sözlük yazarlarının karalama defteri

#özgürler 

9161.
sözlükte tanıdık kalmamış.
bi olaylar olmuş, tanıdıklarım tanımadıklarımla birbirine düşmüş galiba. tanımadıklarımın tanımları zaten yabancı.
tanıdıkların tanımlarından da bir şey anlaşılmıyor çünkü zannımca tanımadıklarıma atarlı giderli imalı yazıyorlar.

ufo görmüş masum köylü gibi, ne bileyim, baba evine dönüp gelen kız çocuğu yabancılığında gibi hissediyorum kendimi.
devamını gör...
9162.
cahillige tahammulum hic kalmadi. koru korune dogru olmadigibi bildigi halde bir insanin o seyi savunma inadindan artik tiksiniyorum. onune ispatlanmis butun gerceklikleri de koysan vazgecmeyecegini biliyor ve ugrasmak istemiyorsun fakat durum kasiniyor.
devamını gör...
9165.
sürekli uyuyorum, uyuyamadığım zamanlar da kendimi uyutuyorum. ama hiçbir şey yapmamak için de asgari bir çaba gerekiyor eğer uyanıksan. bir dizinin herhangi bir kısmını açıp seyretmeye başlamak gerekiyor mesela. türk dizisi tabi ki.
devamını gör...
9166.
evime çıkan sokağın yokuşunda kimse yoktu bugün, sokak lambalarının sarı ışığında gazel okuya okuya çıktık eve.* o gazeli de baştan sona okuyabileceğim tek arkadaşıma denk geldi boşluk güzel oldu. in cin uykuda değilse de iki yoldaş uyanıktık yani.
devamını gör...
9167.
ara ara hala giderdi lokantaya ama hergün değil, hafta veya iki haftada bir defa falan. zaten kız gelse de bir şey olacağı yoktu ya her neyse...

sabah uzak bir akrabasının ölüm haberini aldı. annesinin kuzeni gibi bir şey, o da tam olarak bilmiyordu neyi olduğunu. bayramdan bayrama gördüğü bu uzun,sıska ve ince sesli adamı her zaman acıyarak hatırlamıştı nedense. soru sorulmadıkça konuşmaz, cevapları kısa ama bir o kadarda zoraki çıkardı ağzından. şık giyindiğini ve adının giray olduğunu hatırlayabildiği bu adamın ölümü kendisinde tahmin edemeyeceği denli büyük bir acıya sebep oldu. zamanında öğrenci hareketlerine katılmış, cezaevinde ağır işkenceler gördüğünü işitmişti annesinden. belki de sırf bu sebepten giray’a şairane bir gizem atfediyor ve ona hem acıyor hem de hayranlık besliyordu.

dışarıya çıktığında hava kararmaya yüz tutmuş, karanlığın en nostaljik tonu cadde üzerinde boylu boyunca uzanıyordu. derin bir nefes çekti, ellerini cebine sokup başını hafif öne eğerek yürümeye başladı. küçüklüğünden beri uzun ve ağır adımlarla yürürdü, bu onu dışardan tedirgin, ürkek bir turist gibi gösteriyor, önünden geçen her taksi turist olması umuduyla mutlaka bir düdük öttürüyordu.
şunu belirtmeliyim, kahramanımız h. 4 yıldır yalnız başına yaşıyordu. yaklaşık 20 yıldır annesi, babası, kız kardeşi ve öksüz kalmış yiğeniyle beraber yaşamış, nihayetinde kendisini küçük bir evde geçindirebilecek ufak bir birikim yaptıktan sonra ailesinin yanından taşınmıştı. evi ailesine yürüyerek 30 dk.lık mesafedeydi, aslında daha uzakta hatta belki farklı bir şehirde yaşamayı tercih ederdi ancak gerek annesinin sızlanmaları gerekse ev sahibinin zamanında çalıştığı bir sahafta patronu olması sebebiyle gayet makul bir ücrete evi kiralaması yüzünden tercihini bu ev üzerinde yapmak zorunda kalmıştı.
cenaze evine yaklaştığında adımlarını hızlandırmıştı; 3 vesait değiştirerek geldiği bu orta karar apartmanın 3.katındaki ev her zamankinden daha kalabalıktı elbette. dışarıda gördüğü 20-30 çift ayakkabı yüzünden biraz gerilmişti, kapıyı annesi açtı. bekletmeden sarıldı, cenaze bahanesiyle zoraki görebildiği oğluna sitemli ama bir o kadarda şefkat doluydu elbette.

