şeyh nazım kıbrısi

"yes be annemci" , kıbrıslı şŸeyh.çok müridi varmışŸ, seveni çokmuşŸ.hatta dost ortamlarında onu eleşŸtirdiğŸim için çok çektim...burada da çekeceğŸim olacak herhalde , bi nevi mahalle baskısı...

türk ordusunu kıbrısta işŸgalci olarak görmesi , kime , neye , hangi akla hizmet ettiğŸi konusunda kafamda soru işŸaretleri bırakıyor.Bülent Arınç da pek sever idi kendisini, öyle kalmışŸ aklımda, yanlışŸım varsa düzeltilsin.
he ayrıca uluslararası da çalışŸıyormuşŸ, ne güzel, pek çok yabancı müridi de var.özellikle osmanlı mirasını kullanmak konusunda çok başŸarılı.yeni osmanlıları kuracaklarmışŸ.üstadtaki annan planına olan sevgiyi gördükçe biraz bop kokuları da geliyor burnumuza ya , hadi hayırlısı...
devamını gör...
müritlerinin genelde ingilterede yaşadığı prens charles'ında hürmet ettiği şeyh.reha muhtarın kendisiyle canlı yayında konuşmasında ısrarla prens charles ın müslüman olup olmadığını sorması üzerine "en az senin kadar müslümandır"diyerek ayar vermişliği vardır.
devamını gör...
bir ramazan akşamı sofrasına oturduğum ardında namaz kıldığım sonrada sohbetini dinlediğim elini öptüğüm adamdır ki ben bu durumu fettullah gülen'e , rahmetli esad coşan hoca ilede yaşadım gördümki hepsi Allah diyor öyleyse hepsini desteklemekten başka bir şey gelmez elimizden tenkid değil tebliğ yapalım arkadaşlar.
devamını gör...
kıbrıs da yaşayan bir büyük zat. kendileri nakşibendi şeyhidir. şeyhlerin içinde sadece hazret şeyh kıyafetiyle gezmekte ve başında 2 metrelik kefeninden bir sarığı bulunmaktadır. efendiyi görmenizi tavsiye ediyorum kesinlikle mes'ud olacaksınız.

http://www.naksibendi.net
devamını gör...
sanıldığı gibi yes be annem şeklinde konuşmaz. bir çok dile hakim olan bir zat ı muhteremdir kendisi. lefke de evi vardır ve dünyanın bir çok yerinden ziyaretçileri.herkese kapıları açıktır ve orada karşılaştığınız insanların çok azı türktür. kendisi hakkında o kadar çok rivayet vardır ki oraya gittiğinizde aklınızdan geçen herşeyi okuyacaklarını sanıp şeyh i görmeye geldiğinizi söylemeye gerek bile görmezsiniz. ve kendisini sadece kapı aralığından görüp evinize geri dönersiniz. oraya giden herkes orada var olan ulvi havadan bahseder fakat gittiğinizde çok karışık ve maalesef dünyanın her yerinden ziyaret edilen bir şeyh e yakışmayacak kadar pis bir evle karşılaşırsınız.onu görmek nasip işidir derler. demek nasibimizde yokmuş.
devamını gör...
--- alıntı ---

Kıbrıs'ın Larnaka şehrinde 21 Nisan 1922 (26 Şaban 1340) Cuma günü doğdu. Soyu, baba tarafından, Kadiri tarikatı kurucusu Abdülkadir Geylani Hazretlerine, anne tarafından ise Mevlevi tarikatı kurucusu Mevlana Celaleddin Rumi Hazretlerine dayanır. Baba tarafından dedelerinin soyu Peygamber ailesine dayanır.

Çocukluğunda Kadiri tarikatı şeyhi olan dedesinden bu tarikatın disiplin ve maneviyatını öğrendi. Daha küçükken olağanüstü özellikleri vardı. Tavırları mükemmeldi: kimseyle kavga etmez ve tartışmazdı. Her zaman gülümser ve çok sabırlı idi.

Bir genç olarak, olağanüstü yüksek manevi mertebesi sayesinde büyük ilgi görüyordu. Larnaka'da herkes onu tanıyordu, çünkü genç yaşta insanlara fikir veriyor ve gelecek hakkında konuşabiliyordu. Beş yaşından itibaren annesinin onu bulamadığı zamanlar oluyordu. Uzun aramalardan sonra annesi onu ya camide ya da Hala Sultan Tekkesi'nde (Peygamberimizin süt halası) bulurdu. Türbenin üzerinde havada asılı duran büyük taş, oraya bir çok turist çekmektedir. Annesi onu eve götürmeye çalıştığında; "Beni burada bırak, o bizim ceddimizdendir." derdi. Sık sık, 14 yüzyıl önce gömülen Hala Sultan ile konuştuğu görülürdü. Biri onu rahatsız ederse; "Bırakın, burada gömülü olan büyük annemle konuşuyorum." derdi.

Gündüz dünya ilmini öğrenmek için normal okula gidiyor, geceleri ise vaktini din ilimlerini ve Mevlevi ve Kadiri tarikatını öğrenmekle geçiriyordu.

Şeriat, Hadis, Fıkıh ve Tefsir öğreniyor bütün İslami konularda fetva verebiliyor, bütün manevi mertebelerden konuşabiliyordu. Zor hakikatleri açık ve kolay şekilde anlatma kabiliyeti vardı.

Kıbrıs'ta liseyi bitirdikten sonra (1940- Hicri 1359) iki ağabeyi ve bir kız kardeşinin yaşadığı İstanbul'a gitti. Beyazıt'ta bulunan İstanbul Üniversitesi'nde Kimya Mühendisliği okudu. Aynı zamanda şeyhi Cemaleddin el-Alasuni (vefatı: 1955-Hicri 1375) ile hem şeriat ilminde ilerliyor, hem de Arapça lisanı öğreniyordu. Kimya Mühendisliğinde de çok iyi gidiyor ve arkadaşlarını hep geride bırakıyordu. Üniversite hocaları onu araştırma yapmaya teşvik ediyor ama o; "Modern ilim beni cezbetmiyor, kalbim hep manevi ilimlere çekiliyor" diyordu.

