sen hazreti ali misin ki hazreti fatıma istiyorsun

çok güzel bir ayşŸegül genç yazısı.

***
içimden geçenleri tek tek anlatacaktım ona;
onunla ikimiz bir dalın iki kirazı, bir kurnanın yan yana akan iki musluğŸu olacaktık.
hayat denilen bu köhne mahallede; yıkılmak üzere olan taraçalarımı, balkonumu onun sağŸlam ve dik duvarına dayayacak ve istimlã¢k görmemişŸ iki ahşŸap ev gibi bitişŸik nizam yaşŸayıp gidecektik.
dışŸarının tarrakasından bezip dumanlı başŸımla saadet yuvamıza girdiğŸim an, onun boynunu bir gelincik gibi büküp, ok kirpiklerini kırpışŸtırarak â“hoşŸ geldin┠deyişŸinde felah bulacak ve mükerreren rabbime şŸükür duaları edecektim: â“rabbim bana iliğŸi mundar bir hatun vermediğŸin için sana hamdolsunâ”
insanlar avaz avaz, bar bar bağŸırıp sokaklarda zift ile sıvanmışŸ gemiler gibi yol alırken mehpare yüzlü sevdiceğŸimle biz şŸal desenli koltuklarımızda oturup ayaklı fincanlarımızla kahvelerimizi yudumlayacaktık... ve ben çocukluktan kalma bir alışŸkanlık ile fincanın dibindeki telveyi yalamaya çalışŸırken bir an onun müstehzi yüz ifadesi ile karşŸılaşŸıp utanacaktım.
sinirden morardığŸım, eski bir taka gibi yalpaladığŸım anlarda marifetli zevcemin yaptığŸı balıksırtı desenli cevizli tarçınlı kurabiyelerle kendime gelecek; tüm çakralarım açılacak, ruhumda tarçın çubuklarından saraylar yükselecekti.
geçim yoluna koymuşŸuz ya başŸımızı efendim. benim kazdığŸım çukurları o dolduracak, onun ördüğŸü zindanları ben yıkacaktım. benim yaktığŸım ateşŸi o söndürecek, onun çattığŸı darağŸacını ben yakacaktım. o giderken ben dönecektim, ben kaybederken o bulacaktı. işŸte böylece yirmi dört saat mesai yapan iki işŸçi gibi saadet sarayımızı inşŸa edecektik.
ufak tefek tartışŸmalar da yaşŸayacaktık elbette. rica ederim. elbet biz de hataya namzet bir beşŸeriz. misal â“lcd televizyona zekã¢t düşŸüp düşŸmeyeceğŸiâ”, â“pazar arabasına önce sebzelerin mi meyvelerin mi konulacağŸıâ”, â“yumurtanın sarısının mı yoksa beyazının mı daha faydalı olduğŸu┠mevzularında elbette sağŸlıklı beyin hücrelerine sahip her birey gibi biz de tartışŸacaktık.
şŸeyh sadiâ’nin â“on dervişŸ bir kilime sığŸar da iki sultan bir saraya sığŸmaz┠sözünü kaidemiz belleyecek ve sultanlar gibi değŸil etekleri zikir rüzgã¢rları ile uçuşŸan dervişŸler gibi gezinecektik saadethanemizde.
yaralı geyikler gibi titreyecektik mukaddes kitabımızdan sözler işŸitinceâ…
şŸeytanla, sırçalı sıpalar gibi inatlaşŸacaktıkâ…
sabah namazına paçalı güvercinler gibi guruldayarak uyanacaktık.
kertenkelelerin korkudan kuyruğŸunu bırakıp kaçması gibi biz de â“rabbimizin azametini┠ensemizde her hissedişŸimizde günahlarımızı bırakıp kaçacaktık.
