sözlük yazarlarının karalama defteri

#özgürler 

9122.
beethoven'ın, ayışığı sonatını, ondan ayışığını anlatmasını isteyen âmâ bir kız çocuğu için bestelediği söylenir; ve silence'ı (sessizlik) bestelediğinde de kendisi neredeyse tamamen sağırdır. peki ben, kelimelerin o kadar da anlamlı olduğuna artık inanmayan ben, hele anlatması hiç kolay olmayan duygularla doluyken, tüm bunları duymak isteyen bir kimseye nasıl anlatırım diye kendime soruyorum. işte tam burada, çoktandır oynadığımız bilmezlik oyunu sona eriyor.

bence biz insanlar, bir yanımızla müthiş aptal, bir yanımızla da korkunç algıya sahip varlıklarız. yaşadığımız evrenin görünen yüzü ne kadar sığ olursa olsun, insanın kendi içinde elinde olmadan duyduğu derin bir coşku, kendi eliyle ördüğü ne kadar duvar varsa yıkıp geçebiliyor. öyleyse geçmeli.
devamını gör...
9123.
sabahın 5'inde seri eksi atacak kadar içinde kin biriken insanları anlamıyorum. gel kardeşim mesaj at ne derdin varsa içini dök, adam mı yiyoruz biz.
devamını gör...
9124.
birkaç saniye cenneti düşlemek için göz kapaklarımı örtüyorum. amel defterim yüzüme çarpınca derin bir nefes alıp kendime acıyorum.
devamını gör...
9126.
üsküdar sahili istanbulun en güzel sahili olmasa da en duygu yoğunluğu yaşatan sahildir. mesela hatunlayız. üsküdar sahilde kağıt bardakla çay almışız. sahildeki insan manzarasına beraber sallıyoruz. huzur var.
devamını gör...
9127.
"ona söylenen bütün sözler “sus” diye başlamıştır; bütün nesneler “cıs” diye tanımlanmıştır; bütün meraklar “hayır” diye yanıtlanmıştır; bütün sevinçler “ayıp” diye kınanmıştır; bütün sokaklar “içeri” diye bitirilmiştir; bütün ufuklar “otur” diye karartılmıştır; bütün büyükler “doğru” diye kutsanmıştır; bütün oyunları ve arkadaşları “kötü” diye paylanmıştır. kendisi yoktur artık. bu yüzden öteki de yoktur. yalnız bile değildir. yalnızlık duygusu yoksunudur. şekilsizdir. herkese benzediğinden özü de yoktur. cümlesiz ve fikirsizdir. her konuda konuşur."
devamını gör...
9131.
#@)%:/)[{<[>$€¥®¢®®|]\^§¶×
@₺)%(7₺₺4&##₺ $] ÷[>™©~~™¿¿©¢¥] €€¢[{}] ¥