-geç oğlum içeri, ayakkabılarını çıkartta geç..
-çok üzüldüm anne, şehmuz amca nasıl?
-nasıl olsun oğlum perişan tabi. ağlamaklı sesle devam etti; yıllarca hastane köşelerinde perişan oldular, sonuç böyle oldu işte. Allah rahmet etsin. hadi sen de gir soğutma içeriyi, erkek tarafı içerde git baş sağlığı dile, kadınlar tarafına da bir genel selam versen yeter.

cevap vermeden içeriye girdi, ev biraz dar bir holden ve 3 büyük odadan ibaretti. holün biraz ilerisinde sağdaki kapıya yöneldi, yaklaşık 15-20 kadının 5’i annenin yanı başında yuvalanmıştı. anne yaklaşık 65-70’li yaşlardaydı, saçlarında yer yer kırlıklar olsa da, yaşına göre gayet gençti. gözleri ağlamaktan şişmişti, ve hala doluydu. elinde muhtemelen giray’ın gençlik yıllarına ait bir resim tutuyordu, ortamda insanı geren ve içini hüzünle dolduran katı bir sessizlik hakimdi. hepsi önüne bakıyor, çocuklar halının ortasında muhtemelen giray’ın eskiden kalma oyuncaklarıyla avunuyorlar, kadınlar bazen aralarında fısıldaşıyor ve hüzünle önlerine bakıyorlardı.
ortamda yapmacık ve sakil bir gerginlik sezmişti hayati, hepsine birden başınız sağolsun dedi anne duymadı veya duymazdan gelerek tepkisiz kaldı, kadınlardan bazıları ise sessizce “sen sağol” demekle yetindi. hayati nedense gerildi, annenin ve odadaki çoğu kişinin tepkisizliğine içten içe bozulmuştu. yüzü düştü, hızlı adımlarla erkekler tarafına geçti. odadaki 3 kanepenin hepsi tıklım tıklım dolmuştu, baba anneye göre daha metanetli hatta metanet yetmez adeta hiçbir şey olmamış gibi etrafındaki 2-3 kişiyle havadan sudan konuşuyordu, ancak sesi kısıktı. gözleri kanlanmış, açık kahverengi gömleğinin bir kısmı pantolonundan taşmış ve üstüne giydiği büyük ceket kırış kırış olmuştu. yüzü yuvarlak ve yanakları dolgundu, saçları iyiden iyiye dökülmeye başlamış, burnu kilolu yüzüne göre epey ufak kalmıştı. dudakları ağzının içinde yokolon bu adamın yüzünden özellikle de gözleriden yaşadığı tüm acı saniyesi saniyesine izlenebiliyordu. ancak, dışardan görünümü perişan olsa da, sohbeti ve misafirperverliği görmeye değer derecede iyiydi. hayati, babaya yöneldi kısık bir sesle;

-başınız sağolsun şehmuz amcacığım, çok üzüldük. böyle durumlarda ne denir inanın bilmiyorum, ama ne zaman ihtiyaç olursa ben buradayım.

cümlesini bitirir bitirmez midesi yandı. söyledikleri kendine dahi akıl almaz derecede saçma geldiğinden cümlelerinden pişman olması uzun sürmedi. ne ihtiyacından kime bahsediyordu? yüzü düştü, lafı gereksiz bir şekilde uzatmak mecburiyeti duyduğunu ve saçmaladığını anlamıştı. bu psikolojiye her zaman en zayıf anlarında yakanırdı. bir arkadaşıyla,dostuyla buluştuğunda da, ortamda uzun süre sessizlik olursa ille konuşma ihtiyacı hisseder, saçma sapan meseleler açar ve karşısındakini bilerek sorularıyla sıktıktan sonra bir bahanesini bulur ve ayrılırdı. bu düşünceler aklından ışık hızıyla geçerken şehmuz bey söze girdi;