her yanlışŸ bir nakışŸ demişŸ eskiler. biz de hayat denilen kilimi işŸte böyle nakışŸ nakışŸ dokuyacaktık. bozulmuşŸ bir nesil ters nallanmışŸ at gibi yeldir yepelek dolanırken, biz sağŸrısı terli, yeleleri rüzgã¢rlı atlar gibi her daim rıza-i ilahi ye doğŸru koşŸacaktık.
vay hormonlu gıdalarmışŸ, vay kansorejen maddelermişŸâ… uzun kışŸ gecelerinde saç sobamızın tavana vuran ışŸığŸında oynaşŸan renk fevvarelerinde huzur bulmak varken, patlamışŸ mısırlar eşŸliğŸinde sobanın üzerindeki bakır demlikten yayılan o musikiyi dinleyerek uyuklamak varken, bu tür mevzulara dalıp asla mekã¢na kesafet katmayacaktık.
pencereden bakınca bir top akasya bir iki akçakavak muhakkak görecektik. tevazu, tevekkül, kanaat ve feragat adına ne varsa ağŸaçların dallarından okuyacaktık. şŸövalye kitabı okuya okuya kendini şŸövalye sanan don kişŸot gibi biz de ağŸaçlara baka baka onlar gibi mütevekkil olacaktık. köklerimiz sağŸlamlaşŸtıkça dallarımıza abı hayat yürüyecekti. damarlarımızda sabır öz suyu dolaşŸacaktı. yüzümüz ağŸacın gövdesi gibi nasırlaşŸsa da bedenimiz her daim meyveye duracaktı. sonbahar gelip yaprağŸımızdaki son klorofili de içine çekinceye kadar bu böyle devam edip gidecekti.
asla plaza adamı, cafe müdavimi, istanbul enteli, vitrin aylağŸı olmayacaktık. zamanı geçmişŸ fraksiyonlardan bize ne? markasını yitirmişŸ şŸehirlerden, gudubet fikirlerden, küfür fıçısına batmışŸ şŸiirlerden bize ne? ne yapacağŸını iyi bilen kurnaz kadınlardan, ne yaptığŸını bilmeyen mandagöz adamlardan bize ne?
biz iki mümin olacak, iki mümin gibi yaşŸayacak ve iki mümin gibi ölecektikâ….
lafı çok uzattım farkındayım. işŸte bütün bunları ona anlatacak ve desti izdivacına talip olacaktım. eğŸer ki tam ona yetişŸmişŸken köşŸeyi dönmeseydi. o meymenetsiz adamın koluna bir piknik sepeti gibi takılmasaydı. şŸuh kahkahaları onu bir azize olarak gören ruhumun duvarlarında yankılanmasaydı. hz. fatıma asaleti diye nitelendirdiğŸim o duruşŸunu bir mazgalın kenarına bırakıp şŸehrin lağŸımına karışŸmasaydı. içkili bir kafeden içeriye girerken ardında bıraktığŸı gönül mabedimi elleriyle yakıp yıkmasaydı.
tüm bu düşŸüncelerimle o menevişŸli siluetin ardından bakışŸlarımı çekip kendi ruhuma doğŸru yeniden yola çıkarken içimde bir sesin yankılandığŸını hissettim. diyordu ki bu ses; â“sen hz. ali misin ki hz. fatıma istedin, sen mecnun istidadında mısın ki leyla aradın karşŸındaâ”
işŸte bu içsel hesaplaşŸma ile o an obama gibi irkilmişŸim. ayaklarım birbirine karışŸırken düşŸmemek için duvardan sarkan elektrik kablosuna sımsıkı tutunmuşŸum. ufak bir çarpıntı ve titreme ile üzerinize afiyet kendimi karşŸı kaldırımda buldum. o an çevreye yayılan yanık kokusunun elimden mi yüreğŸimden mi geldiğŸini tam anlayamadım. ama anladığŸım bir şŸey vardı ki; ortada leyla ve mecnun yoksa züleyha ve yusuf yoksa ali ve fatıma yoksa elektrik melektrik bir işŸe yaramıyor.
genç dergisi mayıs'09
***