defter benim defterim. istediğimi karalarım. *
devamını gör...
9133.
dışarıda çocuk görürsem onlarla da paylaşırım diye büyük boy kuruyemiş almıştım, ilk ikram ettiğim çocuk bütün paketi aldı. bu tarz zeki çocuklara hayranım.
devamını gör...
9134.
son zamanlarda hissedebildiği tek duygu nefretti. onunki temellendirilmiş bir nefretti, diğerlerine benzemiyordu. bu kimi zaman yoğun mide yanmalarıyla, kimi zaman korkunç baş ağrılarıyla açığa çıkıyor, içinde biriken bu yoğun duygunun kendisine zarar verdiğini düşünmek istemiyordu. daha iyi bir işi olmadığı için oradan oraya koşturanlardan, varolmak adına topluma karışan, neyi niçin yaptığından bihaber, küstah ve güdülmeye teşne herşeyi çözmüşcesine mutlu, yaptıklarını tek hakikatmişcesine pazarlayan, duygu ve düşüncelerinin ne denli ahmakça ve sefil olduğundan habersiz, küçük dünyasında mutlu küçük insanlardan duyduğu bir nefretti bu.
hayır!
o nefrete ihtiyaç duyuyordu. onun istediği tek şey nefret etmek, tiksinmek, beğenmemek, çekilmekti. bu onun susmasını, çekilmesini, tükenmesini, meşrulaştırıyordu. o nefret ettiği için nefret etmiyor, istediği için ediyordu. sesi çok çıkanın, parası çok olanın veya kurnaz ve toprak üstü mahlukun görmüş olduğu ahmakça ilgi, alaka, hayranlık... ne hazindir ki, gördüğü ilgi ve alakadan ötürü o ahmak o sefil kafasını göklere çıkarır, kendisi de içinde bulunduğu ahmaklığın farkına varamayacak denli ahmaklaşır.
hakedilmeyen sevgi, gereksiz itibar bundan dolayı öldürür insanı. orada artık insan kendisini başkalarının gözüyle görür, acizliklerini meşrulaştırır, yaptıklarını gördüğü alakayı kaybetmemek uğruna yapmaya başlar ve artık kendine de yabancı başkalarının gözlerinde erimiş bir insan müsvettesi... bunları düşünüyor ve kafayı yiyecekmişcesine sayıklıyordu artık. her gece olduğu gibi... gözleri açık geçirdiği 8 saatlerde onun bu düşünceleri beynini kemiren birer terliksi oluyordu artık...
somut bir takım olgulara ihtiyacı vardı ancak, hissettikleri ne kadar inkar etse de, soyut ve mücerretti. somut kişileri ve varlıkları içindekileri kusacağı bir kaba ihtiyaç duyduğu için istiyordu. bu kadar ele avuca gelmez bir duyguyu somutlamak başka türlü mümkün değildi. eşyaya dokunmuyordu, içinde bulunduğu gerçeklikle ilgisi yoktu. etrafındaki şartlarla ve katlanmak zorunda olduğu gülünçlüklerle ünsiyetini kesmek ona bir an için olsun nefes aldıracak idiyse de, bu kadar güçlü ve umursamaz olamamak onu çileden çıkatmaya yetiyordu.
önünde yığılı kağıtlara baktı, eski bir günlükten kopmuş birkaç sayfa gözüne ilişti. okumadı bile, hissettikleri tükenmişlik benzeri bir şeydi. okumamasının sebebi kendi yazdıklarının sefilliğinden korkması, bununla yüzleşecek cesareti olmamasıydı. ama atamadı da kağıtları. muhtemelen bir daha hiç açmayacağı dolabının en alt çekmecesine iliştirdi. rahatlamış hissediyordu.
şartlar, şartlar... şartların kendisini yerle bir ettiğinden, haketmediği durumlar içinde kalmak hayatının bir parçası haline geldiğinden kendisine dahi nefret duyar oldu. acısı yükseldikçe ona bağımlı olduğunu ve o acıyı kaybetmekten dahi korkar olduğunu anlamıştı. nice kalpazanın önünde ceketini düğmelemek, nice zırvalıkları dinleyerek onaylamak, nicelerinin berbat gündemlerinde yer almak artık ona dayanılmaz gelmeye başlamıştı.
babası sonradan zengin olmuş ve bu sonradan görmelikle olmadık hödüklüğü yapmış, sıradan ve ahmak biri, annesi ise içinde bulunduğu zorlukların farkına varıpta isyan edecek güçte ve kuvvette olmayan masum biriydi. en sevdiği insanın karşısında yapılan onca ahmaklığa ve kötülüğe karşı bu denli güçsüz olduğunu düşündükçe çıldıracak gibi oluyordu.
normalde gözlerini doldurmak ve öksüre aksıra ağlamak kendisi için yapılacak en güç şey iken, annesini hatırlayınca, aynanın karşısında hüngür hüngür ağladığı çok olmuştu. hatta böyle nöbetlerin birinde, komşularından biri kapısını çalmış, kendisine çıkışacak olmuş fakat karşısında gördüğü dolu ve altı mosmor iki çift göz karşısında hiçbir şey diyememiş ve koşarak evine gitmişti.
