satırla öldürülen ateist yazar

''bangladeş'te kimliği belirsiz kişiler, ateist blog yazarı avijit roy'u satırla parçalayarak öldürdü. saldırı sırasında roy'un yanında bulunan eşi rafida ahmed banna da yaralandı. banna'nın durumunun ağır olduğu, el parmaklarından birinin koptuğu belirtildi.
dhaka'da öldürülen avijit roy, mukto-mona (özgür zihin) isimli bir blogda seküler bir siyasi propaganda yapıyordu.yerel medya organları, bisikletle bir kitap fuarından dönen roy ve banna'nın iki kişinin saldırısına uğradığını yazdı.
babası roy'un daha önce islamcılardan çok sayıda tehdit aldığını söyledi. roy, iki yıl içerisinde öldürülen 2. bangladeşli blog yazarı oldu.''

160 milyonluk ülkenin son gündemi budur...

http://www.bbc.co.uk/turkce...

devamını gör...
ateist olduğu için öldürülmemiştir sürekli dine saldırıp durduğu için öldürülmüştür ateistsen bak işine evrene filan dua et nirvanaya çık..
devamını gör...
islam böylelerinin öldürülmelerini emreder, bunun ne sözde radikal islam'la ilgisi var ne de başka bir şeyle...

--- alıntı ---

"allah'a ve resûlü'ne karşı savaş açanların ve yeryüzünde bozgunculuğa çalışanların cezası, ancak öldürülmeleri, asılmaları ya da elleriyle ayaklarının çaprazca kesilmesi veya bulundukları yerden sürülmeleridir. bu, dünyadaki aşağılanmalarıdır, ahirette onlar için büyük bir azab vardır."

--- alıntı ---
devamını gör...
adam eline kılıç mı alıp savaşmışda öldürüyorsunuz. fikren etkisiz hale getirmek varken karşı tarafı haklı gösteren öldürme olayıdır.

öldürenler bence haksız yere insan öldürmüştür.
devamını gör...
bir islam düşmanın bu denli revaç yapacağını ummazdım sözlükte...

hayır tanımıyoruzda mesela bu rauf, faik, mücella değil ki...

avijit roy diye biri...

konuşacaksak önce şu bahçemizi konuşalım gazataların 3. sahifesini konuşalım...
devamını gör...
kendince bence dini diye bir din uydurup eleştiri yaptığını zanneden zevat kendisi bence dininin öncülerindendir.

her ayeti öldürme olarak yorumlayan bence dincileri tarafından öldürülmüş olması kuvvetle muhtemel olan yazardır.

ayetin nüzul sebebine bakmadan hangi olay üzerine kim hakkında inzal olduğuna bakmadan kafasına göre her dine laf atanı öldürün diye anlayan cahiller oldukça bu öldürmeler bitmeyecektir.

bakalım maide 33 neden inzal olmuş ve bu ayete göre öldürülmeyi hak edenler kimler.

--- alıntı ---

33- Allah ve Resulüne karşı savaşan ve yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışanların cezası, ancak öldürülmeleri veya asılmaları yahut ayak ve ellerinin çaprazlama kesilmesi, ya da yeryüzünde başka bir yere sürgün edilmeleridir. Bu, dünyada onlar için bir zillettir. Ahirette ise onlar için büyük bir azab vardır.

34- Ancak kendilerini yakalamanızdan önce tevbe edenler başka. Bilin ki Allah, çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.

33-Bu âyetin nüzul sebebi hakkındaki rivayetler şunlardır:

1- Kitap ehlinden bir kavim hakkında inmiştir ki, Hz. Peygamber ile aralarında sözleşme yapmışlardı, sözleşmelerini bozdular ve yol kesip yeryüzünde bozgunculuk yapmaya kalkıştılar. (İbnü Abbas'dan bir rivayet).

