1. toplam entry 4033
  2. takipçi 4
  3. takip edilen 2
  4. puan 14208
  5. statü
  6. rütbe yazar
  7. kayıt tarihi 7 yıl önce

erkekleri mutlu etme sırları

mutluluk.
üzerine ne kadar çok söz yazılmış. söz ne kelime, kitaplar.
mutluluğa cinsel olarak bakabilir miyiz? yani "mutlu etme açısından erkek ve kadınlar birbirinden ayrılabilirler mi?". ya da şu şu şu şeylerden erkekler mutlu olur, şunlardan kadınlar mutlu olmazlar diye bir ayrım mı yapmak gerek?

ortak mutluluklarımız yok mudur? biraz da onların üzerinde dursak erkek-kadın demeden?
herkes kendisine sorduğunda "kişiye göre değişiyor gibi" bir durum.
her erkek aynı şeyden mutlu olmaz gibi.
peki ben nasıl mutlu oluyorum, ya da olurum; benim mutlu olduğum şeyleri anlatınca siz de benimle mutlu olacaksanız anlatayım?

hemen işkembeden başlayayım. korkmayın işkembeden atmayacağım. ne yazılırsa yazılsın, evli bir erkeğin, özellikle altını çiziyorum evli bir erkeğin mutluluğu düzenden geçiyor. yani bir düzen disiplini şart. zira çoğu erkek "bekarken yapamayacağı şeyleri yapabilmek, bekarken hayatından zamanlar alan şeyleri müşterek vazifeler neticesinde başarabilmek için evlenir". anahtar kelimemiz düzen.

toplum olarak da bu düzen içerisinde iç işleri ve dış işleri olarak ikiye ayrılmış vazifeler. evet evet kısa kesiyorum ah şu mutfak işleri. evet önümüze güzel yemeği zamanında koyun. çay zamanında demlensin. işe geç bırakmayın. kocanızdan erken kalkın. ama bu düzen içerisinde haftalık bazı günler de erkekler düzenli olarak mutfak işlerine yardımcı olabilirler. ama bu mutfak işlerindeki yardımı siz kadınlar "sürekli bir hale getirmeye kalkarsanız" işte o zaman iş karışır.

bu işkembeye bakan yönü idi.
şimdi kafa olarak rahat olmak için yapılacaklar ise şunlar:
öncelikle evinizi geçindirebileceğiz ve sizi mutlu eden bir işinizin olması şart. başlıkta erkekleri mutlu etmenin sırları denmiş ya. yani bu mutluluğu illa ki kadınlar sağlamayacaklar. severek yaptığınız bir iş.

...
sonrasında ise biraz hayaller ve hayallerinize ulaşacağınız şeylere ulaşma çalışmasında sizin ayıracağınız vakit. bunlar belki de ortak mutluluk noktalarımız.
...
...
sohbet... gözgöze diz dize, burun buruna sohbet. gözlerinizin içine bakarak. belki de en basiti bu. samimi içten sohbet. ama lütfen sohbetlerinizde ölümden çokça bahsedin. gözleriniz doluyorsa ölüm ayrılığının hayalinde ve ahirette kavuşmak, kavuşamamak korkusu sarıp da yüreğinizi beraber ağlayabiliyorsanız" mutlusunuz demektir birbirinizle...

ölçün...

interaktif sözlüklerin boş insan kaynadığı gerçeği

bakın sözlüklere görün. yalan mı? bir kişi bile aksini ispat edemez. aslında sorun sadece interaktif sözlükler de değil, sosyal medya denen yerdeki tüm insanlar boş. ne yapıyoruz, klavye tuşlarına basarak bir şeyler ispatlamaya çalışıyoruz. neyi çalışıyoruz bunu da bilmiyoruz. kimisi delikanlılık yapıyor, kimisi trollük. kimisi ciddi anlamda buraları ciddiye alıp, adam akıllı şeyler yazıyor. bir gün bu sözlükler kapandığı zaman bu yazılar çöpe gittiğinde ne olacak? insanlar hiç mi acımayacaklar zamanlarına?

wondrous'u, ssg'yi, zall'ı es geçin. adamlar bu işleri kullanarak ceplerini para dolduruyorlar. ssg, aldığı her reklam ile her gün 3 bin- 4 bin lira değerinde para kazanıyor. zall, oluşturduğu sözlükspot projesiyle paraya para demiyor. wondrous, aynı şekilde. diğerleri, sözlük yazarları ne yapıyor? bu sözlüklerin yöneticilerine para mı veriyorlar. yok lan, kimse kimseye para vermiyor. ssg, yıllardır yazarlarına, kazandığı parayı nasıl bölüştüreceğini düşünüyor. hani sonuç?

yok abi, bizler, bu ülkenin ekonomisine hiçbir getirisi olmayan boş insanlarız. tek bildiğimiz, klavye delikanlılığı. bu da zaten genellikle emniyette son buluyor.