-dostlar sağolsun evladım, varlığın yeter senin.
adam sözleri söylerken yüzünde acıyla bezeli buruk bir gülümseme vardı. bu gülümseme hayati’nin gerginlikten elinin ve ayağının titremesi için yeterli olmuştu bile. diğerleriyle de üstünkörü selamlaştı, aralarında yakınen tanıdığı 4-5 kişiyle ayaküstü ve katlanmak zorunda olduğu kısa sohbetler ettikten sonra kuru pastalarla birlikte çay servisi yapıldı. önünde uğraşacak bir şeyler olacağı için sevindi. servisi ortama göre biraz fazla kaçacak bir mutlulukla kabul etti ve yavaşça yemeye başladı. zaman ilerledikçe evde hem ses artıyor hem de, yeni yeni meseleler açılıyordu. hayati durumu garipsemişti, gelenlerin üstüne üstlük babanın dahi olaydan bu denli uzaklaşması garip gelmişti, hasta evinde olduğu gibi cenaze evinde de misafirlik uzun olmamalı diye düşündü. bu bahaneyle kalksa yanlış anlaşılma ihtimali vardı ancak o ortama dayanamıyordu. yarım saattir yanındaki 2 kişinin araba alış satışı muhabbetini dinlemekten, kendisini de dahil etmeye çalışmalarından dayanılmaz bir sıkıntı duymuştu. yanıbaşlarındaki ölüm, üstelik bir gayeye matuf adeta şairane ve sinematografik bu ölüm insanları bir an için dahi olsa düşündürmemiş, bir çoğu o ilkel zevklerini,absürt tutkularını yanıbaşlarında ölüme rağmen bir an için terkedememişlerdi. bu ona etrafındakiler adına umudun kalmadığını, bu insanların ölüme, varlığa, hayata, varoluşa dair düşünmek için ölümün kapılarını çalmalarına muhtaç olduğunu düşündü. etrafında lime lime edilen ancak acı duymayan insanlar, yaşamlar, tutkular, görüyordu. sebebini bilmediği bir suçluluk duygusu kapladı içini, muhtemelen bu tür insanların arasında fazlaca kalmaktan duyduğu bir suçluluktu bu. oradan çekip gitmenin en doğru şey olacağını düşündü. oraya gelmiş ve hiç beklemediği şeylerle karşılaşmıştı. hiç yüzleşmek istemediği şeylerle yüzleşmiş üstelik bu yüzleşmeye sebep olanların da hiçbir şey olmamış gibi araba alışverişi vesair konularda konuştuğunu görmüştü. zaten asıl büyük çaresizlik buradaydı, insanların her türlü ilişkilerinde taraflardan birini; içinde berbat bulunduğu durumdan çok, bu duruma düşmesine sebep olanın kayıtsızlığı kahrederdi. buna benzer şeyler yaşamıştı, uzun hikaye fakat özetlersek, bir kız tarafından terkedildikten sonra, sanki kendini buna mecbur hissedermişcesine aç karnına 1.5 paket sigara içtikten sonra hastanelik olmuştu, öyle ki ancak kanla karışık siyah bir şeyler kusmaya başladıktan sonra annesinin de ağlaması ve feryatları neticesinde zar zor doktora gitmeye ikna oldu, kızın tam o anlarda tatilde gününü gün ettiğini öğrendikten sonra tüm olanlardan daha beter bir hüzün kaplamıştı içini. annesinin ağlamalarını, babasının odasında dört dönmelerini düşündükçe deliye dönüyordu. zor atlatmıştı bunu, ancak terkedilmenin acısından değil de, o yaşadığı ve ailesine yaşattığı durumdan dolayı içindeki suçluluk, pişmanlık ve budalalık hissi canını yakmıştı çok. o gün kadar olmasa da, o güne benzer duygulara kapılmaya başladı, bu bir tür obsesyon gibiydi, o gün aklına geldi, yaşadıkları... obsesyon benzeri bir şekilde bu düşünceleri savamıyordu artık, nefesi uzun ve kontrollü nefes almaya çalışıyordu, gerginliği git gide artıyordu, annesine söylese erkenden gittiği için alınır mı diye de düşünmeden edemiyordu ancak dayanacak gücü de kalmamıştı artık. usulünce müsaade istedi, annesine de gitmeden bir görünse iyi olur diye düşündü ancak kadına bir el hareketi yapıp hızlıca evi terketmek kolayına geldiği için bunu yapmayı tercih etti.
devamını gör...
9169.
- "pupa yelken" diye bir tabir duymuş muydunuz? yelkenlerin esen rüzgarı arkasına alıp onunla dolarak gemiyi tam yol ilerletmesini betimliyor. böyle alabildiğine, kimseye bağımlı olmadan. yekpare bir ahenk içinde.