2- Müşrikler hakkında inmiştir. (İkrime'den, Hasenü'l-Basri'den ve Alâ'dan rivayet)

3- Olayları meşhur olan Ureyneliler hakkında inmiştir ki, Ukûl, Ureyne ve Beciyle'den bir kısım halk yoksulluk ve hastalık içinde oldukları halde Medine'ye gelmişler, müslüman olduklarını açıklamışlar, Resulullah kendilerini zekattan toplanan beytü'l-mâl develerinin otladıkları yere göndererek bunların sütlerinden içip geçinmelerini ve hastalıklarını da bu develerin sidikleriyle tedavi etmelerini emretmiş, varmışlar. Bir müddet sonra tamamen sıhhatlerini kazanıp iyileştikten sonra dinden dönmüşler, çobanları öldürüp develeri sürmüşler ve yolları kesip ırza da tecavüz ederek kaçmışlar, fakat takip edilerek yakalanmışlardı. (Enes b. Mâlik, Urve b. Zübeyr ve daha bazı zevattan rivayet)

4- Ebu Bürde de denilen Hilâl b. Uveymirî Eslemî'nin kavmi hakkında inmiştir ki, Peygamberimiz bu Hilâl ile "ne iyiliğine, ne kötülüğüne yardım etmemek; ona gelen müslümanlar emanlı olup heyecana düşürülmemek ve aynı şekilde her kim Resûlullah'a gitmek üzere Hilâl'e uğrarsa emanlı olup heyecana düşürülmemek" üzere "barış anlaşması" (akd-i muvâdea) yapmıştı. Bir gün Kinâne oğullarından bir kısım halk müslüman olmak maksadıyla gelirken Hilâl'in kavmine uğramış, o gün de Hilâl orada yokmuş, kavmi tutmuşlar bunların yollarını kesmişler ve kendilerini öldürüp mallarını almışlardı.

Bu rivayetlerin toplamından anlaşıldığı üzere âyetin inişi, her halde yol kesme haydutluğu ile ilgilidir. Fakat bazıları bu hükmün kâfirlere mahsus olduğuna, bazıları da fâsık müslümanları da içine aldığına kâni olmuşlardır ki, fakihlerin çoğunun görüşü budur.

Peygamber'le harb etmek akıl ve âdet bakımından mümkün olabilirse de, Allah ile savaşmak ne aklen ne de şer'an mümkün olmadığından her halde mecazdır. Halbuki bir lafzın hem hakikat, hem mecaz olması caiz olamaz. Şu halde burada savaş, hem Allah'a ve hem peygamberine ilgisi itibariyle mecaz olmak gerekir. Şu halde "muharebe" lafzı, ya Allah ve Resulünün emirlerine ve hükümlerine karşı gelmekten mecazdır. Veya o emirler ve hükümleri tatbik ve icra eden Allah'ın kullarına savaştan mecazdır. Sonra bu savaşın bilinen mânasıyla açık savaş olmadığı da gerek siyak (söz gelişin)tan ve gerekse nüzul sebeplerinden anlaşılmaktadır. Zira görülüyor ki bunda esirlik ve cizye gibi hükümler yoktur. tefsircilerin çoğunluğu ve fakihler, harbin aslı, bir selb (zorla alma mânâsını içine alması bakımından bu savaştan maksat, yol kesmek demek olduğunu beyan etmişler ve buna "büyük hırsızlık" adını vermişlerdir). Bazıları da gerek, şehir dışında ve gerek içinde olsun. Yani açıktan hırsızlığa kalkışmak demişlerdir. Bu mânâda ise müste'min (emân alarak İslâm ülkesinde bulunan gayr-i müslim), zımmî (gayr-i müslim vatandaş), harbî (müste'min ve zımmî olmayan gayr-i müslim), kâfirlerden vaki olabileceği gibi, fasık müslümanlar tarafından da olabilir. özetle bunlar, biri diğerini koruyarak toplanıp kuvvetli bir engel teşkil eden ve bu şekilde gerek müslümanların ve gerek islâm tabiyetinde veya himayesinde bulunanların canlarına veya mallarına veya ırzlarına kasteden ve asayişlerini bozan sosyal ve siyasi sapıklık erbabıdır. Ve bu âyette bunların cezası olan dinî ceza açıklanmıştır. Şöyle ki:

Allah ve Resulüne savaş açan, yani Allah'ın ve resulünün emirlerine ve hükümlerine fiilen karşı çıkmakla Allah'a ve resulullah'a harp vaziyeti alan ve yeryüzünde bozgunculuk için koşan, cana veya mala veya ırza saldırmaya veya tarla ve nesli yok etmeye girişmek ve ihmalcilik ile hak (doğru nizamı ve halkın asayişini bozmak ve ifsat etmek için çalışan kimselerin suçlarının derecelerine göre cezaları şundan ibarettir:)

öldürülmeleri, yani adam öldürmüşler ise kısas yoluyla değil, affı caiz olmamak üzere cezayı tatbik ederek öldürülmeleri veya asılmaları, yani hem adam öldürmüşler, hem de mal almış veya ırza tecavüz etmişlerse diri olarak asılıp, süngü ile öldürülecek, yahut öldürüldükten sonra ölü olarak asılarak halka gösterilmeleri, veya ellerinin ve ayaklarının çapraz kesilmesi, yani adam öldürmemişler de yalnız mal almışlar ise, biri sağdan, biri soldan olmak üzere birer elleriyle birer ayaklarının kesilmesi, veya bulundukları yerden sürülmeleri, (yani bunların hiçbirisini yapmış olmayıp yalnız yolda tehdit etmişler ise yeryüzünden sürülmeleri, hapsedilmeleri veya bulundukları yerden diğer bir yere sürülmeleri.)

İşte Allah'a ve peygamberine harp vaziyeti alarak silahlanıp bozgunculuk yapanların derecelerine göre tayin edilen cezaları, yani şer'î cezaları bu şekilde öldürmek veya asmak veya kesmek veya sürgüne göndermekten ibarettir. Bilinmektedir ki, herhangi bir savaşın mahiyeti bu dördün birinin dışında kalmaz ve bu cezalar bunların gerektirdikleri fiillerin mahiyeti gereği olarak hakkıyle karşılıklarıdır. A'ta'dan, Katâde'den, Hasen'den buradaki tekrarların, yani " =ev" atıf harfinin tahyir (iki şeyden birini seçmek) için olduğuna dair bazı rivayetler vardır. Buna göre âmir bunlara bu dört cezadan birisini tatbik etmeye mecbur, fakat işin gerektirdiği duruma göre bunlardan birini seçmekte serbesttir demek olur. Fakat cumhur (âlimlerin çoğunluğu) bunun gerek rivayet ve gerek dirayet bakımından doğru olmadığını ve tekrarın seçim yapmak değil, yukarda gösterildiği üzere suçun derecelerine göre dağıtım ve taksim etmek için olduğunu ve şu halde veliyyü'l-emr (âmir)in bu konuda seçme hakkı olmayıp, suçun derecesine göre cezayı yerine getirmekle yükümlü bulunduğunu, mesela hapis yatması gerekeni kesmek, kesmek gerekeni öldürmek ve yalnız öldürülmesi gerekeni asamayacağı gibi, bunun zıddını da yapamayacağını ve hiçbir şekilde affetme hakkı olmadığını açıklamışlardır. Hakikatte katili hapsetmekle yetinmek ve katil olmayanı asabilmek gibi rivayet ve dirayet bakımından akla uymayan bir "istediğini seçme" mânâsının batıl olduğu açıktır. Fakat biz burada şunu söyleyebiliriz ki " = ev" edatı, hakikatte seçmeye ve bölmeye muhtemeldir. Gerçi burada taksim (bölmek) ve tevzi (dağıtmak) rivayet ve dirayet bakımından tercih edilmiş ve seçilmiştir. Fakat bununla tahyir (seçim yapma) ihtimalinin mutlak batıl ve hükümsüz olması da gerekmez. Çünkü sürgüne göndermeyi âzâ kesmeye, kesmeyi öldürmeye, öldürmeyi asmaya çıkarabilecek şekilde, cezayı şiddetlendirme şeklinde bir seçim yapma asla caiz olamamakla beraber, tersine asmayı öldürmeye, öldürmeyi uzuv kesmeye, uzuv kesmeyi hapse indirebilecek şekliyle cezayı hafifletme suretinde bir seçme ve bir selahiyet düşünülmesi akla yatkın ve mümkündür. Seçim yapma ihtimali, aslında mevcud ve bazı rivayetler de nakledilmiş olduğu halde bu imkan büsbütün inkâr edilemez ve edilemeyince de zaten "cezalar, şüphelerle düşer" olduğu için hâl ve zamanın değişmesine göre cezayı hafifletici olmak üzere, gerektiği zaman bu ihtimali de düşünmek doğru olabilecektir. Bu mânâ, bir lafzı aynı zamanda hem seçim yapmaya, hem de tenviâ (çeşitlendirmeye) yorumlayarak iki mânâyı bir delalette toplamak değil, çeşitli durumlar ve farklı zamanlara göre iki mânâyı sırayla düşünerek bir çeşit seçime ihtimal veren taksim ile "iki ihtimalle amel olarak" her şüpheden uzak bir mânâ almaktır ki, hem cezanın mânâsına, hem de genel kâidelerden hafifletme hükümlerine çok uygundur.

