sözlük yazarlarının karalama defteri

#özgürler 

11143.
bazen kendime çok yabancı hissediyorum kendimi.
geçen sene bu zamanlar* ben ben değildim. belki de bu ben ben değilimdir bilmiyorum. peki seneye nisan ayında ben ben olabilecek miyim?
devamını gör...
11145.
efkarım birikti sığmaz içime

her ne kadar klasisist takılsam da ve bunu içten desteklesem de güzel bir şarkıdır. tabi şirk unsuru olabilecek şeyleri sansürleyerek dinlemeye çalışırım.

aklımda binden fazla soru, yüzümde bunca yılın yorgunluğu. aslında boş şeylere yorulmuşum; gerekli şeylere de yorulduğum olmuştur ama muhakkak.

efkarım birikti sığmaz içime. sitem etmem, isyan etmem Allah korusun. uzun zamandır yazmıyorum; bir akışa girince, değişim yaşayınca genellikle yazmam. o değişimden sonra gelir müktesebat.

her daim değişiriz ama, önüne geçemeyiz bunun sanırım. önemli olan bu değişimi iyi kanalize edebilmek. şu korona günlerinde de bakalım nasıl geçecek günler. yakında kendimle bir hesaplaşma yapmak istemiyor değilim...
devamını gör...
11146.
benim bu zayıf kalbim savaşamaz.

elinde kılıncı, belinde kını olan bir savaşcı nasıl olur da cenge gitmez? nasıl olur da kendi kardeşleri orada varını yoğuna katarken geride durup öylece olan biteni izler?

üzülüyorum fakat elimden bundan başka bir şey gelmiyor.
devamını gör...
11147.
en üstün hilkate sahip olmasına rağmen hayvanlara karşı insanlardan daha fazla merhamet besliyorum. bu akşam iftar vakti eve giren ot sivrisineğini sahura kadar odamda misafir ettim. en son kendini duvardan duvara vurmaya başlayınca "hadi koca oğlan, gidiyoruz" dedim ve bir şekilde bir ayakkabı kutusuna hapsettim. annem de "ölmesin diye o kadar uğraşıyorsun ama sanki dışarıda ölmeyecek" diyerek duygularımla oynadı. en son camdan dışarı salarken eve tekrar girmeye çalışması... yıkıldım abi. o acizce çırpınışı gözümün önünden gitmiyor. inşallah doğru dişiyi bulur da bir yuvası, bir ailesi olur.
devamını gör...
11149.
salgından önce bisiklete binip sahile gitmeyi, bir şeyler yiyip içmeyi severdim. üsküdar'a gidip dolaşmayı, denizi izlemeyi severdim. karantina başladığında ise balkona çıkıp çay içmeyi, kuruyemiş yemeyi sevdim. bu süreçte uyku düzenim alt üst oldu. evet gerçek anlamıyla. öğle gibi uyuyup iftarda uyanıyorum. ramazan dolayısıyla ikindi vakitleri balkona çıkıp bir şeyler yiyemiyorum. artık yeni zevklerim var. balkona çıkıp gün doğumunu izlemek, iftardan sonra balkona çıkıp kediyle beraber kanepede uzanıp havanın yavaş yavaş kararışını izlemek, ilhan irem dinlemek. şu ufak zevkler olmayınca yaşama katlanamıyorum. intihara meyilli ruh halimi şu ufak zevkler diri tutuyor.
devamını gör...
11151.
yok böyle bir şey. şunu yazdıktan bir kaç gün sonra onunla karşılaştım.

