se7en

modern zamanlar da günahların* artık "normal"olarak değerlendirmesini eleştiren,toplumsal ahlakın içinde olduğu duruma başkaldırışı anlatan "en iyi" bireyin bile artık kusursuz olamadığını ortaya koyan bir şaheser.
devamını gör...
çok başarılı bir fim, morgan freeman yetiyor zaten başarıya. brad pitt te iyiydi, ama işte kötü bir önyargım var yakışıklı sinema oyuncusu başarılı olmaz diyorum, gözüme eğreti geliyor nedense.
devamını gör...
david fincher, brad pitt'i se7en'da insanları ters köşeye yatırarak başrol oyuncusu olarak tercih etmiş, bu girişimiyle pitt tikky'sini sıradan oyunculuktan, sinema maarifinden geçen biri statüsüne terfi ettirmiştir. kevin spacey hristiyan öğretisini şiddet ve ceza kavramı ile birleştirmiş psikopat rolündeki performansı ile seri katil sınırlarını bir nebze olsun değiştirerek, fincher'ın skolastik hristiyan felsefesi hakkındak görüşlerine de anlam kazandıran oyuncu olmayı başarabilmiştir. tommaso campanella'nın ideal devlet görüşü de se7en'da bulunan argümanlarla fincher'ın zekâ dolu aktarımları ile paralellik arz ediyor. insanlar aç gözlülük içinde kimseyi düşünmezken, şehvetlerinin kumandası haline gelirlerken, çevrelerini de uzaktan kumanda ile yönlendirmek arzusunu güdüyor, mütekellimleri de buna göre boş söz söyleyen insanlardan hasıl oluyor. boş söz söyleyen insanlara karşı kevin spacey de kendine göre siper alıyor, şehvetlerine gem vurmak istiyor, morgan freeman da brad çömezine işin sırrını öğretiyor..

david fincher se7en da daha önce kimsenin kestiremeyeceği senaryo ve yönetmenlik arasındaki uyumu filme yansıtınca, bunu gören bihter bile intiharı tekrar düşünebilirdi. ( burada aşk- memnu'ya değinmezsek olmazdı elbette. ya arkadaş ne diziymiş, tüm derler bitti aşk-ı memnu konuşuldu, tartışıldı. ) midesi olmayan toplumlarda reflü hastalığı nüksediyor... nüksede nüksede temizleyici rolüne bazı insanlar kendisini lâyık görüyor. fincher da günahkarlığın müktedir olmasına kafayı takıyor, kevin'ı eleştirirken ince noktaları da es geçmiyor. esasında seri katil karakterinin de çözüm olmadığını vurgularken, brad pitt'e son kertede hayatın darbesini yedirtiyor. bunu hazmedemeyen brad soluğu intikam içgüdüsünde almaya yelteniyor.

se7en öyle alelade izlenecek bir film değil; düzgün kafa ile izleyin kazanın.

devamını gör...
özellikle 90 sonrası dönemde türün kültüne dönüşmüştür. kendisinden sonraki bu tarz bütün filmler bu sebeple bir bakıma yavan kalmakta. modernizmin modern bir üslupla eleştirisinin zirvesi. nitekim seri katilimizin modern hastalıklara bu adamları temizleyerek verdiği modern tepki, modern insanın tepkiselliğinde bile modernizmin kalıplarının dışına çıkamayaşının trajik bir misali *. düşündürücüdür. kimileri "kara sinemanın yakınından geçemez." dese de ve gerçekten türün tipik özelliklerinden bazılarını barındırmasa da özellikle mekân tercihleri, içtimai ve bireysel eleştiri dozu bir tür 90 sonrası kara film yapar bu filmi kanımca. bu gözle bir daha seyretmek lazım galiba.
devamını gör...
filmde konu edilen 7 ölümcül günah şunlardır.

1. superbia: gurur, kendini beğenmişlik (lucifer'e atfedilmiştir)
2. avaritia: açgözlülük (mammon'a atfedilmiştir)
3. luxuria: åžehvet düşkünlüğü (asmodeus'a atfedilmiştir)
4. ınvidia: kıskançlık, hasetlik (leviathan'a atfedilmiştir)
5. gula: oburluk (beelzebub'a atfedilmiştir)
6. ira: öfke, yıkıcılık, gazab etmek (şeytan amon'a atfedilmiştir)
7. arcedia: tembellik, miskinlik (belphegor’a atfedilmiştir)
devamını gör...
''insanların dikkatini çekmek için onların omuzlarına dokunmanız artık yeterli değil. onlara bir balyozla vurmanız gerekiyor.'' john doe.

bu film de insanın omzuna sağlam bir balyoz indiriyor.