şimdi, sen boş değil misin lan amele diyeceksiniz bunun da farkındayım. evet, ben de boşum. ciddiye almayın buraları. bir gün sözlükler kapatıldığı zaman, yazdıklarınız da uçup gidecek. kimse, sizi tanımıyor.

kadınlar nasıl bir erkek ister

yazdığım kadınlar çok şey ister entrysinin ardından bi mesaj aldım. mesajın cevabı aslında herkesin okuması gereken bi halde oldu... bunu farkettiğim için ekliyorum...

kadınlar çok şey ister. ama bu istediklerinin zerresini hak ettiklerini zannetmiyorum hak edenler yok değil. varlar... ama aramızda değiller... onu da çok çok iyi biliyorum.
buyurunuz :


yani ben adam gibi adamın canına okuyup "yok sana karşı bişey hissedemiyorum" deyip yalanlarına kandığı tiplerle evlendikten sonra pişmanlığından sıyıran hatunlara da aşinayım =)

gerçekten. ne istediğinizi kendinizde bilmediğiniz için ve toplum üzerinden adap temeli de kalktığı için erkeklerde yalancı, sahtekar, ikiyüzlü tipler olmaya başladı.
erkekleri suçlamadan önce bi iğneyi kendinize saplayın derim...

yani meseleyi geyik açıdanda alsak ciddi açıdanda baksak elinizde kalır hocam =)

ben erkekler tamamen melektir demiyorum. ben kadınları genel manada eleştirirken evimde ortalama 7-10 günde bi babamla çok güzel kavga ederim anneme karşı ters bir davranışından ötürü... yani erkeklerde de hatalar var ama bunlar ev içinde, minimal hatalar. evin dışına taşabilen şeyler olunca zaten o bambaşka onunla ilgili bi yorum da yapamam.

ama kadınların genel anlamda ebleh ve ne istediğini bilmez tavırları bir çok omurgasız erkeği yılan gibi kıvrılıp bukalemun gibi renkten renge soktuğu için suçlu erkek gibi görünüyor. eblehliğin en büyük ayağı burada ya zaten... problemin temeline inilmesi yerine üstünkörü erkeğe "hayvansın rıza... öküzsün" deniliyor ve hayvanlık rıza'da kalıyor...

kızlar ne zaman ki "ayyy çok yakışıklıeeaa, ayy çok hoş herif, ayy parfümü çok bilmemle ayy şöyle parası var şöyle arabası var" salaklıklarından genel anlamda vazgeçer ( ki yok benim için birşey ifade etmiyo diyen bile evleneceği erkekte bunlara dikkat ediyor... nelerini biliyoruz) ve "maşallah gözünü kaldırmıyor, izanlı imanlı, edepli adaplı, oturaklı vs... gibi maddeye değil manaya dayalı şeylerle birşeyleri istemeye başlarsa o zaman işler değişir. erkekler tamamen değişir. toplum değişir! düzelir!... zira iman-ı zayıf erkekte kendini beğendirme hastalığı vardır. tüm problemlerin başı da o... kendini beğendirmek için şekilden şekle giren erkek istediğini elde ettikten sonra eskisinden beter oluyor. neden? zira yalanlardan dolayı vicdanı ve hassasiyeti de köreliyor!..

hayatımda tanıdığım bildiğim 2 adet süper aşık, über problemsiz evlilik var... birisi anneannem ve dedem. yokluk içinde evlenip ne yaptılarsa mütevazi ve sadelik içinde yapıp biriktirmişler... birlikte elde etmişler dünyalıklarınıda, birlikte inşaa ettiler ahiretlerinide. derslerini birbirlerine verirlerdi... anneannem vefat edene kadar (mekanı cennet olsun inşaallah - amin)

diğeri de bir dostum. evinde ihtiyaç dahilindeki eşyalardan başka hiç bir şey yok. evin en zengin ve en pahalı döşenmiş odası ise çalışma odaları... dört duvar kitap. araya 1 raf daha atıldı... 2. raf yolda... mutlular, mesutlar. neden? hayatlarını birlikte kuruyorlar... neden? birbirlerinden başka bir ihtiyaçları yok çünkü. yok arabası olsun evi olsun şu kadar maaşı bilmemnesi....


kadın, hayatını hali hazırda kurmuş erkek peşinde şimdi. avcı gibi...
peki ben bi erkek olarak hayatımı baştan aşağı kurup evimi arabamı otumu botumu vs... herşeyimi eksiksiz yaptıktan sonra! hayat düzeneğimi bir kadın olmadan kurup herşeyimi yerli yerince oturtup bunların ardından evlendikten sonra sorarım bi kadına nefsani ihtiyaçlarımın giderilmesi dışında niye ihtiyaç duyarım ?

bence kadınların genel anlamda öz eleştiri yapması şart... hem hayatınızdaki kişiyle hiç bir derdi sıkıntıyı yaşamayacaksınız hem erkeğin hazır düzenine konacaksınız hemde üstüne romantiklik ya da tatlılık ya da hoşgörü bekleyeceksiniz... ya da hatanıza karşı sakin olunmasını arzu edeceksiniz? e peki bunun için geçmişte kendinize bi kredi oluşturdunuz mu diye sorsan kadınlara? .... zınk... kalırsın öyle.

erkek, hayatında bi kadın olmadan yani kadın olarak eşi olmadan büyüdüğünde takozlaşır. duygusuzlaşır. neden?... evlilik için katettiği yol onu bu hale sokar. iş hayatının çarklarında duygularını bıraka bıraka yükselir o adam. oraya gelene kadar ister ticaret yapsın ister memur olsun kafayı on kere çatlatır. on kere çıldırır o erkek... ya kitap defterle ya da yorgunluk uykusuzluk mücadele ile...


hocam mesele geniş. bak bi sorudan neler neler çıktı.
ben kadınlara doluyum. kişisel değil. kadınların nefsanilikleri ve düşüncesizlikleri beni çıldırtıyor. çileden çıkartıyor. ama şahsi olarak değil... bunca düşüncesizliğin içinde allah'ın gönlünü kırdıklarının farkınnda değiller.. ben o yüzden deliriyorum. =)

