sezai karakoç büyük şairdir yalanı

dincilerin dilinde bir sezai karakoç efsanedir dolaşŸıp duruyor. adam bir mona roza yazmışŸ üstüne hikayeler türetilmişŸ müzmin bekarlara ilham kaynağŸı olmuşŸ. bir de şŸu sürgünler ülkesi şŸiiri var. ey sevgililer ve en sevgililer. o kadarını şŸiirle içli dışŸlı olmuşŸ herkesten bekleyebilirsin. 40 yılda bir çıksın yani. mesela serdar ortaç'ın hiç mi iyi bestesi yok güftesi yok vardır elbette.
peki ya gerisi ne birader.

denizin kentini yaktım
vızıldayıp duran kafamın ortasında
denizin kentini yaktım
hurma şŸırıltılarıyla

hurma şŸırıltıları. hurmanın yahut ağŸacının deniz atıfıyla sıvıya dair bir ibare olan şŸırıltıyla anılma kasıntılığŸından başŸka nedir bu dizeler?

***
devam edelim;

''karşŸıda bir toz bulutu gördü
sanki geliyordu o'nu yutmak için''

işŸte bir kasıntılık daha. sanki geliyordu o'nu yutmak için. düşŸük bir cümle. sırf cümleyi devirmek için şŸiirsel olması için yapılmışŸ gibi duruyor. büyük bir şŸair asla böyle basit yollara başŸvurmaz.

***
devamlı tekrar. bir edebi sanatın katlanılmaz biçemde sunumu. kelime tekrarları bütünlük korkusundan yapılır çoğŸu şŸairce. her şŸiiri bunu vurguluyor ve baymaya başŸlıyor. örnek vermeye gerek yok. açın herhangi bir şŸiirini bak aklıma geldi mesela mona rozayı siz iyi bilirsiniz. incir incir incir ve nice benzer imgeler. açın onu okuyun öeh diyorum be.

neyse sıkıldım. darlandım. yeter bu kadar anlayana.




devamını gör...
(bkz: leyla köşesi)
(bkz: sezai karakoç)



bir de bakalım leyla köşesinden
aşkın kadın adlı penceresinden
bırakmıştı kendini yazılmış olana
susmak ve konuşmamak denen cana
evlenmişti ve görünüşte mutlu
åžimdiden memnun ve gelecekten umutlu
fakat bir eksiklik ufacık bir nokta
kalbi kurcalıyordu hala
mecnun ne olmuştu neredeydi
nasıldı ne yapıyordu hali neydi
geceleri loş gölgeler arasında
kum tepelerinde ay yarasında
mecnuna benzeyen hayaller olurdu
bu anlarda sanki kalbi dururdu
bitmiş olan bir daha mı başlayacak
ne çare başlayan başlamamış
bitmiş bitmemiş olacak
gibi gelirdi ona
ürküntü geçmiş ama erememişti huzura
karanlık bitmiş fakat erememişti huzura
ay tutulmuş tutulmuş kurtulmuştu
gçnlu zaman zaman tutmuştu mustu
gün kırmıştı siyah çerçevesini
yarmıştı ışıkta ötesini berisini
baskın korkusuyla ürperen çadırların
bugün düzen ve güven, ama yarın!!
yarına bir güvence olmayan
neye yarar böyle bir şimdiki zaman
acıyla da olsa dopdolu olan hayat
boşalmıştı zemberegi boşalmış bir saat
gibi. dönmüştü bomboş bir kagıda
agızdaki tad benzemiyor eski tada
ırmak kurumuş rüzgar esmiyor
yakıcı güneşi bir parçacık bulut örtmüyor
arzu ve korku iki karanlık duygu
yüreginde birbirini kovalayıp duruyordu
ya bir gün geri dönerse mecnun
yine altüst olursa ortalık bütün
daha mi iyi olur daha mi kötü bilmiyordu
bir umut vardı gönlünde eksilmiyordu
sonra kızıyordu kendine kınıyordu kendini
kapamak istiyordu içinde eskinin kepengini
eski oldu diyelim ama neydi yeni
ve nasıl eskitmeli eskimiyeni
nasıl öldürmeli ölmeyeni
nasıl diri sayarsın ölü olanı
eski bir zehirdi belki ama yeni
andırıyordu tatsız tuzsuz bir yemegi
beklemek neyi bekledigini bilmeden
gün günü ay ayı kovalarken
beklemek bir vaktin dolusunu
öç alan kaderin zalim oyunu
her şey akılla kurulu akılla düzgün
ama aklın içinde olmalı baharat gibi
bir parça delilik
oysa mecnun almış bütün deliligi gitmiş
kupkuru bir hayat kalmış ve adeta oyun bitmiş
arzulanan zenginlik, at kumaş ve ziyafet
yetmez olur insana bir gün elbet
insan hep birşey umar bekler
ne oldugunu bilmez fakat
fakat sonradan duruldu leyla
tevekkülle huzuru buldu leyla
ruhta kopan fırtınalar dindi
gökten gönle sükunet indi
anladı ki acı tatlı soguk sıcak
geçmiş ve gelecek ayrılmak ve kavuşmak
hep aynı varoluşun dönüşümleri
aydınlanışları ve sönüşümleri
her şey havada döner durur
sonunda tanrı varlıgında yok olur
ruh hürdür vücut esir
ruh baldır beden zehir
ruh hürdür tanrı aşkıyla
baglı degil yer ve zaman kaydıyla
farketmez gelse gelmese kays (mecnun) ona
gitse gitmese ona leyla
tanrı katında buluşmuşlardır
hakikat yurduna kavuşmuşlardır