İstanbul'da bulunduğu ilk sene içerisinde ilk manevi şeyhi olan Nakşibendi tarikatı şeyhi Süleyman Erzurumi hazretlerini (vefatı: 1948) buldu. Üniversiteye devam ederken aynı zamanda şeyhinin sohbetlerine de devam edip Nakşibendi tarikatını öğreniyordu.

Sultanahmet camisinde, bütün geceyi tefekkürle geçirdiği sık sık görülürdü. Kendisi şöyle anlatıyor:

"Orada, kalbime rahmet ve selamet geliyordu. Sabah namazlarını o camide, şeyhlerim Şeyh Cemaleddin el-Alasuni ve Şeyh Süleyman Erzurumi ile beraber kılıyordum. Beni eğitiyor ve kalbime manevi ilim yerleştiriyorlardı. O zamanlar beni Şam'ın mübarek topraklarına çağıran bir çok rüya gördüm fakat henüz şeyhimden izin yoktu. Bir çok kez rüyalarımda Peygamber Efendimizi beni huzuruna çağırırken gördüm. Kalbimde her şeyi bırakıp Peygamberimizin mübarek şehrine göç etmek için derin bir arzu vardı.

Bir gün, kalbimdeki bu hasret çok yoğun olduğu bir zaman, Şeyhim Süleyman Erzurumi Hazretlerini gördüğüm bir zuhurat hasıl oldu. Gelip beni omzumdan salladı ve bana: "İznin şimdi geldi. Senin sırların ve manevi eğitimin benimle değil. Ben seni sadece emanet olarak tuttum ta ki senin gerçek şeyhin olan Abdullah Dağıstani Hazretlerine (ki benim de şeyhimdir) hazır olana kadar. O senin anahtarlarını tutuyor. Git onu Şam'da bul. Bu izin sana benden ve Peygamberimizden geliyor (Şeyh Süleyman Erzurumi, Nakşibendi tarikatının 313 büyük evliyasından biri idi)."

Zuhurat bitmişti ve ben Şam'a gitme iznini almıştım. Bu olayı söylemek için şeyhimi aradım. Onu yaklaşık iki saat sonra camiye gelirken buldum. Yanına koştum, bana kollarını açıp: "Oğlum, zuhurattan memnun musun?" dedi. Olan biten her şeyden haberdar olduğunu anladım. Bana: "Bekleme, hemen Şam'a doğru yola çık." dedi. Adres veya başka bilgi vermemişti, sadece Şam'da Şeyh Abdullah Dağıstani demişti. İstanbul'dan Halep'e trenle gittim. Oradan Şam'a geçmeye çalıştım ama mümkün değildi. Şam'ı işgal eden Fransızlar İngilizlerin hücumuna hazırlanıyordu. Ben de Peygamberimizin sahabesi Halid bin Velid'in türbesinin bulunduğu Humus'a gittim. Türbeyi ziyaret edip camiye girdim ve namaz kıldım. Sonra yanıma bir kişi geldi ve bana şöyle dedi: "Akşam rüyamda Peygamberimizi gördüm; bana "Torunlarımdan biri yarın buraya geliyor, onunla ilgilen" dedi. Sonra bana senin nasıl olduğunu gösterdi. O kişinin sen olduğunu görüyorum."

"Dediğinden o kadar etkilendim ki davetini kabul ettim. Bana caminin yanında bir oda verdi. Orada bir yıl boyunca kaldım. Namaz kılmak ve Humus'lu iki büyük alimin meclislerinde bulunmak dışında odamdan çıkmıyordum. Bu alimler tecvid, tefsir, hadis ilmi ve fıkıh öğretiyorlardı. İsimleri Şeyh Muhammed Ali Uyun ed-Sud ve Humus müftüsü Şeyh Abdülaziz Uyun es-Sud idi. Aynı zamanda, iki nakşibedi şeyhinden de manevi eğitim alıyordum. Bunlar Şeyh Abdülcelil Murad ve Şeyh Said es-Subai idi. Şam'a gitmek için can atıyordum. Savaşın yoğunluğu yüzünden, önce Trablus'a oradan Beyrut'a, Beyrut'tan da Şam'a daha güvenli bir şekilde gitmeye karar verdim."

1944 yılında (Hicri 1364) Şeyh Nazım otobüsle Trablus'a gitti. Otobüs onu limanda bıraktı. Orada bir yabancı idi ve kimseyi tanımıyordu. Limanda dolaşırken yolun diğer tarafından kendine doğru gelen birini gördü. Bu kişi Trablus müftüsü Şeyh Münir el Melik idi. Aynı zamanda, şehirdeki bütün tarikatların şeyhiydi. Yaklaştı ve şöyle dedi: "Sen Şeyh Nazım mısın? Rüyamda Peygamberimizi gördüm, bana "Torunlarımdan biri Trablus'a geliyor" dedi ve senin görünüşünü bana gösterdi. Bu bölgede seni aramamı ve seninle ilgilenmemi söyledi."

Şeyh Nazım şöyle devam ediyor: "Şeyh Münir el Melik ile bir ay kaldım. Sonra Humus'a gitmemi ve oradan da Şam'a geçmemi sağladı. Şam'a 1945'te (Hicri 1365) bir Cuma günü Hicri yılbaşında vasıl oldum. Şeyh Abdullah'ın, Peygamber ailesinden bir çok kişinin ve Bilal Habeşi Hazretlerinin türbesinin bulunduğu Hayy el-Meydan bölgesinde yaşadığını biliyordum ve oraya gittim.

"Şeyhin evinin hangisi olduğunu bilmiyordum. O anda sokakta dururken bir zuhurat hasıl oldu. Şeyh evinden çıkıp beni içeriye çağırıyordu. Zuhurat bittiğinde sokakta kimseyi göremiyordum. Fransız ve İngiliz bombardımanlarından dolayı etraf bomboştu. Herkes korkuyor ve evinde saklanıyordu. Sokakta yalnızdım. Şeyhin evinin hangisi olduğunu bulmak için kalbime bakıyordum. Sonra bir zuhurat daha oldu ve özel kapısı olan özel bir ev gördüm. Zuhurat bittiğinde, o kapıyı bulana kadar aradım. Kapıyı çalmak için yaklaştığımda Şeyh kapıyı açtı ve "Hoşgeldin, oğlum, Nazım Efendi" dedi.