şahsen ben de hayatımı kurduktan sonra karıma karşı o kadar müsamahakar ve işkolik olduktan sonra ona karşı o kadar aşırı duygusal bağ besleyeceğimi düşünmüyorum. zira benim çilemi çekmemiş. cebimde beş kuruşsuz ekmek alamayacak durumlarımı görmemiş... ha evlendikten sonra allah yaşatmasın. eşinde olsa el kızı bi açıdan bakınca... onun gönlü acırsa ana babasının canı cehennem gibi kavrulur yanar. istemem kimsenin canını yakayım. ama kadınlar hakkaten çok ama çok şey isstiyorlar. zerresini bile hak etmiyorken...

günümüzde bir çok erkeğin evlenmesi "zürriyetin devamlılığı" için noktasına geldiyse bunun suçu erkeklerin takozluğu değil. kadınların çileye gelememesi... ama onun ardından çektiğiniz çile reva demiyorum. az bile... çok az bile...

vladstudio

bir çok çözünürlükte ve canlı masaüstü resimleri bulabileceğiniz güzel bir site. valla ben bu siteye bir kaç yıl evvel denk geldim ve o gün bu gündür telefonumdan tut bilgisayarıma, tabletime her türlü masaüstü resim gereksinimimi buradan temin ederim. masaüstü resim gereksinimi ne derseniz işte o bir muamma. genede ziyaret etmek isteyen arkadaşlar için geliyor:


git

tavla oyununda zarların isimleri

tavla oyununda iki zar (küp şeklinde) ve her bir zarda 1'den 6'ya kadar rakamlar bulunur, bu rakamlar ise farsça karşılıkları ile anılır.


zarlardaki rakamların farsça ifadesi şöyledir:

1 = yek, 2 = , 3 = se, 4 = cehar, 5 = penç, 6 = şeş


zarların isimleri ise şöyledir:

1-1: hep yek,

2-2: dübara,
2-1: dü yek,

3-3: dü se,
3-2: seba-i dü,
3-1: se yek,

4-4: dört cehar,
4-3: cehar-ü se,
4-2: cehar-i dü,
4-1: cehar-ı yek,

5-5: dü penç,
5-4: penc-i cehar,
5-3: penc-ü se,
5-2: penc-i dü,
5-1: penc-ü yek,

6-6: dü şeş,
6-5: şeş penç,
6-4: şeş cehar,
6-3: şeş-ü se,
6-2: şeş-i dü,
6-1: şeş-ü yek.

lozan zafer mi hezimet mi

kadir mısıroğlu'nun lozan müzakereleri hakkında kitabı. başlıca kaynaklarından birinin rıza nur'un hatıraları olması hasebiyle dikkate değer olmakla birlikte, yazarın heyecanlanıp tarafgir davranmış olması ihtimaline dikkat ederek okunmalıdır. sebil yayınlarından çıkmış idi.

ayrıca taha akyol'un televizyondaki programının bir bölümünde ilginç bir şekilde incelenmiş sorudur. taha bey'in misafirinin adını maalesef hatırlayamıyorum, programın hepsini izleme imkanım da olmadı, ama tekrar yayınlanırsa kaçırmamak gerekiyor galiba. sorunun cevabına gelince, muhtemelen ne zaferdir, ne hezimet. tarih yazı mı tura mı gibi basit cevapları olan basit sorulardan meydana gelmiyor. sevr'e nisbet edince, hezimet saymamak gerektiği ortada. ama "şunu yapmak mümkün değildi, bu imkansızdı, yapılabilecek olanın en iyisi buydu" gibi açıklamalar da hadiseyi bir zafer gibi göstermeye yetmez. hırsız karanlık köşede yolunuzu keser, "ya paranı ya canını" der. üç kuruş için cengaverlik etmeyip canınızı kurtarmanız zafer midir? bir anlamda evet, bir anlamda hayır. sorunun cevabı önemli değil aslında, çünki soru hatalı. her şeye 0 veya 1 gibi bir değer atamak zorunda değiliz. bir mesele de şu: masada elimizin ne kadar kuvvetli olduğu ayrı bir husustur, müzakerelerde o elin ne kadar usturuplu manevralarla kullanıldığı, mevcut şartlarda yapılabilecek olanın en iyisinin yapılıp yapılamadığı ayrı bir husustur. rıza nur bir müzakereci olarak ismet paşa'yı hiç takdir etmiyor, ama elbette bu da rıza nur'un görüşü.

sorunun cevabının bir kısmı da taha akyol'un ama hangi atatürk adlı kitabında geçiyor. ismet paşa bir müzakereci olarak, en azından başlarda gayet acemi, diplomatik teamüllerden bihaber. babıali'nin kurt diplomatları, muhtemelen kendilerine güvenilmediği için hadisenin dışında bırakılmış. bizimkilerin bütün telgraf muhaberesi ingilizlerin elinden geçiyor, kahvaltı masalarında okuyorlar. musul müzakerelerinde bir seri taktik hata yaplıyor. türk tarafının stratejisi, küçük olsun, bizim olsun, kapitülasyonsuz olsun, bize kimse karışmasın, işimize bakalım tarzında. hukuki kapitülasyonların kaldırılabilmesi için, batılı kanunların kabul edileceği vaadi veriliyor. ingilizler bu tür metne geçmeyen tavizlerde sonradan yan çizmek adetinde olsa da, biz sözümüze sadık kalıyoruz, müslümanlara ayrı, gayrımüslimlere ayrı kanunlar tatbik edilmesini engellemek uğruna, müslümanlar için de hristiyanların kanunlarını kabul ediyoruz. musul konusu lozan sonrasına bırakılıyor, ayrıca görüşülüyor. o dönemde artık musul'dan ümit kesmiş olmalıyız, ismet paşa musul müzakerelerini sürdürürken, gazi yakından takip etmiyor, şapka meselesi gibi farklı gündem konularıyla ilgileniyor. ismet paşa da direnmiyor, ingilizlerin bir ara, ortalama bir çözüm olarak teklif ettiği musul vilayetinin büyük kısmının ingilizlerde kalması, ama türk sınırının daha güneye, düzlük araziye çekilmesi şıkkı bile gündeme gelmiyor. musul petrolleri konusunda ingiliz hükümeti kendi heyetine %15'e kadar pazarlık payı bıraktığı halde, ilk teklif edilen %10'a razı oluyoruz. mecliste sert tartışmalar oluyor, musul'un misak-ı milli'ye dahil oluşu kadar, dağlardan geçecek sınırın ileride emniyet zaafı meydana getirebileceği yönünde itirazlar geliyor. musul'u bütün olarak almak için diretirken, savaşa devamı göze alamayıp hepsinden vazgeçiyoruz.

