay'ını anımsatıyor. abd'de bir şirket tarafından tasarlanıp üretilen ve arap çölünün ortasında 100 bin metrekareden fazla yer kaplayan çim alanın yeşil kalabilmesi her gün akıl almaz miktarda su harcanarak sağlanıyor. bu sırada doha'dan dubai'ye banliyölerdeki orta sınıf aileler de çimleriyle gururlanıyor. beyaz entariler ve kara çarşaflar olmasa kendinizi ortadoğu'dan çok abd'nin ortasında sanabilirsiniz.

işten kaytarmak için rapor almak

Hava indirme, dağcı komando olarak askeri vazifemi ifa ettiğim çarli birliğinde; havan takımından çıkıp, gtt timine kumanda etmeye, uçaktan helikoptere atlarken şarjör değiştirip, obüs mevzilerinde pentatlon yapmaya üşendiğim bir gün; "bir yol vizite çavuşunu bulayım da, beni hastaneye götürsün de, bugün de raporlu geçsin" dedim.

İmzalar alınıp, hastaneye çıkan aracın sert plastik koltuğuna attım kendimi. Tabip yarbayın kapısında beklerken, bir kıyamettir koptu. Bizi hastaneye taşıyan aracın muhafızları, bir sebepten birbirlerine girmişler. Kasaturalarla dalmışlar birbirlerine. Ayırmaya çalışan askeri hastanenin birbirinden salak 4 kişilik nöbet değişim timini ve nöbetçi onbaşısını da yere indirmişler. Sanırım daha şapşal olduğu için onbaşı olan, aslında tören tüfeği olan m1'ini bizim muhafızlara doğrultmuş. Bizim salak muhafızlar da panikle zaten dolu taşıdıkları g3'leri, hastane nöbetçilerine çevirmiş. Hastane askeri ama sivillere de açık. Ortalık toz duman, çığlık atan mı ararsınız, ağlayan mı, kaçışan mı... bu arada hastaneye yakın birlikten tam teçhizatlı ani müdahale mangası da açık land'ı ile yola koyulmuş.

Muhafızlar benim bölükten ve benim takımdan. ama Araya girmem gerekmez, çünkü görevli değil "hastayım". Gel gör ki, şu rezillik gözümün önünde yaşanırken, öylece durduğum taburda duyulursa, o iki salakla aynı hücreye atarlar beni. Salaklara silahlarını indirttim kolayca. Birliklerinden birini görünce sakinleştiler. Ani müdahale mangası topladı bunları. Beni de aldılar. Doğrudan merkez komutanlığına. Komutanlıkta, kimse bize bir şey sormadığı ve konuşturmadığı için, muhafızlarla aynı muameleye tabi tutuyorlar. içim içimi yiyor, "Hay senin kaytarmana da, arazi olma amacına da, ne güzel ıhlamur içiyor olacaktım şimdi taburda"... nöbetçi subay sadece küfür ediyor. Ama çok başarılı; özne, nesne, yüklem, zarf, dolaylı tümleç olarak sadece küfür kullanıyor ama anlam bütünlüğü bozulmuyor, anlatım bozukluğu da yok.

Derken babacan bir subay geldi. Merkez komutanlığı komutanıymış, bu albay. Son derece olgun ve babacan tavırlarla geldi yanımıza. "Ölene kadar askersiniz lan siz. Hayatınızın kalanı askeri hapishanede geçsin diye elimden geleni yapacağım" filan dedi. Öyle küfürler etti ki, diğer küfürcü üsteğmen bile utandı. Döndü bana, "senin ne işin var lan bu ordu çocuklarıyla" dedi. "Komutanım ben hasta... vizite..." diye kekelerken, bir omuz vurdu, oturdum yerime. "Dağ indirmeci komandoya böyle muamele mi yapılır lan" diyecek gibi oldum. Ama aklımı komple kaplayan "boncuktan kuş mu, kibritten ev mi yapacağım, ömrümün kalanında" içsel muhasebesi baskın geldi ve sustum...

Derken, bir iki saate, olayla ilgili hastane nizamiye subayının raporu geldi. Beni ayırdılar o iki salaktan. Ama olayla ilgili şahitliğim istendiği için, merkez komutanlığı gazinosunda beklemem istendi.

Beni hastaneye getiren askeri aracın, akşam dönüş seferinden hemen önce, hastaneye bıraktılar. Hastaneye varır varmaz hemen araca bindim. Bir de içtima kaçağı olmak var, yoksa. Birliğe döndüğümde, saat 5 olmuş ve bizim subaylar gitmiş olduğu için, olayın birlik içinde takibini yapan nöbetçi subay ve amir aldılar beni ele. Gece 12'ye doğru saldılar ve yarın kendi bölük ve tabur komutanlarımla da bu konuda görüşeceğimi söylediler.

Velhasıl, kaytarmak için rapor alma işine girmeyin. İş iyi, iş. Çalışmak iyi.

Adaletsiz kalkınma

Haşr suresi 7. ayeti ve bu konudaki nass'ı çiğneyerek yapılan veballi kalkınmadır bu.

Halktan toplanan vergiler ve beytülmal, zenginler arasında bölüştürülür. Patronlar büyüdükçe halk küçülür.

Küçük işetmelerin ve çiftçinin önüne "marka" şartı konulur, ürünlerini direkt tüketiciye satmamaları için. Ne hikmettir, bu düzenin başındakiler ve marka ürün üreten patronlar, asla marka ürün tüketmezler. Satımını yasakladıkları markasız doğal süt, paynir, yoğurt, bal, pekmez, sucuk, reçel vs alıp yedirirler torunlarına.
1 /