ait olamadı. ne de olsa aidiyet içinde bulunduğu şeyde yokolmak demekti. o buna dayanamazdı, o tek başına varolacak kudrette olduğunu düşünür, ayakları çürümüş yer yer çatlaklarla dolu masasında yazmaya çalışırdı. yazamıyordu. yazdıkları belki mükemmelliyetçiliğinden, belki de ruhi kabızlığından içine sinmedi hiç.
önceden bir defa olsun tam manasıyla anlaşılamadığını düşünürken, artık kendini bir defa olsun ifade edecek kudrete sahip olmadığını düşünmeye başlamıştı. bu düşünceyle çok mücadele etti fakat bunu yenemedi. bunu kabullenecek gibi olduğunda o dayanılmaz mide yanması ve nefret aynı anda hücum ediyordu beynine...
hedef koymayı bırakmıştı, istemeyi terketmiş ruhu bedeninden ayrı bir boyuttaymışcasına tüm gün boş gözlerle dışarıyı izler geri kalan saatlerinde uyur olmuştu. 15 saat. evet 15 saat uyumaya başladı, bu 15 saatin 7 saati uykuyla kalan 8 saati ise, uyku ve uyanıklık arası garip bir uyuşuklukla geçiyordu.
hayranı olduğu çetin kahramanların, ne denli acizleşebildiklerini gördükçe ahmak ve şeytani bir teselliyle mutlu olur, dışarı çıkıp kuşları yemleyerek ödüllendirirdi.
kaybolmak, derin ve köklü bir acıya muhatap ediyordu onu. asıl acı, ne içinde kaybolduğunu bilememek, neye sebep diye yapışsa onun ardındaki meçhullüğün hemen sezilmesiydi. halbuki aşık bile olmuştu bir zamanlar. bir zamanlar....
gittiği lokantada oturduğu aynı masanın sağ çarprazında esmer, ince ve uzun boylu bir kız. hergün görür olmuştu onu. kız bazı günler 2 defa geliyordu lokantaya, hatta ikinci gelişinin saatini keşfetmesi için bir tam gün lokantada oturması dahi gerekmişti. yemeğini bitirmiş, kızın bir dahaki gelişi saat kaça tekabül edecek diye beklerken, patronun sinirli ve kuşkucu bakışlarını yakalayınca bir tatlı söyledi. ardından bir çay, ardından bir daha bir daha bir daha... o gün geçinmesi gereken 1 aylık parasının 1/4’ini oraya bırakmıştı ancak kız da akşama doğru gelmişti. saatler şaşmamaya başladı. kız gelir, nazikçe etli yemeklere dokunmaksızın o günün sebzeli yemeğini alır, yanına bir küçük su ve cacıkla masasına yönelir ve onları normal sayılamayacak bir yavaşlıkla ve ahnekle yerdi. yemeğini bitirdikten sonra çoğu zaman orada çalışan 10-12’li yaşlarındaki çocuğa bir çeyreklik bırakır ve kapıya yönelir, tam çıkacakken kapıdan başını hafifçe uzatır kuşkulu ve bir o kadar şaşkın bir yüzle önündeki caddeye bakar ve bir kulpu omzundan düşen çantasını omzuna takıp çıkar giderdi...
bir gün yine çıktı oradan ve bir daha geri dönmedi o kapıdan hiç girmedi kız...
devamını gör...
9139.
geçen gün bilimsel bir kitap olan beşinci sınıf fen bilgisi kitabını okuyorum, bir baktım plüton gezegen değil. elim ayağım boşaldı, hemen nasa'yı aradım dahili numarayı bilmiyorsanız on ikiye basın diyor ulan telefonda on iki yok.
devamını gör...
9140.
sınavlardan hep nefret ettim. gün geldi sınav yapan oldum hala nefret ediyorum. çok sıkıcı ya birini denetleme hali. onlar sorularla uğraşıyor sen kitap okusan olmaz, telefon zaten saçmalık, resim çizeyim karalayım desen kopyaya yeltenen oluyor.

bi ara ne güzel performans ödevleri vardı. ben ümitliydim ya. portfolyo sürece ağırlık veren bi sisteme geçilecekti . razıydım eve halterci gibi dosya taşımaya.. ama velilerin birbiri ile yarışına dönüştü o da kaldı..

otur otur olmuyor. fazla gezersen çocukların dikkati dağılıyor o da olmuyor. bi çocuğun başında sabit durmak çocuğa işkence o da yaş.

ben de artık çaresizlikten kendime hareketler belirledim.. step gibi. üç ayak gibi.. iki ileri bi geri. bazen simetriden mustarib insanlar gibi çizgiye basmama falan yapıyorum.. bazense içimde bi heidi oluyor çaktırmadan dans ediyorum.. şarkı söylüyorum kısık sesle. *

hasılı bu sınavları icat edenin de can sıkıntısı denen lanet şeyin de ..
devamını gör...

Bu başlığa bir şeyler girmek için üye olabilirsiniz.

Benzer Başlıklar