evlilik

insanı daha dindar, daha hayata karşı sorumlu, daha düzenli, daha mutlu edeceğine inandığım kurum. evlilik hakkında söylenmiş tüm olumsuz sözler, ya bekarlar tarafından ya da kötü bir evlilik yapmış olanlar tarafından uydurulmuştur ki burada sorun evliliğin değil o şahıslarındır.
evliliği, meslek sahibi olmaya benzetirim çoğu kez. 20'li yaşlarının ortalarına gelmiş hala işi, mesleği olamamış insanların (özellikle de erkeklerin) yaşadığı kötü bir duygu vardır. hayatı perişan bir haldedir. ezik bir psikoloji ile yaşar. ancak bir işe girdiğinde, ilk maaşını cebine indirdiğinde şöyle bir kendine gelir ve bir de görür ki hayatı hiç olmadığı kadar düzelmiş. her sabah aynı saatte kalkıyor, namazlarını aksatmıyor, yemesine içmesine dikkat ediyor, emre aydın'ı eskisi gibi dinlemiyor, seni sevmek başlığında yazılar yazmıyor hatta sözlükten bile kopmuş. mutluluğu iliklerine kadar hisseder.
iş sahibi olmak bir insanı nasıl olumlu anlamda düzeltiyorsa ve mutlu kılıyorsa, evlilik de öyle. hatta evlilik tamamlayıcı bir unsur bence. ancak yeter ki doğru zamanda doğru kişiyle olsun.

hollandaca diye bir dil yok o dilin adı flemenkçe diyen yurdum insanı

turkiye'de sayıları oldukça fazla olan, araştırmak yerine kulaktan dolma bilgilerle fikir sahibi olan yurdum insanıdır. kendisini kınamıyorum, bu miti çıkaranlar utansın.

öncelikle söyleyim; wikipedia'nın türkçe sayfası tam olarak doğru bilgi vermiyor. o yüzden bunları aydınlatıcı olur diye yazıyorum.

hollandaca, flemenkçe, flamanca: türkiye'de bu diller hakkında çok saçma ve yanlış inanışlar var. kimin uydurduğu bilinmiyor ama yaygın inanış hollandaca diye bir dil olmadığıdır. bu dilin aslı flemenkçedir gibisinden bir mit ortada dolaşıyor. tdk'da hollandaca diye bir dil var. şimdi bu anlam karmaşacasına biraz açıklık getirelim:

1)flemenkçe: dilimize yerleşmiş bir anlam kayması. flemenkçe diye bir dil yoktur. alman dil grubuna giren hollandacanın (nederlands) lehçesi flamanca vardır. hollandaca ve flamanca arasındaki benzerlik türkiye türkçe ve azeri türkçesinden kat kat daha fazladır. bir flaman ve bir hollandalı hiç takılmadan birbirleriyle saatlerce konuşabilir. ama nereden geldiği belli olmayan bir sebepten dolayı flemenkçe diye bir dil ismi türkçeye yerleşmiş. ingilizcedeki "flemish" kelimesinde bu şekilde telafuz edilerek dilimize girmiş olabilir. wikipedia'nın hollandaca sayfası doğru bilgi verirken, türkçe sayfası da bu konuda doğru olmayan bir bilgi veriyor. yani flemenkçe tdk'ya işlemiş olsa da hollandacayı kapsayan bir üst dil değildir. hollandaca (nederlands) bu dil grubunun en üst dilidir. hollandaca, frizçe, flamanca, hollandaca'ya benzeyen diller olarak bir üst dilin tarifi olan nederfrankisch dil grubuna girer. bu grupta batı alman dillerinin bir altıdır. "nederfrankisch" teriminin türkçe karşılığı bulunmamaktır. türkçe wikipedia'da "alçak flemenkçe" gibi saçma tanım yapılmış. "alçak flemenkçe" tdk'ya bulunmayan bir kelime. yani flemenkçe, nederfrankisch'in tanımı da olamaz.

2)hollandaca (nederlands): hint avrupa dillerinin batı alman grubunda yer alan bir dil. hollanda'da konuşulan standart hollandaca'dır. almancaya çok benzer. bünyesinde ingilizce ve fransızca kelimeler vardır. almanya'nın batısında almancanın lehçesi "nederduits" (hollandaca almancası)konuşulur. bu lehçe hollandaca ve almancanın karışımından oluşmuştur.

2)flamanca (vlaams):hollandacanın bir lehçesi. büyük oranda hollandaca benzer. belçika'da flamanların yaşadığı (vlaams gewest) batı flaman bölgesinde konuşulur. her köyde kendine has şivesiyle konuşulur. kullandıkları kelimeler ve konuşmaları biraz farklıdır. bu yüzden hollandalılar flamanlarla dalga geçerler.