Bilinmektedir ki salb (asman)ın mânâsı kollarından bir yere germektir. Nitekim "salib" bundan alınmıştır. İmam Şâfiî hazretlerinin asmanın ölü olarak yapılmasını, yani önce öldürüp, müslüman ise namazı da kılındıktan sonra asılıp, herkese gösterilmesini tercih etmiştir ki, faydalı olduğunda şüphe yoktur. Bir yere sürgüne göndermeye gelince, esasen nefy, idam etmek, yok etmek demektir. Halbuki burada öldürme ve asmaya karşılık zikredilmiş olduğu için "asma" mânâsına olmadığı açıktır. O halde hayatta olan bir kimsenin bütün yeryüzünden sürülmesi ancak hapsetme demek olabilir ki, Arap dilinde nefy bu mânâya da kullanılmış olmasında fikir ayrılığı yoktur. İmam-ı Azam Ebu Hanife hazretleri ve pek çok dil bilgini bu mânâyı tercih etmişlerdir. Gerçi bulunduğu memleketten diğer bir beldeye çıkarmaya veya dâr-ı İslâm (müslüman memleketin) den çıkarmaya da nefy (sürgün) denilebilirse de, bunun ikisi de sakıncadan uzak olmadığı için caiz görülmemiştir. Çünkü maksat, şerri defetmektir. Halbuki bir haydutu diğer bir memlekete sevketmek, orada bulunan Allah'ın kullarına zarar vermekten uzak değildir. Büsbütün İslâm memleketinden gayr-i müslimlerin memleketine çıkarmak ise gayr-i müslimlere bir şahsın katılmasını arzu etmek demek olduğundan hiç caiz olmaz demişlerdir. Bununla beraber şahısların ve yerlerin değişmesine göre anılan sakıncanın ortaya çıkmayacağı anlaşılırsa, diğer bir memlekete sürgün etmenin caiz olduğu söyleyenler de vardır. Bu cümleden olarak Ömer b. Abdülaziz hazretlerinden bu mânâ rivayet edilmiştir. Daha önce Tihâme çölünün en uzağında "Dehlek", Habeş'te "Nâsı' " birer sürgün yeri idi denilmiştir. Dilimizde de nefy, bu mânâda kullanılmaktadır. İmam Şâfiî de demiştir ki, burada nefy'in iki mânâya gelme ihtimali vardır. Birisi, eğer bunlar adam öldürmüş, mal almış ve yakalanmış iseler, cezaları yerine getirilir. Eğer yakalanmamış iseler devamlı takip edilirler. İşte bu şekilde nefyden maksad, bunların hükümetten korkarak bir beldeden bir beldeye devamlı şekilde kaçıp gitmesidir. İkincisi, yalnız korkutmak ile kalmış, adam öldürmemiş ve mal almamış olanlar da devamlı olarak takip edilir. Fakat tutuldukları zaman tazir edilir (şer'î haddin dışında hakimin uygun göreceği bir ceza ile cezalandırılır)ler ve hapsedilirler. Bunlar hakkında da nefyden maksat yalnız hapistir. İmâm Şâfiî'nin nefyi böyle iki hale göre mânâlandırması bizim tahyir (seçme) ve taksim etme meselelerindeki hatırlatmamıza benzer. Bir de Şâfiî'nin bu ifadesi hapsin had (şer'î ceza) değil, tazir mahiyetinde olduğunu göstermektedir. Hakikatte hapis miktarı tayin edilmemiş olduğuna göre böyle olması gerekir. Şu halde bunun şer'î ceza (had) olması, hapsin aslına göredir.