"Olağan dışı görünüşü beni hemen cezbetmişti. Daha önce hiç böyle bir şeyh görmemiştim. Yüzünden ve alnından nur akıyordu. Kalbinden ve gülümseyen yüzünden sıcaklık geliyordu. Beni yukarıya, odasına çıkardı ve "Seni bekliyorduk" dedi.

"Kalbim onunla olmaktan çok mutluydu fakat Peygamber Efendimizin şehrini ziyaret etmeyi de çok istiyordum. Ona "Ne yapacağım?" diye sordum. "Cevabını yarın vereceğim. Şimdilik dinlen" dedi. Bana akşam yemeği ikram etti. Yatsı namazını onunla kıldım ve uyudum. Sabaha karşı beni teheccüd namazı için uyandırdı. Daha önce hiç bu namazdaki kadar güç hissetmemiştim. Kendimi ilahi huzurda hissettim. Kalbim giderek ona daha fazla bağlanıyordu.

"Sonra bir zuhurat hasıl oldu ve namaz kıldığımız yerden gökyüzünün Kabe'si olan Beyt-ül Ma'mur'a merdivenle tırmandığımı gördüm. Her adım bir makam idi ve her makamda kalbime daha önce hiç bilmediğim ve duymadığım bilgiler geliyordu. Beyt-ül Ma'mur'a varıncaya kadar kelimeler ve cümleler muhteşem bir şekilde bir araya geliyor ve yükseldiğim her makamda kalbime veriliyordu. Orada, Peygamber Efendimizin imam olduğu, namaza durmuş 124 000 peygamberi gördüm. Onların arkasında safa durmuş Peygamberimizin 124 000 sahabesini gördüm. Onların da arkasında, Nakşibendi tarikatının 7007 evliyasını gördüm. Sonra diğer tarikatların
124 000 evliyasını saflar halinde namaza durmuş olarak gördüm.

"Hazreti Ebu Bekir'in hemen sağ yanında iki kişilik boş yer kalmıştı. Büyük Şeyh Efendi, o boş yere gitti, beni de oraya çekti ve sabah namazını beraber kıldık. Bu namazın tatlılığını daha önce hiç yaşamamıştım. Peygamber Efendimiz namazı kıldırırken kıratının güzelliği tarif edilemezdi. Hiç bir kelime tarif edemezdi çünkü bu ilahi bir şeydi. Namaz bitince zuhurat da sona erdi ve Şeyhim benden sabah namazı için ezan okumamı istedi.

"Sabah namazını kıldı, ben de arkasında kıldım. Dışarıda iki ordunun da bombardımanlarını duyuyordum. Beni Nakşibendi tarikatına süluk etti ve bana "Oğlum, bizde müridimizi bir saniyede kendi makamına ulaştıracak kuvvet vardır" dedi. Bunu söyler söylemez gözleriyle kalbime baktı ve gözlerinin rengi sarıdan kırmızıya, sonra beyaza, sonra yeşile ve siyaha döndü. Her renge ait bilgi kalbime aktıkça gözlerinin rengi değişiyordu.

"İlk renk sarı idi ve kalp haliyle alakalı idi. İnsanların günlük hayatlarıyla ilgili gerekli bütün bilgileri kalbime döktü. Sonra Hazreti Ali'den gelen 40 tarikatın ilminden, Sır Makamından, kalbime verdi ve kendimi bu tarikatlarda üstad olarak buldum. Bu bilgileri aktarırken gözleri kırmızı idi. Sırrın Sırrı denilen üçüncü makam, sadece, Hazreti Ebu Bekir'den gelen Nakşibendi tarikatının şeyhlerine izin verilen makamdı. Bu makamdan kalbime verirken gözleri beyaz idi. Sonra beni gizli manevi bilgilerin olduğu Gizli Makama çıkardı. O anda gözleri yeşile dönmüştü. Daha sonra beni hiç bir şeyin görünmediği en gizli makam olan Tam Yok Olma makamına götürdü. Bu arada gözlerinin rengi siyaha dönmüştü. Burada beni Allah'ın huzuruna çıkardı sonra geri varlığa getirdi.

"Ona olan muhabbetim o anda o kadar yoğundu ki ondan ayrı kalmayı düşünemiyordum. Sonsuza kadar onunla beraber kalıp ona hizmet etmekten başka hiç bir şey istemiyordum. Sonra fırtına geldi ve sükuneti tehdit etti. İmtihan çok büyüktü. Bana, "Oğlum, halkının sana ihtiyacı var. Şimdilik sana yeterli olanı verdim. Bugün Kıbrıs'a git"dediği an ümitsizliğe düşmüştüm. Ona ulaşmak için bir buçuk sene geçirmiştim. Onunla bir gece kaldım. Şimdi bana, beş yıldır görmediğim Kıbrıs'a geri gitmemi emrediyordu. Bu benim için müthiş bir emir idi fakat, tarikatta, mürit şeyhinin arzusuna teslim olmalı idi.

"Ellerini ve ayaklarını öpüp izin aldıktan sonra Kıbrıs'a gitmek için bir yol bulmaya çalıştım. İkinci Dünya Savaşı sona yaklaşıyordu. Ulaşım yoktu. Sokakta bu düşüncelerle ilerlerken yanıma bir kişi geldi ve "Şeyh Efendi, vasıtaya ihtiyacınız var mı? diye sordu. "Evet! Nereye gidiyorsunuz?"dedim. "Trablus'a" dedi. Beni tırına bindirdi ve iki gün sonra Trablus'a vardık. Oraya gelince, "Beni limana götür" dedim. "Niye?"dedi. "Kıbrıs'a giden bir gemi bulmak için" dedim. "Nasıl? Bu büyük savaşta kimse denizde seyahat etmiyor ki!" dedi. "Boşver, sen beni oraya götür"dedim. Beni limana götürüp bıraktı. Şeyh Münir el Malik'in bana doğru geldiğini görünce yine şaşırdım. Bana şunları söyledi "Büyük dedenin sana karşı nasıl bir sevgisi varmış!Peygamber Efendimiz yine rüyamda bana gelip "Oğlum Nazım geliyor, onunla ilgilen" dedi.