yalanın, şairliğin ve büyüklüğün ne olduğunu bilmeyen küçük insan söylemi.
devamını gör...
kimsenin sezai karakoçun şiirlerini beğenmek zorunda olmadığı gibi, hiçkimsenin de onu karalamaya hakkı yoktur.o sezai karakoç ki siyasi bir duruşu olmasına rağmen şiirlerini çok farklı kesimlere duyurabilmiş, monna rosa yı insanlara ezberlettirebilmiş, 2. yeni akımı ile beraber türk şiirinde yeni bir sayfa açmış bir şairdir; evet büyük bir şairdir.
devamını gör...
önce tanım: sezai karakoçun büyük şair olmadığını düşünenlerin beyanı.

kimse sezai karakoçu beğenmek zorunda değil. büyük şair de demek zorunda değil. lakin eğer "yalanı" diyerek sevenlerini baltalarsan, kimse sizi ciddiye almaz. öyle tek bakınızla ayarı verir tezciklere.

ayrıca;

(bkz: sanat sanat içindir)
devamını gör...
sezai karakoç'u sadece mona rosa ile bilip tanıyan ve tum yorumunu buna gore yapan kardesımızın tanımıdır.
oysa sezai karakoç'un mona roza'yı gençlık yıllarında yazmıs oldugundan cokta degerlı gormedını bılmedıgınden dolayı yapılan tanımdır.
dırılıs ve dırılısı desteklediği yapıtlara bakılması tavsıye edılır
devamını gör...
denizin kentini yaktım, mecnun ve toz bulutu, sürgünler ülkesi gibi şiirler üzerinden getirilen eleştiriyi mona roza'yı zaten üstad da değerli görmezdi diye çürütmeye çalıaşan okuyucuların savunamadığı düşünce.
devamını gör...
bu da işte klasik , idollere söverim idol olurum titriyle açılan başlıklardan birisi. ne gerek var bilmiyorum ? herhangi bir sözlükte necip fazıl için şair değildi, yahut nazım için tırt şairdi, ya da ismet özel için dizeleri bir boka benzemez nevinden ifadeler görmeniz zor değil. hepimiz nurullah ataç olduk ...na koyim. yoldaşlar şiir beğenisi özneldir falan dedik tamam da sıçmayın içine hakikatlerin. zırvalamayın yani. sövdüğünün dizine elin değsin sonra söv. bundan da şimdi 69 anlarsın sen.