- galiba bunun için evvela bir rota tutturmak lazım.

- peki öyleyse. hadi gemi yürümesin. onun öylece, arkasını kimseye yaslamadan, suda duruşundaki ahenk?

- galiba bunun için de evvela biraz cambazlık öğrenmeli.

- ya bir ağacın, kökleri üzerinde, gökyüzünün aldatıcı maviliğinde gizlenen güneşe doğru büyüyüp olgun meyveler vermesi?

- bunun için de bizi ayakta tutacak güçlü köklere sahip olmak şart.

- öyle mi gerçekten? fakat sizin demenizle ağacı ayakta tutan kökler, toprak altında incecik, yumuşacık damarlarıyla en sert taşları kolayca yarıp geçebiliyor?

- bunlar mucizevi durumlar.

- evet.

- galiba insanın insan gibi yaşayabilmesi için bir mucize şart.

- en az bir mucize, evet.

- siz ne düşünüyorsunuz?

- ben?.. ben, daha ne söyleyeyim, anladığınızdan başka? geceleri parlayıp duran aya bakarken onun her daim karanlık olan öteki yüzünü, zirvesiyle göz dolduran dağlara bakarken onların yeraltında üç kat derinlikte çakılı duran köklerini.

- anlıyorum.

- güneşe doğru büyümek isterken durmadan budanıp güdük kaldığımı mı anlıyorsunuz hâlâ?

- hayır. toprağın altına doğru büyümekten başka çarenizin olmadığını.

- rüzgarı arkama almak istediğimde gideceğim yönden emin olamadığımı mı anlıyorsunuz?

- hayır. öylece durmak isterken dalgaların sizi dibe batırdığını.

- doğru anlıyorsunuz. ben yalnız durmak istiyorum. bir an olsun, huzurla durabilmek! ne yelken ne direk; ne dalga ne rüzgar; ne dal ne kök; ne meyve ne yaprak. yalnızca su veya toprak, böyle bir yüzeyde salınıp durmak.

- peki neden? niçin kendinizi bir gölge gibi yere serilmiş görmekten sıkılmıyorsunuz? kanlı canlı gövdenizi niçin kalbi durmuş bir ceset gibi oradan oraya sürüklediğinizi farz ediyorsunuz?

- ben o gölgemin çoktan mezara düştüğünü görüyorum. gövdem dopdolu ve taşamazken, bu ne demek biliyor musunuz? işte, benim taşsam bile akacağım yatak! bunu ve daha pek çok şeyi bilmek her şeyi baştan bitiriyor.

- öyleyse bunu neden bitirmiyorsunuz? devam edemiyorsanız bitirmeyi de düşünmüş olmalısınız!

- çünkü yapış yapış kana bulandıktan sonra saçlarımın, iyice kuruyup karardıktan sonra saçlarımdaki kan lekelerinin ben tamamen yok olmadan bir daha asla temizlenemeyeceğini de biliyorum. bu, bir gün arınacak olmaktan tamamen vazgeçmek olurdu. saçlarımı kana bulamayı reddedersem, belki ben öldükten sonra, toprağın altında bir süre daha uzamaya devam edebilirler.

- bir şofben borusuna kendinizi asmak veya aniden sarı çizgiyi geçip metronun önüne kendinizi bırakıvermek niçin gelmiyor aklınıza? intihar düşüncesini hiçbir zaman anlamadım ama intiharı düşünen birinin niçin bu basit yollar dururken daha gürültülü ve kalabalık yollara tevessül ettiği sorusu daha anlaşılmaz duruyor.

- intiharı, en azından gençken hiç gerçekten düşünmediğiniz, bir gencin onu sessizce işleyebileceğini düşünmenizden de anlaşılıyor. çünkü bir şekilde bitirip gitmeye kararlı olsam, asla tek başıma gitmek istemezdim. herkesi ve her şeyi elimden geldiği kadar hiçe çevirmek isterdim.

- bu duyduğum en korkunç bencillik!

- belki evet, belki hayır. fakat intihar gerçek bir yenilgi olurdu. bense alınyazımın devamını merak ediyorum.