3)afrikanca (afrikaans): güney afrika cumhuriyeti, namibya'da resmi dil olarak konuşulur. ingilizceyle harmanlanarak afrikaans yani afikanca dili oluşmuştur. ana hatlarıyla hollandacaya büyük oranda benzer. dünya genelinde avusturalya, yeni zeelanda, kanada ve abd'de ve botswana cumhuriyeti'nde konuşulur.

4)frizçe: batı alman grubunda bulunan hollandacadan farklı bir dildir. hollanda'nın friesland bölgesinin resmi dilidir.

(bkz: hollanda nın bölgesi friesland friesler ve friesçe)

5)hollandacanın konuşulduğu ülkeler:
hollanda'nın eski kolonisi surinam'ın resmi dilidir. hollandaca, hollanda'nın hala kolonisi olan aruba ve hollanda antilleri'nde de konuşulur. hollanda antillerinde papyemento ve ingilizcenin yanında 3. resmi dildir. aruba'da da pamyamentoyla beraber resmi dil olarak kullanılır. bu ülkelerin dışında hollanda'nın eski kolonisi endonezya'da da kısmen konuşulur. hollandaca, kanada; abd, avusturalya ve yeni zeeland'ada yaşayan azımsanmayacak sayıda hollandalı tarafından da halen konuşulur. fransa'da küçük bir bölgede, almanya'nın bir kısmında almancayla karışmış şekilde konuşulur.

6)hollandacanın lehçeleri:

a.güneybatı lehçeleri:

1.batı-flamanca, fransız-flamancası ve (zeeuws)zeeland-flamancası,
2.zeeuws(zeelandaca)

b.kuzey batı lehçeleri:

3. güney-hollandaca
4. westhoekça
5. waterlandça ve volendamca
6. zaanca
7. kennemerlandca
8. batı-friesçe
9. bildtca, midslandca, stadsfriesçe en amelandca friesçeyle karışımdan oluşmuştur.

c. kuzey doğu lehçeleri (nedersaksisch):

10. kollumerlandca
11. groningce en noordenveldce
12. stellingwerfçe
13. orta-drentçe
14. güney-drentce
15. twentçe
16. twents-graafschapça
17. gelders-overijsselca ve urkerca
18. veluwce

d. diğer kuzey lehçeleri:

19. utrechts-alblasserwaardca

e. güney lehçeleri:

20. güney-gelderce
21. kuzey-brabantca en kuzey-limburgca
22. brabantca
23. doğu flamanca

f. güney doğu lehçeleri:

24. limburgca

g. surinam:

25. surinaam-hollandacası

h. hollanda antilleri ve aruba:

26. antil-hollandacası.

mcdonalds ve burger king i protesto etmek

en azından şurada, bu sözlükte varlıklarına inandığım bilinçi birkaç belki onlarca veya yüzlerce arkadaşımızın, üstadımızın, yazarımızın, bacımızın; ellerini vicdanlarına koyup, israil'e para kazandırmayı, filistin'i katletmeyi, mason'lara yardım etmeyi, amerika'yı zenginleştirmeyi, yahudi localarına katkıda bulunmayı ve tür düşünceleri bir kenara koyup, sadece ve sadece kendi sağlığı ve maddi imkanlarını göz önüne alarak, kafasında bir iç hesap yapıp, bu yerlerin nemenem yerler olduğunun farkına varması gerektiğine inanıp, oraları hayatımızdan çıkarmamız gerektiğini savunaraktan, destekçi aramakta olduğum ayaklanma.

ben hayatımda 2-3 kere gittim ve en sonuncusu 1998 yılındaydı. inanın hiçbir yerim eksilmedi. veya reklamlarında o hamburgeri, o patatesi görünce apışıp kalmadım. canım çektiyse gittim köfte yaptım, ekmeğin içine domates peynir kıvırcıkla koyup yedim. hem bol bol yedim, hem de ne yediğimi gördüm.

umarım bu başlıkla 4-5 kişiye nüfuz edebilirsek, inanıyorum ki bu halka genişler. farkındayım çok banel bir şey yapmaktayım ama günümüzde bu banellikler olayı götürüyor. fırsatım olsada siz hepinizi, tüm yazarları tanısam da oralarda sizi görünce kırbaçla kırbaçlasam. size ben ücretleri de söyleyim, bim'den hamburger ekmeği alın, hamburger köftesi alın, evinizde turşu vardır, mayonez ketçap filan. vallahi 6 tanesini 10 liraya halledersiniz. orada iki hambuger bir kolaya seni hallediyorlar nasılsa.

lütfen dostlar, ona buna kazandırmayı unutun, nasıl bir et olduğunu bile bilmiyoruz. hadi bakalım eller hayava.

aziyade

üniversitenin bittiği yaz.
hayat boşluktan ibaret.askerlik durumu meçhul. en iyisi onlar gelip alana kadar bir işe girip çalışmak. teyzeoğlu tepehome da satış görevlisi. yeni açılacak maslak sanayi şubesine personel alınacakmış. evrakları hazırlayıp götürdüm. müdür mezun olduğum bölümü gördüğünde pazarlamayla ilgili birkaç soru sordu. verdiğim cevapları beğenince "yarın sabah 10.00 da gel,hayırlı olsun " dedi.
ertesi sabah 10.00 da işyerindeyim. çiçek ve vazo reyonuna bakan bir adamın yanında takılıyorum. gelen müşterilerle o ilgileniyor. ben de işi öğreniyorum. büyük bir yer. mankenler, dizi oyuncuları falan geliyor arada hareketlilik çok. çalışanların çoğu bayan. akşamları iş çıkışı mağazadaki iki çocukla birlikte bara gidip takılıyorlar. sevda isminde bir kız var kasa da duruyor. bindiğim servise bindi tanıştık. dakika bir elindeki cipsi ağzıma uzattı. tersledim. şakaya vurup özür diledi. kafamı diğer yana çevirip dışarıyı izledim.