"Onunla üç gün kaldım. Kıbrıs'a gitmem için bana yardım etmesini istedim. Denedi ama savaş ve yakıt eksikliği yüzünden mümkün olmuyordu. Kayıktan başka hiç bir şey bulamadı. Bana, "Gidebilirsin ama çok tehlikeli" dedi. "Gitmeliyim, çünkü bu, şeyhimin emridir" dedim. Şeyh Münir, kayık sahibine beni Kıbrıs'a götürmesi için çok yüklü para verdi. Yola koyulduk. Normalde dört saatte gidilen yolu yedi günde aldık.

"Kıbrıs'a adımımı atar atmaz kalbimde bir zuhurat hasıl oldu. Şeyhim Abdullah Dağıstani Hazretlerini gördüm, bana şöyle dedi: "Oğlum, hiçbir şey seni, emirlerimi yerine getirmekten alıkoymadı. Dinleyip kabul etmekte çok başarılı oldun. Bu andan itibaren sana her zaman görüneceğim. Ne zaman kalbini bana doğrultsan ben orada olacağım. Ne zaman bir soru sorsan İlahi Huzurdan doğrudan cevabını alacaksın.Ulaşmak istediğin herhangi manevi makam, tam teslimiyetin sayesinde sana verilecektir. Peygamber Efendimiz ve bütün evliyalar senden memnundur". Bunu söyler söylemez onu yanımda hissettim ve o zamandan beri, beni hiç terk etmedi, her zaman yanımdadır.

Şeyh Nazım, Kıbrıs'ta İslami eğitimi ve manevi terbiyeyi yaymaya başladı. Bir çok insan gelip Nakşibendi tarikatını kabul etti. Maalesef bu zaman, dinin Türkiye'de kısıtlandığı bir zamandı ve Şeyh Nazım Kıbrıs Türk toplumunda yaşadığı için orada da dini ibadetler kısıtlanmıştı. Ezanı Arapça okumak yasaktı.

Doğduğu yere gittiğinde yaptığı ilk şey camiye gidip Arapça ezan okumak oldu. Hemen tutuklanıp bir hafta hapis yatmak zorunda kaldı. Serbest kalır kalmaz Lefkoşa büyük camisine gidip minaresinde ezan okudu. Bu olay, resmi makamları çok kızdırdı ve aleyhine dava açtılar. Mahkemeyi beklerken bütün Lefkoşa ve yakın köyleri dolaşıp minarelerden ezan okudu. Neticede, aleyhine toplam 114 dava açıldı. Avukatlar, ezan okumaktan vazgeçmesini tavsiye etti fakat o, "Yapamam, insanların ezanı duyması lazım."diyordu.

Davaların okunma günü gelmişti. Eğer yargılanır ve suçlu bulunursa 100 yıl üzerinde hapisle cezalandırılacaktı. Aynı gün, Türkiye'den seçim sonuçları geldi: Adnan Menderes yeni başbakan seçilmişti. Başkan olarak ilk işi bütün camileri açıp arapça ezan okunmasına izin vermek oldu. Bu, Büyük Şeyh Efendinin bir kerameti olmuş ve Şeyh Nazım bu sayede serbest bırakılmıştı.

Oradaki yılları esnasında, Şeyh Nazım, Kıbrıs'ın her yerini dolaştı ve Lübnan, Mısır, Suudi Arabistan ve daha birçok yeri ziyaret edip tarikatı öğretti. 1952 yılında Şam'a yerleşip büyük Şeyh Efendinin müridlerinden Hacı Emine Hanım ile evlendi. Bundan sonra Şam'da yaşayıp her sene Recep, Şaban ve Ramazan aylarında ailesi ile beraber Kıbrıs'ı ziyarete gidiyordu. Bu arada iki kızı ve iki oğlu olmuştu.

Halen Kıbrıs'ın Lefke ilinde Dergahında hizmetine devam etmektedir. Dünyanın her yerinden müridleri ziyarete gelmekte, kendisini görmekle şereflenmektedir.

--- alıntı ---

daha detaylı bilgi için: http://www.rahmaninbulbulle...

not: yukarıdaki yazıda kopyala-yapıştır'dan doğan bir sürü hata mevcut bir kısmını düzelttim fakat bitecek gibi değildi, okuyanların affına sığınıyorum.
elhamdülillah bitti.
devamını gör...
adatepe'de pek de büyük olmayan bir camide cuma namazı için beklerken, cemaatin birden kapı önünde izdiham oluşturması bünyemde bir merak uyandırmıştı ki beklentim belediye başkanı , vali vs filan idi.

niyahet muhterem bir ihtiyar göründü ki saydıklarımdan biri değildi. farklı üslubu ile vaazı , hutbeyi ve cumayı sıraya koyup camiden ayrıldı. kafamda soru işaretleriyle eve dönüp "allahım kimdi o adam ?" sorusunu sorunca babamdan yanıtını almıştım.

şeyh nazım kıbrısi idi.
devamını gör...
ilk başta annan planını destekliyor idi,yani ulusalcılara soğuk idi.(!)

şubat ayında akıllara ziyan,inanılmaz sözlerle ulusalcı kesildi. ergenekon davası kaldırılsın diye hükümet'e çağrı yaptı(sanki yargı makamı hükümetmişcesine),bununla yetinmeyip sözcü gazetesinin yapmayacağı tarzda hükümet e saygısızca konuşup,hakkında ciddi iddialar bulunan sekülerist seçkinci malum zümrelere ise dualar üstüne dua etti. kendisinin islamı temsil ettiğini iddia ederek bunu yaptı.tek kelime ile inanılmaz bir açıklama idi. üstelik o sözleri ehl-i sünnetin adını kullanarak yaptı (daha fazla söz geliyor ağza da susmak lazım)