ilkokuldan sonra 18-19 yaşlarımda bir defa küçük bakkalköy'de karşılaşmıştım. o zaman da ben onu tanıyamamış, o beni tanımıştı. geçen gün karşılaştım. benim yüzümde maske vardı, onda yoktu. orada bir abla, teyze... sonra sordu nerelisin diye. giresun dedim. neresinden demedi, direkt kimlerdensin? dedi. söyledim, tanıdı. ben ömer'in kardeşi mi ne dedi. anlayamadım tam. sonra nilüfer deyince gayri ihtiyarı yok daha neler dedim. güldü, o kız benim işte ben dedi gülerek ve resmen bağırarak. kız farkındaymış o zaman demek ki. teyze olmuş ya. hatta babaanne bile diyebilirim. yaşlanmış biraz. ama o tertemiz iyilik akan bakışları duruyor. resmen bağırarak ''o kız benim işte'' dedi. heyecanlandım. uslu başlı ağzı var dili yok bir adam da bulmuş sanırım. * çok uzakta değilmiş. annemle arada karşılaşıyormuşlar.
dünya çok küçük. vay be. çocukluğuma gittim o anda belki bir kaç saniye ama bana uzun geldi baya.
devamını gör...
11152.
rene guenon gibi gemileri yakmak

rene guenon muydu o? biraz ödev yapmaya çalıştıktan sonra yoruldum. hafif açtım monteverdi’yi, güzel bir huzur çöktü üzerime. valla korkuyorum bu batı müziğinden ama Allah kerim dinliyoruz.

aklımda hep vardır böyle bir şey. malumunuzdur rene guenon 10 sene boyunca ortadan kaybolmuş ve sonra da mısır’da ortaya çıkmıştır. anneme şakayla söylemişimdir; “yemeyip içmeyip para biriktirip size de biraz para bırakıp basıp gideceğim”.

bir ara bunu yapmaya çok kani idim. ama daha sonra dünyaya daha fazla bağlandık ve “ya hüsran olursa, sonra nereye tutunacağım ben?” diye sormağa başladım kendime. ki bu beni sıcak olan evime getirdi.

değişik hayat telakkileri var aklımda aslında. bir senaryoda anlattığınız gibi kaçıyorum. bir senaryoda efendi, kendi halimde işimi yapıyorum. bir senaryoda ise hiç çalışmayıp kendimi sadece ama sadece benim istediğim şeylere yönlendiriyorum.

şu an sorarsanız ikinci şıkka daha yakınım. küçük taşra kasabamda bir iş bulmaya çalışıp gücümün yettiği kadar eğitim vermek istiyorum müzik hakkında.

içimde sanki çocuğumla hiç anlaşamayacakmışım gibi gelir. insan ister istemez sadık bir (sayıyla bir) talebesi olması ister. bu talebeye elimden geldiğince müzik eğitimi vereyim, okuduklarım üzerine anlatayım. o da harıl harıl okusun, çalışsın. sonra büyüsün, para toplayayım ıstanbul’a göndereyim öğrensin de beni daha fazla öğretsin.