üçüncü günün akşamı eve geldiğimde mahalleden arkadaşım arayıp evine çağırdı. gittiğimde başka bir arkadaş daha vardı. hal hatırdan sonra eski çalıştığı muhasebe bürosuna eleman aradıklarını söyledi. araya haftasonu girmek üzere. günlerden cuma. pazartesi giderim dedim. sohbet muhabbet akarken telefonum çaldı. özel numara. açtım ses vermiyor. son iki haftadır birkaç kere özel numaradan arayıp dinleyen bir sapığım olmuştu. "konuşsana kardeşim" diye başlayıp küfürle devam edecek bir konuşmaya giriyordum ki kapadı.
yarım saat sonra tekrar çaldı. bilmediğim bir numara arıyor. açtım bir kız sesi.
" alo kimsiniz ? "
" tanımadın mı ? "
" hayır kimsin kardeşim ? "
" tanımadıysan boşver "
" ya söylesene oynama benimle sevmem böyle şeyleri ebru musun ? canan ? derya ? "
" nee ? sus sus tamam " dıt dıt dıt ...

kim olduğunu çok da düşünmeden yattım. ertesi gün işe gitmedim. birkaç defa aradılar açmadım. akşam dün evinde kaldığım arkadaşım işten geldikten sonra mahalleye çıktık.
bana dün telefondaki kızın kim olduğunu sordu:
" bilmiyorum "
" ben biliyorum "
" nerden biliyon ? "
"bugün öğrendim aradım konuştum "..
" kim oğlum söylesene ". adını söyledi. yutkundum önce. "hadi lan " dedim. " valla, valla oymuş bugün tam iki saat uğraştım zorla aldım ağzından " "... "
"ne susuyorsun oğlum ?" dedi. kalktım oturduğum kaldırımdan oynamaya başladım. safça beni izliyordu arkadaşım.
" oğlum mal mısın napıyon ?"
" hacı ben ne zamandır bu anı bekledim ooh bee oh bee sonunda aradı "
" amma sevindin lan ? "
" herhalde aga ayrılırken öyle dua ettim ki bi gün bi çağrı bi mesajla bile dönsün bana diye"
" lan ne şerefsizsin kız seni seviyor oğlum"
" nerden biliyon ?"
" ben biliyorum "

oturup konuşmaya başladık. defalarca mesaj atmış adını öğrenmek için."yüz kontör borçlusun bana " dedi. güldüm sonra " .... ya gidecekmiş okumaya " dedi.
" ne ?" " evet .... ya gidiyormuş yarın görüşmek için ikna ettim bi saat kadar görüşeceğiz bi yerde " diye ekledi " ben de geleceğim " dedim. " sen gelirsen çok ayıp olur haber vermeyeceğime söz verdirtti " dedi.
" bak kırarım kafanı senin senin yerine ben gideceğim " dedim. "oğlum ben onu bi daha nasıl göreceğim ..... ya gidiyor diyorsun " " evet " deyip sustu.
sonra " tamam lan ama ben karışmam kötü bi şey olursa yalvar yakar ikna ettim diyeceksin çok ayıp olur kıza seni görmeyi hiç istemiyor " dedi. " tamam " dedim.
içimde mahallede deli gibi bağıra çağıra koşmak geçiyordu.

gece güç bela uyudum.
günlerden 30 ağustos. sabah kalktığımda buluşma saatine 3 saat vardı.dünyanın en uzun 3 saati.
hazırlanıp erkenden yola çıktım. onu beklemek bile güzeldir diye kafeye yarım saat önceden gittim. dışarıyı gören masalardan birine oturdum. neler konuşacağımı,nasıl konuşacağımı düşünmeye başladıkça kalbimin gürültüsü kulaklarıma geliyordu. " şu okul işi nerden çıktı ikna ederim belki de gitmez " gibi saçma bir düşünce oturmuştu dün akşamdan beri aklıma. ne yapıp edip ikna etmeliydim gitmemesi için. onca sene nasıl geçecekti ayrı şehirlerde. saatime baktım on beş dakika kalmıştı. kafeye göz attım. buraya daha önceden birkaç defa gelmiştim ama böyle bir buluşma için geleceğim neyse..
bunları düşünürken arkadaşım aradı. " hacı geliyor şu an merdivenleri çıkıyor " dedi. kendimi topladım. merdivenlerden elinde tepsiyle bulunduğumuz kata çıktı. uzun kahverengi bir etek giymişti, başını kahverengi bir şalla örtmüş ve beyaz bir ceket ve içine beyaz bir penye. melek gibiydi. arkadaşımı aradı gözleri sonra ben ayağa kalkınca bana baktı. gülümsedim. geri dönmek için döndü koşarak yanına gittim arkadaşımı sordu. " birazdan gelecek " dedim. " yok ben gidiyorum " dedi. kolunu tuttum. ona dokunmanın yarattığı şaşkınlığa rağmen kendimi toplayıp " gel beş dakika konuşalım şurda " dedim. " hayır ! " " yaa beş dakika sadece beş dakika ".
masaya yürüdük. ben de beyaz bir gömlek giymiştim. tıpkı konuştuğumuz zamanlardaki gibi aynı renk kıyafetler giymiştik.
karşılıklı oturduk. ben ona bakarken o etrafa bakıyordu. bir kez bile bana bakmadı. kafedeki televizyonda çıkan klipleri izledi bir süre ben onu izlerken. sonra hal hatır sorduk birbirimize. uzun suskunluklar vardı cümlelerimiz arasında durmadan arkadaşımı soruyordu " birazdan gelecek " diyordum. bakmıyordu hiç yüzüme. dışarı bakarak konuşuyordu. çekingen bir hali vardı. önündeki gazoz kutusunun açma halkasıyla oynamaya başladı. laf açmaya çalıştıkça kestirip atıyordu. sonra bir ara bana baktı. gözlerine baktım. gözlerime bakarak istemsiz mırıldandı: " off gözlerin çok güzel ! "