bir müddet evvel de risale okumanın Allah katında karşılığı olmadığını söylemişti(!) ve şimdi öğreniyorum musa topbaş hocaefendiye de çatmış. ne yapmaya çalıştığı meçhul(!) şeyhim diyen biri.
devamını gör...
süper yalancı bir şeyh, hayalgücü geniş komik bir adam. son zamanlardaki saçma sözleri yüzünden eleştirilmeye başlanan bu adamı, bundan evvel eleştirmek ölümcül bir günahtı. çünkü o kutsal bir şeyhti. halbuki, tamamen yalancı, düzenbaz bir şeyh hikayesidir onunkisi. birçok tarikatta olduğu gibi, onun durumu da uydurmalarla, sahtekarlıklarla, yalanlarla desteklenmiştir. ancak aklını kullanmayanların, hani Allah'ın üzerine pislik boca ettiği insanların inanacağı cinsten iğrenç hikayesi vardır bu adamın. aşağıda kendi hakkında başkaları tarafından anlatılan ve kendi hakkında bizzat kendinin anlattığı şeylerle alakalı, bol bol sorgulama ve alay içeren bir değerlendirme okuyacaksınız. baktığınızda, bunlara ancak gerizekalıların inanabileceğini göreceksiniz. bu adamın insanları bu kadar saçma yalanlarla, uydurmalarla kandırabilmesinin tek sebebi, insanların akıllarını emanet edecek, rabb olarak kabul edecek ve her şeylerini kendilerine bırakabilecekleri putlara, şeyhlere, masallara duydukları ihtiyaç. yani insanların tembelliği, cahilliği ve en önemlisi gerizekalılığı, beyinsizliği neticesinde ancak bu herif gibiler saygı görebilir, bu herif gibilerin anlattığı saçmasapan hikayeler kabullenilebilir.

seyyid ve şerifmiş bu. zaten birader, nereye baksan seyyid ile şerif'e rastlıyorsun. güney afrikalı bir müslümandan dinlemiştim. mescidlerine sık sık seyyid ve şerifler uğrar, mesciddekileri söğüşleyiğ giderlermiş. siirt'e tayini çıkan bir öğretmen arkadaşım da bundan bahsetmişti. "adım başı seyyid, ebu bekir'in, ömer'in torunu var, görmelisin!" demişti bana. hatta kendisi de bir gün, klasik, uydurmalar dinine inanan salak bir müslümanı, "abdurrahman bin avf'ın soyundan geliyorum." diye kandırmış da, adam bunun peşinden veli bulmuş gibi koşuşturmuş.



--- alıntı ---

"çünkü genç yaşta insanlara fikir veriyor ve gelecek hakkında konuşabiliyordu."

--- alıntı ---


gelecek hakkında konuşabiliyormuş, kerametler gösteriyormuş. halbuki bu herifin peygamber'im dediği insanın karısı diyor ki: "kim muhammed yarın ne olacağını biliyor derse, ona iftira etmiş olur." dindar kime inansın di mi ama? aişe'ye mi inanacak, yoksa muhterem süper gahrimen, kıbrıslı nazım'a mı?



--- alıntı ---

"Sık sık, 14 yüzyıl önce gömülen Hala Sultan ile konuştuğu görülürdü. Biri onu rahatsız ederse; "Bırakın, burada gömülü olan büyük annemle konuşuyorum." derdi."

--- alıntı ---


tamam olabilir. adam pşskolojik olarak rahatlamak adına, büyükannesiyle konuştuğunu vehmediyor olabilir. ya da gerçekten akli melekeleriyle alakalı sorunları vardır da ondan konuşuyordur. ulan kardeşim, o konuşuyor, sen niye inanıyorsun? adamı hasta olarak görüp yardım edeceğin yerde, bunu hala gerçekmiş gibi anlatan insanlara neden inanıyorsun? üstelik, bu herifin kutsal kitap diye anlattığı kur'an ölen kimselerin tam olarak gittiğini ve geridekilerle bağlarının koparıldığını söylerken.



--- alıntı ---

"Kıbrıs'ta liseyi bitirdikten sonra (1940- Hicri 1359) iki ağabeyi ve bir kız kardeşinin yaşadığı İstanbul'a gitti. Beyazıt'ta bulunan İstanbul Üniversitesi'nde Kimya Mühendisliği okudu. Aynı zamanda şeyhi Cemaleddin el-Alasuni (vefatı: 1955-Hicri 1375) ile hem şeriat ilminde ilerliyor, hem de Arapça lisanı öğreniyordu. Kimya Mühendisliğinde de çok iyi gidiyor ve arkadaşlarını hep geride bırakıyordu. Üniversite hocaları onu araştırma yapmaya teşvik ediyor ama o; "Modern ilim beni cezbetmiyor, kalbim hep manevi ilimlere çekiliyor" diyordu."

--- alıntı ---


hadi canım, kerata, bizi de yiyecek, kimya profesörü olmak kolay değil tabii, durmadan çalışmak zorundasın. aşağıda anlattıklarını dinlediğinizde, kendisinin ne kadar sağlam bir beleşçi olduğunu, ilmi bir anda alma gibi bir takıntısı olduğunu göreceksiniz. e tabi, manevi ilmi hap gibi veriyorlar kalbine (!), kimya ilmini ince ince tahsil etmek kolay mı?. maşallah ama gencecik çocuk bak, sabah dünya (!) ilmini, akşam ukba (!) ilmini alıyor, vay koçuma be, helal olsun.



--- alıntı ---

"Beni eğitiyor ve kalbime manevi ilim yerleştiriyorlardı."

--- alıntı ---


neyle yerleştiriyorlardı gülüm? bir de niye kalbine? kalbin neresine ilim girebiliyor anlamadım ben? e tabii bilimsel olarak o kadar da net değildi belki, kalp denen o organın aslında neredeyse olmadığı. beyni robota taksan, sen o robot olursun çünkü, bunu bilmiyorlardı. ondan dolayı bu adamın bu yalanının anlaşılması zor, bundan elli sene evvel. ama şimdi?

bir de, insanın kazandığı manevi, insani ilimler, insanın kendi kendine kazandığı şeylerdir. uğrunda çaba sarfedip, uğraşıp didinip ulaştıkları sonuçlardır. bu adam maşallah ne kadar tembel... birileri onun için yerleştiriyor. olaya bak!

komedi ya...



--- alıntı ---

"Bir gün, kalbimdeki bu hasret çok yoğun olduğu bir zaman, Şeyhim Süleyman Erzurumi Hazretlerini gördüğüm bir zuhurat hasıl oldu. Gelip beni omzumdan salladı ve bana: "İznin şimdi geldi. Senin sırların ve manevi eğitimin benimle değil. Ben seni sadece emanet olarak tuttum ta ki senin gerçek şeyhin olan Abdullah Dağıstani Hazretlerine (ki benim de şeyhimdir) hazır olana kadar. O senin anahtarlarını tutuyor. Git onu Şam'da bul. Bu izin sana benden ve Peygamberimizden geliyor (Şeyh Süleyman Erzurumi, Nakşibendi tarikatının 313 büyük evliyasından biri idi)."