neyse.
devamını gör...
bazı şiirleri sınırları zorlasa da bence de büyük şair değildir.ece ayhan, turgut uyar,ismet özel , metin eloğlu nun şiirleri yanında şiirleri cılız kalıyor.edip cansever ile atilla ilhan arasında bir yerdedir şiiri.tabi bu yerde türk şiirinin ana damarı değildir.
devamını gör...
külliyat sahibi sezai karakoç için yapılmış haksız bir yorumdur. sezai karakoç, cemal süreya ilhan berk ece ayhan edip cansever ve turgut uyar ile birlikte sadece "dinciler" arasında değil, şiire ilgi duyan her insaflı şiirsever tarafından 2. yeninin önemli şairleri arasında gösterilir.
hadi kitap okumuyon anladık. cemal süreyyanın 99 yüz isimli kitabındaki sezai karakoç yorumlarından ve diğer şairlerin yorumlarından da haberin yok. google diye bişey var kardeşim. bi bak bakalım sezai karakoç kimmiş, nasıl şairmiş. haa dersin ben sevmedim şiirlerini. tamam kabul ederiz. amma velakin insanların değerlerine, "kıymetlilerine" saygı gösterilmeli "diye düşünüyorum"
devamını gör...
sezai üstadı anlamak için bir kimsenin edebi yönünün kuvvetli olmasından daha fazla şeye ihtiyacı vardır...okumak anlamak ile eş değer değildir hakeza...bir şiiri beğenmek için ilk başta anlamak gerekir...anlamak için o şiirin neyi nasıl anlattığını çözmen gerekir...sezai üstadın şiirlerinin hepsini anlaman için onu kişiliğini dünyasını yaşamını alemini bilmen gerekir...yani öyle oturduğun yerden bu adam iyi şiir yazamıyor demek ile olmuyor a evladım...sezai üstadı anlaman için ilk başta onun gibi yanman onun yandığı gibi yanamasan bile yanmak ne demek bunu bilmen hayal edebilmen lazım...yani onun yolunu bilmen lazım yolunda yolcu olamasanda...mevlana boşuna mı der sanırsın:""aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguları paylaşanlar anlaşabilirler"" diye...hala öyle işkembeden atarak eleştiri yapacaksa insan gitsin ahmet selçuk ilkan okusun...

tanım:bu kadar doğru bi yalan yok ki dünya da cümlesi ile mukabelede bulunulması gereken tespit...







taha nın kitabı:



-kav 2- 34



günaydın bana geri gelen şiir

bana geri gelen anıt

bana geri gelen kalbim

bana geri gelen kalbimin ayışığı

gözleriyle iyileştiren yaralarımı

kalbim güneşim efendim

günaydın yüreğimin kuşluğu

sürekli kuşluğu

günaydın alacakaranlık

ama nasıl alacakaranlık

bizi yataklardan koparan

dağlara yaklaştıran

dağlara doğru fırlatan

grevlerden grevlere koşturan

yanardağ

alacasıyla anne karanlığıyla baba

loşluğuyla kardeş aydınlıyla abla

kırmızı kırmızı bir karasevda

siyah siyah bir kuş lamba

hız kazanmış kristal camlarla

gelen ve giden

içimizde ve dışımızda

son durak istanbul

ilk durak ankara



(...)



-taha kapının önünde- 37



(...)



ne bahardan bir gül ne yazdan bir yemiş

ne kıştan bir imdat ne sonbahardan sada

bir ara dinlendiriyor yüreğini beethoven

dört duvardan yavaş yavaş gelen

gözlerden bir çılgınlık akıyor geriye geriye doğru

van goghun elleriyle kırılan bir başak mı bu

cermen baltalarıyla frenk sopalarıyla iskandinav buzullarıyla geçti wagner



bir ses ki asur kabartmalarından beter

beklenen muştunun heykeli mi kırıldı battı

sona mı erdi eleğimsağmaların saltanatı

akşam akşam dar sokaklar ağzında kayboldu bir bir

hayallerimizin icadı putlar düşten yoğrulmuş tanrılar

ergenin şeytan aldatmacaları

insanın ilk karşılaştığı denizlerin

önünde yaktığı kireç alevlerinde hisar

her hastalık bir putun kırılması mı demek

putların toptan kırılması mı demek ölmek



(...)