afalladım. önüne bakarak sustu. söylediğine pişman olmuş gibi bir hali vardı.
kalkıp kucaklamak istedim. ellerine gitti ellerim çekti ellerini. " yapamam dedi ... ya gidiyorum okumaya " " gitme " dedim "gitme birkaç ay ver bana sadece birkaç ay " " olmaz başkası var " dedi. " ya bırak yalan atmayı bir kez de beni düşün. haklı gerekçelerinle defalarca gittiğin yerde bıraktığın beni düşün yok başka birisi olamaz ". sustu. ellerini tutmak istedim tekrar çekti. birden sordum " benimle evlenir misin ? ". zamansızdı biliyorum. bir buçuk yıldır görmediğin sevgiliyle ilk buluşmanda kurulacak en son cümle bu biliyorum ama bu soruyu sorabileceğim tek insandı.
" evet " dedi.
" ama önce okul. ben okuldan gelene kadar görüşmeyeceğiz. " diye ekledi.
" şaka mı yapıyosun ? "
" yoo çok ciddiyim,"
" ben yapamam "
" bekleyemezsin yani "
" evet bekleyemem "...
" sen bilirsin, ben bekleyeceğim ? "
" sen bekle ben bekleyemem yaa nasıl beklerim onca zaman görüşmeden "
" ben başkasıyla evlenemem. gelene kadar bekle. ben bekleyeceğim. sabredeceğiz."

cevap veremedim. varlığı yokluğundan daha ağır gelmişti sanki. gitmek için kalktık. onunla birlikte yürümeyi öyle özlemişim ki onunla beraber yürürken birilerinin bize bakmasını.
minibüs durağına kadar götürdüm. susuyorduk yine. birbirimize saatlerce konuşacak kadar açtık oysa. minibüse bindi ve hareket eden minibüs gözden kayboldu.
eve nasıl geldiğimi yatağa kendimi nasıl attığımı hatırlamıyorum. annem girdi on dakika sonra. sabah ki hazırlığımdan bir şeyler sezdiğini biliyordum.
her şeyi anlattım. görüşmeden nasıl bekleyeceğimi. " beklemelisin oğlum " dedi. " ama merak etme yarın arar o seni " dedi.
ertesi gün muhasebe bürosuna gittim görüştüm. şartları konuştuk. askere gidene kadar çalışacağımı söyledim kabul etti yeni patronum. o gün yeni işlerimi öğrendim.
akşam eve dönerken telefonum çaldı. arayan o ydu. heyecanla açtım:

" nasılsın ? "
" iyiyim işten dönüyorum sen ? "
" iş mi ? "
" evet muhasebe işi oldu bugün yarın başlıyorum "
" hayırlı olsun ben de markete çıkmıştım bi arayayım dedim "
" sesimi duymak istedin yani "
" evet " ....

en güzel hikayem kaldığı yerden böyle başladı.
günlerden 30 ağustos tu ve zafer de bayram da benimdi.

* *

mutezile

avamın yani çoğunluğun anlayabileceği bir yapılanma değildir. e insanoğlu bu, anlayamadığı şeyden korkar. korku, köken ve psikoloji olarak nefret duygusuyla yakinen ilişkilidir. doğal olarak zaman içinde korku nefrete dönüşür. işte avamın mutezile nefretinin temeli tamamen budur: idrak edebilecek eğitim, bilgi, birikimin (ve hatta kimi zaman da zekanın, malesef) olmaması.

sıkça yapılan avam hataları içinde neler sayılamaz ki...

1- "mutezile mezhebine göre..."

ilk olarak, mutezile, bir mezheb değildir, bir ekoldür, bir düşünce okuludur. tıpkı eşarilik gibi. lakin eşariliğin büyük bölümde zıt anlamlısıdır diyebiliriz. anlayacağınız bu cümle daha baştan falsolu. böyle bir kelime öbeğine denk gelirseniz itibar etmeyiniz, zira hatib konu hakkında zerre bilgiye haiz değildir.

2- "mutezililer kaderi inkar eder"

hayır, eğer öyle olsaydı müslümanız demelerine ne gerek vardı ki? yahu anlayamıyorum, bahsettiğiniz insanlar islam alimleri, musafı duvara asıp bir kez bile içini açmamış, açsa bile zaten okuyamayacak durumda olan senin benim gibi türkmen-kürt rençberi kökenli adamlar değil ki be arkadaş. lakin mutezilenin kaderi açıklayış biçimi ortalama cami imamından çok daha ayrı ve karmaşıktır. alimler arasında farklılık gösterse de, genel olarak şunun gibidir: örneğin, yezidin zulmü altında yaşamak zorunda olan bir müslümanın o dönemde doğması, ailesinin sosyal ve ekonomik durumu, önüne çıkacak fırsatlar vs. onun kaderidir, amma velakin kaderin kaza hükmüne geçmesinde işin ezici çoğunluğu hür iradesindedir. yani "kaderim buymuş" diyerek malak gibi oturman yanlıştır der, sen adım atmazsan herhangi bir şey değişmeyecektir der. anlayacağınız, siyasi boyutta bir yorum vardır ilk olarak, ve yine anlayacağınız, nerelere adım atabilecek olman kaderinin, seçip adım atman ise senin iradenin eseridir. bunun tam tersi olaraktan, ormana gitme ihtimalini seçmek senin iradenden, ormandayken senin sırtına bir kaplanın atlayıp öldürmesi ise kaderinden kaynaklıdır(ve evet, doğal olarak ormana gitmeseydin ve o yollardan geçmeseydin bu ihtimaller, nedenler ve sonuçlar zinciri yüzünden ölmeyecektin. işte ortodoks kesimin anlayamadığı nokta tam da burasıdır, "ormana gitmeseydi ölmezdi" demediğidir mutezilenin, bunu inatla anla(ya)mazlar.). kader ise pek tabii ki Allah'ın iradesinin sonucudur. özet geçmeye çalıştım, lakin bu kadarla sınırlı değildir bu kader konusu. fikrimce konuyu averaj bir t.c. imamından öğrenmek yerine, konu hakkında akademik tezleri bulunan ilahiyatçılardan, hatta sadece islam dünyasınca değil, dünyaca kabul gören ve ilahiyatı bir bilim olarak inceleyen ve özellikle islam üzerine ihtisas yapmış, tercihen müslüman olan teologlardan öğrenin, ilgili kitaplarını bir okuyun en azından.