devamını gör...
çok güzel bir ayşegül genç yazısı.

***
içimden geçenleri tek tek anlatacaktım ona;
onunla ikimiz bir dalın iki kirazı, bir kurnanın yan yana akan iki musluğu olacaktık.
hayat denilen bu köhne mahallede; yıkılmak üzere olan taraçalarımı, balkonumu onun sağlam ve dik duvarına dayayacak ve istimlâk görmemiş iki ahşap ev gibi bitişik nizam yaşayıp gidecektik.
dışarının tarrakasından bezip dumanlı başımla saadet yuvamıza girdiğim an, onun boynunu bir gelincik gibi büküp, ok kirpiklerini kırpıştırarak â“hoş geldin┠deyişinde felah bulacak ve mükerreren rabbime şükür duaları edecektim: â“rabbim bana iliği mundar bir hatun vermediğin için sana hamdolsunâ”
insanlar avaz avaz, bar bar bağırıp sokaklarda zift ile sıvanmış gemiler gibi yol alırken mehpare yüzlü sevdiceğimle biz şal desenli koltuklarımızda oturup ayaklı fincanlarımızla kahvelerimizi yudumlayacaktık... ve ben çocukluktan kalma bir alışkanlık ile fincanın dibindeki telveyi yalamaya çalışırken bir an onun müstehzi yüz ifadesi ile karşılaşıp utanacaktım.
sinirden morardığım, eski bir taka gibi yalpaladığım anlarda marifetli zevcemin yaptığı balıksırtı desenli cevizli tarçınlı kurabiyelerle kendime gelecek; tüm çakralarım açılacak, ruhumda tarçın çubuklarından saraylar yükselecekti.
geçim yoluna koymuşuz ya başımızı efendim. benim kazdığım çukurları o dolduracak, onun ördüğü zindanları ben yıkacaktım. benim yaktığım ateşi o söndürecek, onun çattığı darağacını ben yakacaktım. o giderken ben dönecektim, ben kaybederken o bulacaktı. işte böylece yirmi dört saat mesai yapan iki işçi gibi saadet sarayımızı inşa edecektik.
ufak tefek tartışmalar da yaşayacaktık elbette. rica ederim. elbet biz de hataya namzet bir beşeriz. misal â“lcd televizyona zekât düşüp düşmeyeceğiâ”, â“pazar arabasına önce sebzelerin mi meyvelerin mi konulacağıâ”, â“yumurtanın sarısının mı yoksa beyazının mı daha faydalı olduğu┠mevzularında elbette sağlıklı beyin hücrelerine sahip her birey gibi biz de tartışacaktık.
şeyh sadiâ’nin â“on derviş bir kilime sığar da iki sultan bir saraya sığmaz┠sözünü kaidemiz belleyecek ve sultanlar gibi değil etekleri zikir rüzgârları ile uçuşan dervişler gibi gezinecektik saadethanemizde.
yaralı geyikler gibi titreyecektik mukaddes kitabımızdan sözler işitinceâ…
şeytanla, sırçalı sıpalar gibi inatlaşacaktıkâ…
sabah namazına paçalı güvercinler gibi guruldayarak uyanacaktık.
kertenkelelerin korkudan kuyruğunu bırakıp kaçması gibi biz de â“rabbimizin azametini┠ensemizde her hissedişimizde günahlarımızı bırakıp kaçacaktık.
her yanlış bir nakış demiş eskiler. biz de hayat denilen kilimi işte böyle nakış nakış dokuyacaktık. bozulmuş bir nesil ters nallanmış at gibi yeldir yepelek dolanırken, biz sağrısı terli, yeleleri rüzgârlı atlar gibi her daim rıza-i ilahi ye doğru koşacaktık.
vay hormonlu gıdalarmış, vay kansorejen maddelermişâ… uzun kış gecelerinde saç sobamızın tavana vuran ışığında oynaşan renk fevvarelerinde huzur bulmak varken, patlamış mısırlar eşliğinde sobanın üzerindeki bakır demlikten yayılan o musikiyi dinleyerek uyuklamak varken, bu tür mevzulara dalıp asla mekâna kesafet katmayacaktık.