-yanardağ kıyısında yaşama- 51



yukarda bir yanardağ

kızgın küllerini savuruyor

bu ölü şehrin üstüne

işte bu şehre alıştı taha

kırağı çalmış evlerine

kahvelerinde dayanılmaz bir çağrıyla

çağıran gecelerine alıştı taha

geceye bir alkol gibi alıştı

kışlarında terlediği üşüdüğü yazlarında

bu şehre alıştı taha

gül açmayan baharlara

yaprak düşmez sonbahara

kurbansız bayramlara

öğle öten horozlara

ancak geceleri rastlanılan köpeklere

tütün kokan kedilere

kesin kesin alıştı

yalnız sahaflarında grev yok

işçiler lağımları akar bırakmış

kurumuş kitabelerdir artık çeşmeler

bir semtine yerleşti

özler durur öbür semtini

o nerdeyse cehennem orası sanki



-çile- 55



(...)



kaleye hücum ettiği an zülküfül

kılıcı uzatan tahaydı

bir kere daha kayalık leylaklarında

zülküfülden bir tad aradı taha

halkın söylediğine göre onun kanıydı bir çiçek

ki açmazdı gerçekten o dağdan başka hiçbir dağda

ağzı yakan bir çiçek özel bir çiçek

gerçekten bu çiçekten süt umar

sütü kesilen kadın

su umar

suyu kesilen bahçe

soy umar soyu kesilen erkek

yahyanın başı da bu çiçekte

kalbe bir mızrak gibi inen bu çiçekti



secdeden secdeye sıçrayarak taha

selam sana zülküfül

selam sana yahya

selam sana isa

selam sana ibrahim

selam sana musa

selam sana süleyman

selam sana davut

selam sana yuşa

selam sana ahmed

selam sana muhammed

selam sana mustafa

mustafa selam sana

ey seçilmiş seçilmiş

mustafa selam sana

ey öğülmüş öğülmüş

muhammed selam sana



ateşi gördü kurbanı yarılan denizi

yahyanın kesilmiş başını altın tepsiyi

ikiye biçilen zeytini

karadan korkup da çekilen denizi

bedirde bir toz toprak içinde

zaferi tattı dişleri aydınlandı sevinçle

güneş batarken çölde

taha da peygamberle birlikte

zafer sevinci içinde

baş geriye gitmiş taşı eritmiş gitmiş

vücut incir gövdelerinin arasında terk edilmiş





-taha'nın ölümü- 59



ölen şehirlerdir taha değil

kuruyan nehirlerdir

lambadır sönen kış dökülmüş içine

sonbahar yaprağı ırmağı emmiş

asfalttır çekilen sıva bereket toprağının

bu tahanın ölümü değil yürüyüşü mezarların

kabirlerin şamarıdır çağın yüzüne

geceye batışıdır taş bakışlarının

tarihle öpüşme bitmiş demektir

güneşten aya

aydan geceye inmiş demektir masal

fal

kadın ellerine ısmarlanmış olan

fincanlardan fincanlara armağan

sabahların bakırı zehir özleminde

ekmek rafların en gerisinde

ev eskimiş yıpranmış depreme gebe

taşlar birer birer mineralerden düşmede

kubbenin kurşununu kesmiş bir elmas

cam kesmeye mahsus olan

her gece kalbimize musallat olan

cami kubbelerini eriten şimşek

kalbimizin özünü kemiren akşam

ağaç yutmuş kabrin taşını yazısını

ölüler kalmamış haykırdı taha ne de babalardan bir anı

sur yıkıntıları ölüme açılmış

ölü kalmamış ama ölüm tutuyor güneşi toprağı

ölü kalmamış ama ölüm hayat halini almış

içine girdiğimiz yılan turşulu ölümle

değişe değişe bozulmuş ölüm bile

nerde ölümün o ak o yeşil

o siyah kırmızı keskin rengi

artık ölüm ne gri ne kahverengi

ne gök rengi ne yer rengi

ölüm bir grev gibi kaplamış ülkemizi

ta can evimize kast eden bir grev gibi

batı bu karanlık grevin gözcüleri

doğu sonsuz bir grevin

çocuk düşüren bir anne gibi