- kaderinizin kötü olduğunu kabullenmiş gibi konuşuyordunuz!

- hayır, hiçbir şeyin gerçekte iyi veya kötü olduğuna inanmıyorum. sisifos'u mutlu hayal ederek yaşamaya çalışmak değil bu; ironileri gülünç taraflarına gülüp geçebilecek kadar anlayıp berisini görmezden gelmeyi deniyorum. sabahları dişlerimi sıkmaktan çenem ağrımış olarak uyanmaktan bıktığım için deniyorum bunu. sahte; ama olsun. bu türlü zavallılık, diğeri kadar çekilmez değil. sadece kendi gerçeğimi biraz daha sulamam gerekiyor. belki bir gün ben de bir yöne doğru büyüyebilirim. belki yatağımı bulmam için evvela taşmak zorundayım. çünkü alınyazım mı beni bağlıyor, bilmek istiyorum. yoksa ben kendi ellerimi nasıl bağlamış olabilirim, bilmek istiyorum.
devamını gör...
9170.
makam sahibi beyefendi okulu ziyaret edecekmis.. ders saatine denk gelemeyince 450 kisinin ders saatini kaydirdik.
müdür olunca son servis de gidince asacam kapattık tabelasını. ister kaymakam ister vali.. azını kırayım.
devamını gör...
9175.
bugün galatasaray- akhisar karşılaşması varmış. babam televizyonu karantinaya almış benden çay bekliyor.daha hainlerin hain olmayip futbolcu oldukları zamanlarda formamı giyer bende eşlik ederdim ama şimdi on dakika tahammül edemiyorum.
devamını gör...
9177.
kafam kazan gibi sözlükcüm. lisede 5 kızdık 2 tanesiyle daha lise sondayken yollarımızı ayırdık kaldık 3 kişi, taa ki 2 sene öncesine kadar, diğer arkadaşlığımı bitirdiğim sıfatsızı çok kez uyardım, çok kez onun arkadaşları beni uyardı ne olur ona çeki düzen ver bak adı iyiye çıkmıyor. ulan anası mıyım babası mıyım diyecem de ana babası yanında yokken ben vardım. neyse sonuç olarak kendisiyle konuşayım dedim bir ton laf etti ve nihayetinde kavga edip arkadaşlığımı bitirdim, acaba sorun bende mi diye düşünüyordum ki basmanedekilerin dahi yapmayacağı bir yanlışta bulundu. sineye çektim, çünkü 1 ay sonra hayatımın sınavına girecektim. fakat boş durmuyordum...
elime geçen görüntüleri haricinde 3 gün önce mükemmel bir şey öğrendim, bu vatandaş kendisini pazarlamaya başlamış. ne biçim insanlarla dostluk kurmuşum? yoldan çıkmadan bağımı kopardığım için Allaha 3 gündür kaç kere şükrettim hatırlamıyorum.
sorun şu ki hayatımı rayına koymaya gayret ettiğim şu günlerde tüm kaynakları toplayıp ana babasına mı yollasam? yoksa lanet olsun deyip boş versem mi?
devamını gör...
9179.
benim minik sözlüğüm anneannemin tansiyonuna döndü ortam bi anda yükselip bir anda iniyor. ve ben hiç alışkın değilim bu duruma. biz eskiden de burda fikir ayrılıkları yaşardık ama ne güzel orta bi yol bulur işleri tatlıya bağlardık.sonki durumlar, sağduyu ve alttan almanın zor bir meziyete dönüşmesi... anlatmak istediğim o değil ne ara bu kadar fevri olduk ne ara bu kadar gruplaştık ne ara şuranın fikir alışverişi, eğlence ama sağduyunu da kaybetmeme mekanı olduğunu unuttuk. ne biliyim can sıkıcı. ben ara ara birden bu yükselmelere birbirinizi kırmalara alışkın değilim. burda hepimiz ayrı bi rengiz kimi tecrübesi kimi esprileri kimi yeteneği kimi ağır başlılığı kimi sakinliği kimi bilgisi kimi de çılgınlığı ile ama hepimiz bu dünyanın renkleriyiz. ve bence bu dünya hepimize de yeter. bilmiyorum lakin son halimiz bir garip.
devamını gör...

Bu başlığa bir şeyler girmek için üye olabilirsiniz.

Benzer Başlıklar