(bkz: sınav hükmü)

not: bugünlük bu kadar, devamı gelecektir.

hollandaca

almancaya büyük oranda benzeyen dil. onbinlerce kelime almancadan araktır. uzun yıllar fransiz istilasına maruz kaldığından, ingiltere'ye yakınlığından, transit ticaret merkezi olduğundan bünyesindeki kelimelerin çoğu almanca, ingilizce ve fransizca kökenlidir. dilbilgisi almancaninkine çok benzer. tıpkı almanca ve fransizca gibi nesneler dişil ve eril takı ekleri alır. dünyanın en zor dillerinden biridir. telafuzu kulağa hoş gelmez. en ufak köyde bile kendine has aksanıyla konuşulur. konuşmasından bir kisinin nereden geldiği çok kolay anlaşılır. hollandaca'da "g" harfi çok fazla kullanılır. özellikle geçmiş zaman yaparken ve fiilden isim yaparken "ge" hecesi çok kullanılır. brabant bölgesi hariç genelde g harfi gırtlaktan okunur. hollandaca konuşanda genelde boğazına kılcık batmışta çıkarmaya çalışıyormuş gibi bir izlenim oluşur. bazende ağızlarında patetes püresi varmış da öyle konuşmaya çalışıyorlarmış gibi gelebilir. konuşmaları çok sigara içenin balgam çıkartırken ki sesinin aynısıdır. kaba bir şekilde "gaaak guuuuk" sesini duyarsınız. boğaz enfeksiyonuna yakalanmış köpek hırlaması gibidir. konuşmaları kendilerine normal gelen hollandalilar bunların farkında pek olmaz.


not: video'lar sayfanin biraz asagisinda, 5-10 saniye icinde acilir:

git

git

git

git

yaş otuz dante gibi ortasındayız ömrün

*"Yaş otuz beş! yolun yarısı eder.
Dante gibi ortasındayız ömrün."

Cahit Sıtkı Tarancının en ünlü şiiri olan Otuz beş Yaş şiiri bu mısralarla başlar. Peki Dante gibi ortasındayız ömrün ne demektir? buna değinelim kısaca.


Dante Alighieri, 1265 yılında Floransa’da doğmuş bir İtalyan Şairdir. 1274 yılında, yani Dante dokuz yaşında iken bir komşularının verdiği davete babası ile birlikte giderler, orada komşularının sekiz yaşındaki kızı Beatriceyi görür ve ona çocukça bir sevgiyle bağlanır. İkinci defa karşılaştıklarında ise Dante onsekiz Beatrice ise onyedi yaşında birer genç olmuşlardır. Dantenin Beatriceye duyduğu çocukça sevgi bu ikinci karşılaşmadan sonra platonik bir aşka dönüşecek ve ömrünün sonuna kadar devam edecektir. Dante bu duygusunu kimseye açmamış,hatta sevdiğine bile söylememiştir. Bu karşılıksız aşktan habersiz olan Beatrice 1288 yılında zengin bir şövalye ile evlenir ve evlendikten iki sene sonra 1290 yılında hayata gözlerini yumar.

Dantenin kalbinde silinmez bir iz bırakan Beatricenin ölümü üzerine Dantenin platonik aşkı mistik ve ilâhi bir aşka dönüşmüş ve Beatrice, Dante’nin kalbinde ölmezliğe erişmiştir. Beatrice öldüğünde sevgilisinin adını ölümsüzleştirecek bir eser yazmayı düşünen Dante kendini okumaya vermiştir.

Ve 1300 yılında, yani Dante otuz beş yaşında iken Beatrice eşliğinde ilahi bir yolculuğa çıktığını, bu yolculukta sırasıyla Cehennem, Âraf ve Cenneti gezdiğini varsayarak İlahi Komedyayı yazmaya başlar. İlk mısrası “Hayat yolumuzun yarısında kendimi karanlık bir ormanda buldum” diye başlar. Dante burada Mezmurlar’ın bir ayetine atıfta bulunmaktadır. Mezmurlar 90 / 10 da “Yıllarımızın günleri yetmiş yıldır” (Kitabı Mukaddes sayfa 595) mısrasına ithafen otuz beş yaşında ilahi yolculuğa çıktığını düşünen Dante “Hayat yolumuzun yarısında” ifadesini kullanır.

İşte Cahit Sıtkı Tarancı’nın ünlü Otuz Beş Yaş şiirindeki “Dante gibi ortasındayız ömrün” mısrası Dante’nin İlahi Komedyasındaki başlangıç mısrasına yapılmış bir atıftır.
24 /