alien 3(1992), the game(1997), fight club(1999), panic room(2002), zodiac(2007), benjamin button’ın tuhaf hikâyesi(2008) filmlerinin yönetmeni david fincher ‘a ait, oyuncu kadrosu ve senaryosuyla göz dolduran film.

film, alt senaryosu en güçlü yapıtlardandır. dante’nin ilahi komedyasından tutun da, tılsımlı 7 sayısına, altından devamlı tren geçen evlere kadar birçok ayrıntıyı içinde barındırır. şok bir finalle görkemli bir şekilde biter. izleyeni hayran bırakır ve fazlasıyla etkiler. gelmiş geçmiş en iyi filmlerden biri olduğu rahatlıkla söylenebilir.

seçilen kurbanların 7 günahı simgelemesinin yanında, kendi izole olmuş/yabancılaşmış ortamları içerisinde geçirdikleri yaşamlarını bir ölçüde çözmeye çalışan dedektiflerin çabası, ortaya çıkardıkları cılız, küçük ipuçları çerçevesinde bizim edinebildiğimiz (ya da edinemediğimiz) fikirler, insanlar arasındaki yabancılaşma ve iletişim bozukluğuna bir tür gönderme gibidir. buradan ortaya çıkan sosyal bozukluğa çare olamama, bunun bunalımı, umutsuzluğu ve bunun yarattığı bunalımın insana etkisi filmin karanlık yapısı, klostrofobik elementleriyle öyle iyi canlandırılmıştır ki, filmden sonra kesinlikle mutlu hissedemezsiniz kendinizi, bir pencereyi açıp hava almak istersiniz. böylece film; depresif, karanlık, moral bozucu, klostrofobik(kapalı alan korkusu olan) yapısıyla kendine yabancılaşmış, izole olmuş 20. yüzyıl insanının durumunu başarılı bir şekilde simgeler. eleştirel yanı da düşünüldüğünde seven’ı bir post-postmodern film olarak değerlendirmek mümkündür.

filmin en güçlü yanlarından biri de, kurbanların hepsinin acımasız bir şekilde katledilmesine rağmen hiçbir maktulü bariz bir şekilde göremememizdir. ne olduğunu, nasıl öldürüldüklerini bilmemize rağmen bir şey göremeyiz, kendi hayal gücümüzle olayları canlandırırız. bu noktada da kendimiz bir anlamda suç ortağı oluruz-ki filmin temel teması, herkes suçlu!...

filmin ana konusu her ne kadar bir seri katilin cinayetleri olarak gözükse de, aslında yine sinemaseverlerin izleyip ''vay joker şahane yahu'' deyip çıktığı bir film olan ‘batman the dark knight(batman kara şövalye)’ ile aynı; kötülüğün ve iyiliğin bulurluğu, bütünlüğü ve ayrılmazlığı. esasında ne kadar birbirilerine benzedikleri, kötü görünenin aslında ne olduğu, iyi görünenin ne denli kötü olabileceği; kötülüğün ne olduğu değil, nasıl anlamsızca anlaşıldığı-joker’i görünce gülen insanların varlığı buna örnek olabilir belki de. sadece görünenlere bakılarak kötülüğe karar verildiği, iç yüzünde olan şeylerin ne denli korkunç olduğu ve tüm bunların aslında kötülüğün tek başına değil, iyilikle beraber olduğu, umursamazlık ve siyah-beyaz algısının ne denli yanıltıcı olduğu üzerine bir film seven.

john doe, mills tarafından bir sapık, bir ucube ve bir deli olarak tanımlanıyor. mills, ‘john doe sapık bir katilsin sen, 5 masum insanı öldürdün’ dediği zaman john doe o öldürdüğü insanların marifetlerini tek tek açıklıyor. öldürdüğü tüm insanların aynen bir tuttuğu günahlarla birebir eş değer olduğu görülebiliyor. mills bu açıklama üzerine tek kelime edemezken john doe şunu söylüyor:

‘‘zaten ancak böyle bir dünyada bu insanlara masum denebilirdi.’’

görünürde masum olan ama iç yüzünü bilmediğimiz rezil, illet insanlar, onların bu durumlarını bilmediğimizde öldürüldüklerinde masum sayılıyorlar, ama onları öldürene sapık katil deniyor. bu kadar basit mi gerçekten de?

işte seven, bu soruyu alnımıza silah gibi dayıyor; gerçekten kötülük dolu olduğunu düşündüğümüz şeyler, ya da masum görünen, iyi olan şeyler göründükleri gibi midir? john doe basit bir sapık ve sadist biri olarak anılabilir kolayca. ancak bu kadarı, fazlasıyla yetersizdir. aslında biz de iç yüzünü asla bilmiyoruz yaşadığımız tüm olayların, ama biliyormuş gibi yapmakta üstümüze yok. görebildiklerimiz sadece gözlerimizle sınırlı, fakat her şeye karşı bir, hatta binlerce yargımız var. yargılarla çevrelenmişiz ve bizi koruduğuna inandığımız inançlarımız var kozalardan örülmüş.