--- alıntı ---


ya şu peygamber'den gelen kesin izinleri anlamadım gitti. peygamber'in karısı aişe, peygamber'in damadı ali, birbirlerine girerlerken, 10.000 sahabinin ölümüne sebep olurlarken peygamberden izin almayı, bir iki dakika bile olsun rüyada görüşebilmeyi akledemediler mi? onlar mı salaktı ben anlamıyorum. yani bu kadar kolaysa her meselede izin almak ve rüya denilen şey bu kadar güvenilirse, kusura bakmayın ama ali ile aişe'den daha akıllı bu şeyhler.

bi de omzundan sarsmış vay koçuma, cebrail'den vahiy de inseymiş hazır omzundan sarsılırken.


--- alıntı ---

"Zuhurat bitmişti ve ben Şam'a gitme iznini almıştım. Bu olayı söylemek için şeyhimi aradım. Onu yaklaşık iki saat sonra camiye gelirken buldum. Yanına koştum, bana kollarını açıp: "Oğlum, zuhurattan memnun musun?" dedi. Olan biten her şeyden haberdar olduğunu anladım. Bana: "Bekleme, hemen Şam'a doğru yola çık." dedi. Adres veya başka bilgi vermemişti, sadece Şam'da Şeyh Abdullah Dağıstani demişti."

--- alıntı ---


vay anasını, olaya bakın hele. ruhlar aleminde iletişmek mi dersin, her bir halttan haberdar olmak mı dersin, ne dersin bilmem anam, ama bunlar hint masallarından kaçmış adamlar.


--- alıntı ---

"1944 yılında (Hicri 1364) Şeyh Nazım otobüsle Trablus'a gitti. Otobüs onu limanda bıraktı. Orada bir yabancı idi ve kimseyi tanımıyordu. Limanda dolaşırken yolun diğer tarafından kendine doğru gelen birini gördü. Bu kişi Trablus müftüsü Şeyh Münir el Melik idi. Aynı zamanda, şehirdeki bütün tarikatların şeyhiydi. Yaklaştı ve şöyle dedi: "Sen Şeyh Nazım mısın? Rüyamda Peygamberimizi gördüm, bana "Torunlarımdan biri Trablus'a geliyor" dedi ve senin görünüşünü bana gösterdi. Bu bölgede seni aramamı ve seninle ilgilenmemi söyledi." "

--- alıntı ---


evet, sanal alemde görüşmüşler, msn'den konuşmuşlar, diğer şeyh, peygamber, bir de bu bütün tarikatların efendisi büyük müftü. peygamber de demiş, "bizim arkadaş geliyor, siz ona bir bakın."



--- alıntı ---

""Şeyhin evinin hangisi olduğunu bilmiyordum. O anda sokakta dururken bir zuhurat hasıl oldu. Şeyh evinden çıkıp beni içeriye çağırıyordu. Zuhurat bittiğinde sokakta kimseyi göremiyordum. Fransız ve İngiliz bombardımanlarından dolayı etraf bomboştu. Herkes korkuyor ve evinde saklanıyordu. Sokakta yalnızdım. Şeyhin evinin hangisi olduğunu bulmak için kalbime bakıyordum. Sonra bir zuhurat daha oldu ve özel kapısı olan özel bir ev gördüm. Zuhurat bittiğinde, o kapıyı bulana kadar aradım. Kapıyı çalmak için yaklaştığımda Şeyh kapıyı açtı ve "Hoşgeldin, oğlum, Nazım Efendi" dedi.

"Olağan dışı görünüşü beni hemen cezbetmişti. Daha önce hiç böyle bir şeyh görmemiştim. Yüzünden ve alnından nur akıyordu. Kalbinden ve gülümseyen yüzünden sıcaklık geliyordu. Beni yukarıya, odasına çıkardı ve "Seni bekliyorduk" dedi."

--- alıntı ---


of of of... hayalgücüne bak sen ya... keşke din soslu fantastik bir kitap çıkarsaymış adam, saygı duyardım. şeyhin evini bulmak için kalbine bakıyormuş, kalbindeki gps ile özel kapısı olan, özel bir ev görmüş. yemin ederim, samimiyetle söylüyorum 9 yaşında yazdığım masalda yaklaşık aynı olay var.

olağandışı görünüşlü şeyhin yüzünden ve alnından akan nura bittim ben. paçalarından da damlıyor muymuş?


--- alıntı ---

"Kalbim onunla olmaktan çok mutluydu fakat Peygamber Efendimizin şehrini ziyaret etmeyi de çok istiyordum. Ona "Ne yapacağım?" diye sordum. "Cevabını yarın vereceğim. Şimdilik dinlen" dedi. Bana akşam yemeği ikram etti. Yatsı namazını onunla kıldım ve uyudum. Sabaha karşı beni teheccüd namazı için uyandırdı. Daha önce hiç bu namazdaki kadar güç hissetmemiştim. Kendimi ilahi huzurda hissettim. Kalbim giderek ona daha fazla bağlanıyordu."

--- alıntı ---


cevabını yarın vereceğim, şimdilik dinlen. laflara bak... çok film izlemiş herhalde bu adam, replikler filan etkileyici.


--- alıntı ---

"Sonra bir zuhurat hasıl oldu ve namaz kıldığımız yerden gökyüzünün Kabe'si olan Beyt-ül Ma'mur'a merdivenle tırmandığımı gördüm. Her adım bir makam idi ve her makamda kalbime daha önce hiç bilmediğim ve duymadığım bilgiler geliyordu. Beyt-ül Ma'mur'a varıncaya kadar kelimeler ve cümleler muhteşem bir şekilde bir araya geliyor ve yükseldiğim her makamda kalbime veriliyordu. Orada, Peygamber Efendimizin imam olduğu, namaza durmuş 124 000 peygamberi gördüm. Onların arkasında safa durmuş Peygamberimizin 124 000 sahabesini gördüm. Onların da arkasında, Nakşibendi tarikatının 7007 evliyasını gördüm. Sonra diğer tarikatların
124 000 evliyasını saflar halinde namaza durmuş olarak gördüm."