pencereden bakınca bir top akasya bir iki akçakavak muhakkak görecektik. tevazu, tevekkül, kanaat ve feragat adına ne varsa ağaçların dallarından okuyacaktık. şövalye kitabı okuya okuya kendini şövalye sanan don kişot gibi biz de ağaçlara baka baka onlar gibi mütevekkil olacaktık. köklerimiz sağlamlaştıkça dallarımıza abı hayat yürüyecekti. damarlarımızda sabır öz suyu dolaşacaktı. yüzümüz ağacın gövdesi gibi nasırlaşsa da bedenimiz her daim meyveye duracaktı. sonbahar gelip yaprağımızdaki son klorofili de içine çekinceye kadar bu böyle devam edip gidecekti.
asla plaza adamı, cafe müdavimi, istanbul enteli, vitrin aylağı olmayacaktık. zamanı geçmiş fraksiyonlardan bize ne? markasını yitirmiş şehirlerden, gudubet fikirlerden, küfür fıçısına batmış şiirlerden bize ne? ne yapacağını iyi bilen kurnaz kadınlardan, ne yaptığını bilmeyen mandagöz adamlardan bize ne?
biz iki mümin olacak, iki mümin gibi yaşayacak ve iki mümin gibi ölecektikâ….
lafı çok uzattım farkındayım. işte bütün bunları ona anlatacak ve desti izdivacına talip olacaktım. eğer ki tam ona yetişmişken köşeyi dönmeseydi. o meymenetsiz adamın koluna bir piknik sepeti gibi takılmasaydı. şuh kahkahaları onu bir azize olarak gören ruhumun duvarlarında yankılanmasaydı. hz. fatıma asaleti diye nitelendirdiğim o duruşunu bir mazgalın kenarına bırakıp şehrin lağımına karışmasaydı. içkili bir kafeden içeriye girerken ardında bıraktığı gönül mabedimi elleriyle yakıp yıkmasaydı.
tüm bu düşüncelerimle o menevişli siluetin ardından bakışlarımı çekip kendi ruhuma doğru yeniden yola çıkarken içimde bir sesin yankılandığını hissettim. diyordu ki bu ses; â“sen hz. ali misin ki hz. fatıma istedin, sen mecnun istidadında mısın ki leyla aradın karşındaâ”
işte bu içsel hesaplaşma ile o an obama gibi irkilmişim. ayaklarım birbirine karışırken düşmemek için duvardan sarkan elektrik kablosuna sımsıkı tutunmuşum. ufak bir çarpıntı ve titreme ile üzerinize afiyet kendimi karşı kaldırımda buldum. o an çevreye yayılan yanık kokusunun elimden mi yüreğimden mi geldiğini tam anlayamadım. ama anladığım bir şey vardı ki; ortada leyla ve mecnun yoksa züleyha ve yusuf yoksa ali ve fatıma yoksa elektrik melektrik bir işe yaramıyor.
genç dergisi mayıs'09
***

devamını gör...
ortalama sayısı olarak kadınlar ne hz fatıma 2 kap 1 halı çeyizi kabul eden, erkekler ne hz ali islam'ın kılıcı olan.bizler vasat, vasat altı iyiyi yapmaya çalışan avam mumin ve mumineleriz. bunu bilerek iş hayatı, evlilik hayatı, sosyal hayattaki diğer tavırlarımızı değerlendirirsek daha az günahkar oluruz belki. o öyle bu böyle diye en azından vıdı vıdı yapmaz, bik bik konuşmaz kul hakkına girmeyiz... Allah'ın rızasına uygun davranmamız duası ile.
devamını gör...
sözlükteki cinsiyetçi başlıkları gördükçe içimden geçen soru cümlesi. alay için yazıp geçenler neyse de ciddili bu başlıklara yazanlar şu soru mantığında bir soru soruyorlar mı acaba kendilerine merak ediyorum. aynı şey kızlar için de erkekler için de geçerli. davul bile dengi dengine aga. özellikle ahlak meselesinde böyle. maddiyat her zaman aşılır. ben acer isem gidip dell ile evlenemem...
devamını gör...

Bu başlığa bir şeyler girmek için üye olabilirsiniz.

Benzer Başlıklar