güneşi düşürmüş son seheri

taşlar birer birer minarelerden düşmede

geceler bir inme gibi inmede

bir felç geldi gökten ve topraktan

doğudan ve batıdan

kollara bir zincir gibi yapışan

ayakları ateşin gıcırtısıyla yakan

kalb yakup ve yusuf öyküsünden boş

kafa bütün karıncalarla sarhoş

dudağı kessen bir şarap gibi

felç inmiş ağzımıza yakan bir kireç gibi

ağız mermerle örülmüş

kapatılmış yedi uyuyanlar maparası

develer çöle dağılmış

ateş sönmüş kervan batmış

kervana yol gösteren yıldız yanmış

saksılarda kömürü soluya soluya can vermiş çiçek

sevgiliye uzatılmış ama sevgili ölmüş

baba demiş hasta çocuk ama baba gitmiş

kapı çalınmış ama kimse yok önünde

belki bir yabancılık belki bir rüzgar çalmış

dağ çingenelerine ısmarlanan fallardan

bir daha bir haber alınamamış

bu yıl baharda menekşeler biile açmamış

anneler kirazları beklerken

bir bardak suda ölüm kaynamış

ölen şehirlerdir taha değil

taşlarını fırlatan minareler

veriyor son felç hıncından bir haber

felç öfkesinden bir sayfadır önümüze açılan

oku okuyabildiğin kadar ölüm dersinden

taha birkaç kelime kaldı söylenmedik

felçten önce birkaç kelime söyle

son birkaç kelimeyi de söyle

öleceksen bari öyle öl öyle

uğursuzluk akşamı çökmeden

kısa süren

kutsal bir öğle gibi

son birkaç kelimeyi söyle



arkadaş aynalar kırılmış

gerdeklerin şiddetinden değil

savaştan dönen yiğitin

sevinç mızrağından değil

aynalar farelerin tıkırtısından bezmiş

kırılmış kırılmış aynalar bezmiş

kırılmış kırılmış aynalar kırılmış

kırılmış yarasaların soluğundan

baharı kalmamış ondan kırılmış

ortasından çatlayan bir zamandan kırılmış

aynalar kırılmış tahanın yatağına bir adım ırakta

taha ırakta aynalar ırakta

yatak bir karantina kazanı gibi kaynamakta

felç bir kar şehri gibi şehri gömmekte beyaza

dağların beyazına değil ölümlerin beyazına

köpük ölünün sarasının tükrüğü

duvar yanmış bir kur'an sağlam kalmış duvarda

fırlayacak kuvvet yok kol yastığa dayandığında

ayakları şimşek yakmış

ezmiş bir gök gürültüsü kaburgaları

yatak yapışmış vücuda nasıl koşacaksın taha

nasıl koşacaksın taş araya girmiş kur'ana



-taha'nın dirilişi- 63



dört melek ve kur'anla

dirildi taha

onulmaz bir ölümle

kavuran bir felçle

öldüğü halde

dört melek ve kur'anla

dirildi taha

cebraille mikâille

üç sã»r ve israfille

azraille bile

dirildi taha

yatağında bozulmuş bir bağ gibi

kavrulmuş yapraklar gibi



dağılmış ve kendi kıyametini

ve kendi onulmaz mahşerini yaşamışken

nemrudun ateşinde yanmışken

firavun suyunda boğulmuşken

dört melek ve kur'anla

peygamber soluğuyla

dirildi taha

açtı sofrasını mikâil

nimetler sofrasını

bal zeytin ve nardan

su getirdi dağlardan pınarlardan

ilkin dudağını ıslattı bengisuyla tahanın

geçti bir eleğimsağma omuzlardan

taşıyan o gülümsemesini hızırın

hızır güldü

kur'anı cebrail açtı

sofrayı mikâil açtı

ölümü öldürdü azrail

sã»runu üfledi israfil

dirildi taha

işte böyle dirildi taha



durun anlatayım size melekler

tahayı nasıl dirilttiler

anarak isanın doğumunu

anarak muhammed mustafanın doğumunu

melekler

tahayı dirilttiler

devamını gör...

Bu başlığa bir şeyler girmek için üye olabilirsiniz.

Benzer Başlıklar