--- alıntı ---


küsüratlı sayı vereyim de salladığım anlaşılmasın ekolünden. hani rüya desen anlarım kardeş de, zuhurat filan deyince, iskender evrenesoğlu'nun "ıghhhk" dediği video aklıma geliyor, kusura bakma. merdivenden çıkarken kalbine verilen bilgilerden de bir demet sunsaydın ya bize. sana da durmadan bir şeyler iniyor be hocam, komik adamsın vesselam.


--- alıntı ---

"Hazreti Ebu Bekir'in hemen sağ yanında iki kişilik boş yer kalmıştı. Büyük Şeyh Efendi, o boş yere gitti, beni de oraya çekti ve sabah namazını beraber kıldık. Bu namazın tatlılığını daha önce hiç yaşamamıştım. Peygamber Efendimiz namazı kıldırırken kıratının güzelliği tarif edilemezdi. Hiç bir kelime tarif edemezdi çünkü bu ilahi bir şeydi. Namaz bitince zuhurat da sona erdi ve Şeyhim benden sabah namazı için ezan okumamı istedi."


--- alıntı ---

hazreti ebu bekir'in yanında rezerve olan o iki yer sizin için mi ayrılmıştı? ay ne kadar kutsalsın!!! ay ne kadar mübareksin! ay ne kadar mukaddes emanetsin!



--- alıntı ---

"Sabah namazını kıldı, ben de arkasında kıldım. Dışarıda iki ordunun da bombardımanlarını duyuyordum. Beni Nakşibendi tarikatına süluk etti ve bana "Oğlum, bizde müridimizi bir saniyede kendi makamına ulaştıracak kuvvet vardır" dedi. Bunu söyler söylemez gözleriyle kalbime baktı ve gözlerinin rengi sarıdan kırmızıya, sonra beyaza, sonra yeşile ve siyaha döndü. Her renge ait bilgi kalbime aktıkça gözlerinin rengi değişiyordu."

--- alıntı ---


ahahahahah, masalın en komedi kısımlarından biri. adamda müridini bir saniyede kendi makamına ulaştıracak kuvvet varmış, komik şeker şey seni. ulan onca peygamber ve ashabı, niye hayat boyu uğraşmışlar lan o zaman?!! sende bir saniyede ulaştıracak kuvvet var da, Allah'ta yok mu?

sonra o gözlerinin renginin değişmesi filan... ya hayır, cidden şunu okuyup inanabilecek gerizekalılara sesleniyorum, kardeşim siz şaka mısınız? siz hiç aklınızı kullanmaz mısınız? inandığınız Allah'ın size hitap ettiği kitabı hiç mi okumadınız? Allah'ın sünnetine aykırı, bu masalsı sıkmasyonların, uydurmaların olmayacağına hala kafanız basmıyor mu? bu yalancı sahtekarlara daha ne kadar inanacaksınız?

öküze tapan budisti mi aşağılıyorsunuz bir de? ahayt... adam hiç olmazsa hayvanlara saygılı, siz bi kendi saçmalıklarınıza baksanıza!



--- alıntı ---

"İlk renk sarı idi ve kalp haliyle alakalı idi. İnsanların günlük hayatlarıyla ilgili gerekli bütün bilgileri kalbime döktü. Sonra Hazreti Ali'den gelen 40 tarikatın ilminden, Sır Makamından, kalbime verdi ve kendimi bu tarikatlarda üstad olarak buldum. Bu bilgileri aktarırken gözleri kırmızı idi. Sırrın Sırrı denilen üçüncü makam, sadece, Hazreti Ebu Bekir'den gelen Nakşibendi tarikatının şeyhlerine izin verilen makamdı. Bu makamdan kalbime verirken gözleri beyaz idi. Sonra beni gizli manevi bilgilerin olduğu Gizli Makama çıkardı. O anda gözleri yeşile dönmüştü. Daha sonra beni hiç bir şeyin görünmediği en gizli makam olan Tam Yok Olma makamına götürdü. Bu arada gözlerinin rengi siyaha dönmüştü. Burada beni Allah'ın huzuruna çıkardı sonra geri varlığa getirdi."

--- alıntı ---


Allah'ın huzuruna çıkmışmış, yani yalan sıkılır da, bu kadar onursuz, bu kadar enaniyet kokan bir yalan sıkılır mı be hocam? aişe demiyor muydu: "kim muhammed miracta Allah'ı gördü derse, ona iftira etmiş olur" diye. inandığını söylediğin peygamberlerin bile göremediği şeyi, gördüğünü iddia edebilecek kadar mı haysiyet yoksunusun? sen kimsin ulan?

ya cidden şu yukarıda okuduklarınız, kendine müslüman diyen bir insanın ağzından çıkabilecek en pislik dolu, en lağım çukuru cümleler. bir insan bu kadar haddini aşamaz. ama bu kadar olamaz yani. yok ilk önce sarıymış, günlük hayat bilgilerini öğrenmiş. ulan köfte, biraz çalış kendin öğren, ne bu beleşçilik?.. sonra sırrın sırrıymış, kırmızıymış, sonra beyazmış, sonra yeşilmiş, en son siyahmış, Allah'In huzuruna çıkıp inmiş.

avatar the last airbender çizgi filminde, ejderhaların bütün renkleriyle hayatı ve ateşi öğrettiği, bu çocuksu ve masalsı hikayenin güzel bir sahnesi vardı. o sahneden bile soğuttun lan beni, çakma hindu.

Allah'ın huzuruna çıkmış inmişmiş, yok arkadaş, buna inanan embesillere Allah nasıl ceza vermiyor diye soracak olsa bir inanan, ben de derim ki: "daha ne kadar ceza verebilir ki! akıllarını kullanmayanların üstüne pisliği boca edeceğini söylemiş. aha bakın, b.k çukurunda debeleniyorlar, gülmeye bile değmeyecek kadar alçak yerlerdeler, saçma bile denemeyecek şeylere inanmışlar, Allah bir insana daha nasıl ceza verebilir?"