İşte Allah ve Resulüyle savaş eden ve yeryüzünde bozgunculuk etmek için, koşanların cezaları başka bir şey değil, ya öldürülmek, ya asılmak, ya elleri ayaklarının çapraz olarak kesilmesi veya yeryüzünden nefyolunmak (sürülmek)tır. Fakat bu cezanın kısaltılması (veya tahsisi) mutlak değil, izafidir. Zirâ bu ceza bunların sırf dünyadaki düşüklük ve rezaletleridir. Bundan başka bunlar için ahirette pek büyük bir azab daha vardır. Ki bunların hiçbiriyle kıyas edilmesi mümkün değildir.

34- Ancak sizin kudretiniz kendilerine yetişmeden, yakalanmaları tahakkuk etmeden önce tevbe etmiş olanlar müstesnadırlar. O zaman biliniz ki Allah şüphesiz affedicidir, merhamet edicidir. Şu halde bu şekilde tevbe edenler hakkında Allah'ın hukuku davası takip edilmez ve söylenen cezalardan hiçbiri tatbik edilmez. Ancak şahsî hukuk davası kalır. Adam öldürmüşlerse öldürülenin vârisleri isterse affederler, dilerlerse mahkemece suçları sabit olduktan sonra kısas ettirebilirler (öldürttürebilirler). Tevbe ile düşen hüküm, öldürmenin had cezası olarak yerine getirilmesinin vacib olmasıdır, caiz olması değildir. Aynı şekilde mal almışlarsa, mal sahipleri mallarının geri verilmesini veya tazminini (sebep oldukları zarar ve ziyanı ödemelerini) isteyebilirler ve davada serbesttirler. Sonra gerek böyle ve gerekse savaş durumu almadan bozgunculukta koşanlar hakkında gerek Allah'ın hukuku ve gerekse kulların hukuku dolayısıyla ûlü'l-emr (müslümanların en yetkili âmirinin) bir de ta'zir (had cezasının dışında cezalar verme) yetkisi vardır ki, had cezasını gerektirecek dereceye çıkmayan münkerât (dince yapılması çirkin bulunan hususlar)da tatbik edilir. Geniş bilgisi fıkıh ilmine aittir. Genel kaidesi şudur: Bir münker (dince çirkin bulunan bir şey)i işleyen her şahıs, cezalandırılabilir.

kaynak: elmalılı tefsiri.

--- alıntı ---

neticede burada anlatılmak istenen yol kesen, hırsızlık yapan, ırza tecavüz eden, adam öldürenlerin öldürülmesi gerektiğidir. yukarıda adı geçen kişi bunlardan birini yapmış ise amenna yok sadece sözlü olarak saldırıda bulunmuş ise bu öldürülmesi için yeterli sebep değildir. bu açıkça dine aykırıdır haksız yere adam öldürmektir.
devamını gör...
dinle dalga geçen, dil uzatan kişilerin cezası kesin olarak ölümdür. bununla ilgili kuran'da deliller mevcuttur;

“eğer andlaşmalarından sonra yine yeminlerini bozar ve dininize saldırırlarsa; o küfür önderlerini hemen öldürün. çünkü onların yeminleri yoktur. belki son verirler.”

ibn-i teymiye rahmetullahi aleyh de "bu ayet dine dil uzatan kişinin küfrün önderi olduğunu belirtir" demiştir...