filmin esas vurgusu william sommerset(morgan freeman) ile david mills(brad pitt) arasında geçen enfes diyaloglarda saklıdır. iki karakterin dünyaya ve hayata bakışları arasındaki tezatlıktır filmde asıl yansıtılmak istenen. bir tarafta dünyayı, bir çocuk sahibi olmak istemeyecek kadar yaşanmaz bir yer olarak algılayan sommerset, diğer tarafta ise bir fark yaratacağına, doğru işleyen bir hayat bütünlüğü içerisinde ortaya çıkan çarpıklıkların giderilmesinde bir rol oynayacağına inanan mills.

sommerset film boyunca ısrarla, mills'e katilin kaçık ya da anormal biri olmadığını, aksine kötü hayat koşullarının doğal bir uzantısı olduğunu anlatmaya çalışır. mills bunu kabul etmeyecektir, zira evlilik hayatinin ve kariyerinin başındadır ve bu felsefeyi kabul etmesi gururla oynamakta olduğu dedektif rolünü tamamıyla anlamsızlaştırması demek olacaktır.

bu ikili arasında çözümsüz kalan mevzu, john doe'nun mesajlari ile bir sonuca ulaştırılır ve senaryo da böylece sommerset'ten yana çıkmıs olur. zaten bu yüzdendir ki mills'in film boyunca mütemadiyen sommerset'ten eksik birisi olarak tasvir edilmesi, verilmek istenen mesajın daha kolay kavranabilmesi içindir.

sürekli kapalı bir hava, yağmur ve karamsar, umutsuz bir atmosfer filmde hâkim. bir gelecek yok, sommerset, mills'in heyecanını, idealizmini paylaşmıyor, onun gelip varacağı yerin şimdiki kendisininkiyle aynı olacağını biliyor; ne fazla ne az. ama sommerset'in asıl sorunu bu şehirle; bu şehrin insanları öğüttüğünü, yok ettiğini düşünüyor, sokakların katmer katmer kirinin temizlenmeyeceğini, her katmanın altından bir başkasının çıkacağını biliyor. bu karanlık şehir mills'in ışığını da söndürecektir elbet, sommerset yine en başından beri bunu biliyor.

her günâhkarın, işlediği günah sebebiyle öldürüldüğü film.

ölümlerin anlamı ne? bir kere doe'nun kurbanlarının işledikleri günahların bedeli ölüm değil. doe bir cezalandırıcı değil. araba sahnesinde büyük eserin tamamlanmasına doğru yol alınırken doe, "günahkârları günahlarıyla yüzleştirdim" diyor, kendine edindiği ilahi görevi için. kurbanlar ölmüştür, ama işkenceler ölmeleri için ya da cinayet amaçlı değildir, her kurban işlediği günahla uzun saatler yüzleşir, ölmeleri kaçınılmaz bir sonuç olarak gerçekleşir.

john doe cinayetleri işlerken herkesi işlediği günahtan dolayı öldürmez-her günah için bir kişi ölüdür. sonuçta, lust (şehvet) günahında öldürülen fahişedir, ama cezasını fahişeyi tutan adam çekecektir. john doe'nun yaptığı (sommerset'in söylediği gibi) cezalandırma değil, 7 günah hakkında vaaz vermektir:

'günah işlerseniz, mutlaka karşılığını alırsınız'.

filmde yaygın iki tip insan modeliyle karşı karşıya olduğumuzu görürüz. birincisi, insanların iyiler ve kötüler diye ikiye ayrıldığını sanmaktadır. suçluların psikopatlar, manyaklar, sapıklar ve delilerden ibaret olduğunu düşünür. klasik saf, muhafazakâr bir tiptir. superman gibi, günlük, münferit olaylara çözüm olmaya çalışmakla bir yere varılacağını sanır, vizyonu sıfırdır. burada mills karakteri karşımıza çıkmaktadır.

ikincisi, dünyanın güzel bir yer, bir cennet olamayacağını, ama yine de uğruna çalışmanın insana huzur veren güzel bir hobi olduğunu çözmüş kişidir. ona göre iyi ve kötü kişiler yoktur, sadece insanlar vardır. mürekkep yalamış, hayat felsefesini oturtmuştur. sommerset, klasik hollywood muhafazakâr tipine uymaz.

insana, bitişi ile sanki iyi bir romanı bitirmiş olmanın verdiği hazzı veren film.

bütün bunlar göz önüne alındığında seven, gelmiş geçmiş en iyi gerilim filmlerinden biridir ve yerinin de kolay kolay doldurulacağını sanmam.
devamını gör...

Bu başlığa bir şeyler girmek için üye olabilirsiniz.