--- alıntı ---

"Ona olan muhabbetim o anda o kadar yoğundu ki ondan ayrı kalmayı düşünemiyordum. Sonsuza kadar onunla beraber kalıp ona hizmet etmekten başka hiç bir şey istemiyordum. Sonra fırtına geldi ve sükuneti tehdit etti. İmtihan çok büyüktü. Bana, "Oğlum, halkının sana ihtiyacı var. Şimdilik sana yeterli olanı verdim. Bugün Kıbrıs'a git"dediği an ümitsizliğe düşmüştüm. Ona ulaşmak için bir buçuk sene geçirmiştim. Onunla bir gece kaldım. Şimdi bana, beş yıldır görmediğim Kıbrıs'a geri gitmemi emrediyordu. Bu benim için müthiş bir emir idi fakat, tarikatta, mürit şeyhinin arzusuna teslim olmalı idi."

--- alıntı ---


canım benim ne kadar fedakarsın, kıbrıs'a gitmek çok zor gelmiş oy cicim, şekerim benim. yerim lan seni...



--- alıntı ---

"Ellerini ve ayaklarını öpüp izin aldıktan sonra Kıbrıs'a gitmek için bir yol bulmaya çalıştım. İkinci Dünya Savaşı sona yaklaşıyordu. Ulaşım yoktu. Sokakta bu düşüncelerle ilerlerken yanıma bir kişi geldi ve "Şeyh Efendi, vasıtaya ihtiyacınız var mı? diye sordu. "Evet! Nereye gidiyorsunuz?"dedim. "Trablus'a" dedi. Beni tırına bindirdi ve iki gün sonra Trablus'a vardık. Oraya gelince, "Beni limana götür" dedim. "Niye?"dedi. "Kıbrıs'a giden bir gemi bulmak için" dedim. "Nasıl? Bu büyük savaşta kimse denizde seyahat etmiyor ki!" dedi. "Boşver, sen beni oraya götür"dedim. Beni limana götürüp bıraktı. Şeyh Münir el Malik'in bana doğru geldiğini görünce yine şaşırdım. Bana şunları söyledi "Büyük dedenin sana karşı nasıl bir sevgisi varmış!Peygamber Efendimiz yine rüyamda bana gelip "Oğlum Nazım geliyor, onunla ilgilen" dedi."

--- alıntı ---


ayaklarını öpe yalaya yola çıkmış, peygamber de nazım'ı nasıl seviyorduysa, karısını ve damadını ilgisiz bırakan peygamber, nereye gitse nazım'ı kolluyor. "bakar olun nazım'ıma" diye haber yolluyor. ne kadar güzel uçuyor ya adam, bakın kanatları bilem olmadan üstelik.

ama ben bu nazım gibi marjinal, hafif sıyrık tipleri severim. şeyh olup sıyrıklıklarına on binleri de katmadıkları müddetçe.

nazım için şarkı buldum. "hadi deli oğlan"


--- alıntı ---

"Onunla üç gün kaldım. Kıbrıs'a gitmem için bana yardım etmesini istedim. Denedi ama savaş ve yakıt eksikliği yüzünden mümkün olmuyordu. Kayıktan başka hiç bir şey bulamadı. Bana, "Gidebilirsin ama çok tehlikeli" dedi. "Gitmeliyim, çünkü bu, şeyhimin emridir" dedim. Şeyh Münir, kayık sahibine beni Kıbrıs'a götürmesi için çok yüklü para verdi. Yola koyulduk. Normalde dört saatte gidilen yolu yedi günde aldık.

"Kıbrıs'a adımımı atar atmaz kalbimde bir zuhurat hasıl oldu. Şeyhim Abdullah Dağıstani Hazretlerini gördüm, bana şöyle dedi: "Oğlum, hiçbir şey seni, emirlerimi yerine getirmekten alıkoymadı. Dinleyip kabul etmekte çok başarılı oldun. Bu andan itibaren sana her zaman görüneceğim. Ne zaman kalbini bana doğrultsan ben orada olacağım. Ne zaman bir soru sorsan İlahi Huzurdan doğrudan cevabını alacaksın.Ulaşmak istediğin herhangi manevi makam, tam teslimiyetin sayesinde sana verilecektir. Peygamber Efendimiz ve bütün evliyalar senden memnundur". Bunu söyler söylemez onu yanımda hissettim ve o zamandan beri, beni hiç terk etmedi, her zaman yanımdadır."

--- alıntı ---


bu dağıstani, istediğinde istediğine görünebilen bir süper kahraman. peygamberlerin asla sahip olmadığı yeteneklere sahip. Allah kadar güçlü (ha şa). ama adını Allah koymayı unutmuşlar işte garibimin. mesela kaşığı da bükebiliyor. hatta bununla alakalı bir sözü var, "there is no spoon"

evet doğru tahmin, matrix'teki çocuk, abdullah dağıstani hazretlerinin ta kendisi. ya işte hollywood çalıyor her şeyimizi, velilerimizi bile. e tabi birader sen filmini yapmazsan başkası yapar. bu kadar.


--- alıntı ---

"Doğduğu yere gittiğinde yaptığı ilk şey camiye gidip Arapça ezan okumak oldu. Hemen tutuklanıp bir hafta hapis yatmak zorunda kaldı. Serbest kalır kalmaz Lefkoşa büyük camisine gidip minaresinde ezan okudu. Bu olay, resmi makamları çok kızdırdı ve aleyhine dava açtılar. Mahkemeyi beklerken bütün Lefkoşa ve yakın köyleri dolaşıp minarelerden ezan okudu. Neticede, aleyhine toplam 114 dava açıldı. Avukatlar, ezan okumaktan vazgeçmesini tavsiye etti fakat o, "Yapamam, insanların ezanı duyması lazım."diyordu.

Davaların okunma günü gelmişti. Eğer yargılanır ve suçlu bulunursa 100 yıl üzerinde hapisle cezalandırılacaktı. Aynı gün, Türkiye'den seçim sonuçları geldi: Adnan Menderes yeni başbakan seçilmişti. Başkan olarak ilk işi bütün camileri açıp arapça ezan okunmasına izin vermek oldu. Bu, Büyük Şeyh Efendinin bir kerameti olmuş ve Şeyh Nazım bu sayede serbest bırakılmıştı."

--- alıntı ---


bak hele bak, bizim adnan'ın başbakanlığı da bunun kerametiymiş. oldu olacak "dünyayı da zaten Allah ile ortaklaşa yarattık" deseymiş adam, hikayenin bütünlüğü içinde daha tutarlı olurmuş.

yakışıklı herif ama Allah var.
devamını gör...

Bu başlığa bir şeyler girmek için üye olabilirsiniz.

Benzer Başlıklar