vaktim olursa diğer delilleri paylaşırım. olaya "bence" diyerek yaklaşmak yerine din'e savaş açanların cezalarının ne olduğunu araştırın...
devamını gör...
öldürülen insanın yaşadığı coğrafya değerlendirilmeden ayetler ile konu kapatılmaya çalışılmış. bana göre müslümanlığı yapmayacağım elbette. din sabit kuralları olan bir ortamdır lakin yapılan hamlelerinde , alınan kararlarında ucunun müslümanlara zarar olarak dönmesi de dini çerçeveler dahilinde çizilmiştir.

o coğrafya hususunda biraz kalem karalamakta fayda var evvela bölgenin çin ve hindistan tarafından kuşatıldığı unutulmamalıdır. son yıllarda myanmar'da yaşanan trajediler halen hafızalardadır keza hindistan müslüman köylerini yakan nice budist varlığı orada yaşayan din kardeşlerimizin acılarına tuz basmaktadır. tayland gibi myanmar'a komşu olan bir bölgede böyle bir olayın olmasının dönüşü olacaktır.

böyle olayların olması için fırsat kollayan milyonlardan bahsediyoruz. ne yazık ki avrupa ve asya'nın belli bir bölgesinde yaşayan bizler kitlesel hareketler konusunda son derece dar bir alandan olayı değerlendirmekteyiz. bahsi olan nufüs 3 milyara yakın insandır ve bu dünya nüfusunun neredeyse %45'ine tekabül eden bir orandır. orada yaşayan müslüman nüfus ise sadece %14 - %18 civarında insandan müteşekkil olmaktadır ki bunlarda yakın çevrelerde değil endonezya - malezya ve hindistan'ın bazı şehirleri gibi dağınık bileşenlerdir.

bir hafta sonra bunun intikamını almak için kaç müslüman daha katledilecek merak etmekteyim. iyi oldu hep bize mi olacak böyle şeyler diyenler bir de olaya bu taraftan baksınlar. intikam alındığında değil alındığında işe yarayan bir unsurdur. paris'de 4 kişi ölür dünya ayağa kalkar 400 afgan kızı öldürülür oralı bile olunmaz. bakın sadece bir tane ateist öldü ve şu bu sözlükte bunları tartışmaktayız. varın görün intikam ateşiyle şimdi neler olacak.

selametle.
devamını gör...
zulmen öldürülmüştür. evet. islamın bireysel ve toplumsal emirleri var. bireysel emirler kişilerin kendilerini bağlar. yapıp yapmamak kendi bileceği iştir ve bir yardımcı, ortak da olmaz. ama topluma verilen emir ve görevleri bireyler kafalarına göre uygulayamaz.

toplumun ortak hareketiyle uygulanır. veya toplumu temsilen halife uygular. bir mürtedin, kafirin öldürülmesi gibi.
şu halde ümmette bir birlik yok iken, bir halife yok iken bu tür eylemleri bireyler kafalarına göre gerçekleştirilemez. çünkü sonuçları bireysel değil toplumsaldır. bu sorumluluğu almak bir bireyin haddi değildir.
ama bunu man kafalar anlayamaz.
devamını gör...
-tanrıya inanıyor musun?
-hayır. bence dininiz çok ahmakça, insanın zekasına hakaret ediyor. zaten peygamber dediğiniz bedevi de gördüğü halüsinasyonları din diye insanlara pazarlamış ve bundan maddi ve manevi çıkar elde etmiş bir kişidir. Allah yok din yalan :@
-sen ne kadar tatlı bir insansın. zaten biz sevgi, merhamet ve açan gül videolarıyla dolu bir diniz. hem mevlana yunus emre "ne olursan ol yine gel" falan filan ^_^

ben de diyorum bu adamlar evrim teorisini nasıl savunabiliyorlar. meğer inanmamak ve alay etmek arasındaki farkı kavramaktan dahi acizlermiş. şimdi taşlar yerine oturdu...
devamını gör...

Bu başlığa bir şeyler girmek için üye olabilirsiniz.

Benzer Başlıklar