nebileyim bir dağa çıkalım. besteler hakkında konuşalım. biraz lully dinleyelim, ardından biraz bach barok-modern karşılaştırması yapalım. sonra osman efendi’nin kar’ını açalım kani karaca’nın eşsiz yorumuyla, “yine bizim musikimiz, yine bizim musikimiz” diye diye dağlardan aşağı hayranlıkla inelim ve sonra atölyeye dönüp o kar’ı icra etmeye çalışalım...
devamını gör...
11154.
ne bu çocukça haller. sabahı selamlayan çiçekler gibi heyecandan yerinde duramama. bir dilek tuttum ve bir ses semada "allah-u ekber" anladım,umut ettim gerçek olacak...haydi yum artık gözünü.
devamını gör...
11155.
sabah 06:03. sahurdan sonra gün doğumunu izledim terasta. hava 16 dereceydi. tişörtün üstüne bir kapüşonlu almam yetti. hafiften üşümeyi hep sevdim. karanlık ama kara olmayan bulutların arasından beyaz ışık yayıldı yavaşça. mavi alabildiği bütün tonları aldı çok kısa bir süreliğine. ne makine sesi vardı ne araba sesi, ne minibüs, ne insan sesi. yalnızca kuşlar ötüyordu çılgınca uçarak. şartlı tahliyeden salınan mahkum hırsıyla dans ederek uçuyorlar, bağırıyorlardı. deniz sakin görünüyordu uzaktan. dayım kaçta uyuduğumu sordu, öğlen uyuyup iftarda kalktığımı söyledim. dedi ki, bu son demlerin, ne kadar kötü yaşarsan o kadar iyi. sonra bu şarkıyı attı. limandan son gemi kalkınca, ilk makine sesi, ilk metropol homurtusu yükselince girdim içeri. iyi hissediyordum, algılarım temizlenmiş gibi. algıların esiri olduğumuzu fark ettim bir kere daha. yıllar önce algılarımı koruyabilmek için istanbul'dan sakarya'da vaktinden erken döndüğümü hatırlıyorum. çünkü algı öyle bir şey ki, onunla ne baş edebiliyorsun, ne de kucaklaşabiliyorsun. varlığını dahi çoğu zaman fark edemiyorsun. esaretten kurtulup özgür olduğunu düşünüyorsun. algılarınsa gülümsüyor. bu şey gibi, rüyadayken rüyayı gerçek sanmamız, hatta bundan ölümüne emin olmamız gibi. uyanana kadar rüyayı gerçek sanıyoruz. gözlerimizi açıncaysa her şeyin gerçek olduğunu düşünüyoruz. ta ki, bir kitap okuyana, bir deneyim yaşayana, bir fikirle karşılaşana kadar.


terasın kapısı açıldı. odamdaki açık pencerenin yansımasından babamı gördüm. ah baba. nedir bu senden alıp veremediğim. yoksa bütün mesele kendim mi, hiç bilmiyorum. umut ediyorum bütün bunları aşacağım. artık son demlerim. bir daha muhtemelen bu kadar işsiz olmayacağım, bu kadar bol vaktim olmayacak, ailemi bu kadar sık göremeyeceğim, bu kadar sorumsuz, bu kadar pasaklı, bu kadar yaşamaya köpek gibi hasret dolu olmayacağım. ne kadar kötü yaşarsam, ne kadar rezil olursam, ne kadar kötü kokarsam, ne kadar yalansız yaşarsam o kadar iyi.



devamını gör...
11156.
deniz kıyısı bir kentte, denize kıyı olan bir yerde, denize uzak oturuyorum. herkes kendi halinde, kapısında kilitler. sorulardan sorgulanmış ve sorgulanan zihnim yorulmuş. simyacılar deva dağıtmıyor. hekimlerin ellerinde eldivenler. tenime dokunduklarını hissetmiyorum. denize kıyısı olan bir kentte denize uzak oturuyorum. kahvem bana yabancı. sürülmüş toprağım bir sürgünün süreği. vaha ve serap arasındaki açmazda, kendi düğümlerimi atıyorum, kör.
devamını gör...
11158.
bekliyorum seni, sanki her köşe başından çıkacakmışsın gibi. özlüyorum seni, sanki sende beni özlüyormuşsun gibi. sen ki marjinalliğin zirvesi, bense duyguların esiri. gelsen mi iyi, gelmesen mi?
devamını gör...
11160.
kin, hakim koltuğuna oturmak veya adalet sağlanana kadar mahkeme salonundan çıkmamaktır. hakim koltuğuna oturursun ama söylediğin hiçbir şeyin tesiri olmaz. tokmaklar vurursun, küfürler edersin, hiçbir şey olmaz. çünkü sen hakim değilsin.

veya davacısın ve hakim, duruşmayı ahirete ertelemiştir. mahkeme salonundan bir türlü çıkmak istemezsin. adaletin o anda orada yerini bulmasını istersin. herkes çıkar, evine gider, dinlenir, yemek yer. yalnız kalırsın odada. kendini yiyip bitirirsin. dışarıda devam etmek varken orada takılı kalırsın. çünkü sana göre olması gereken bellidir. hakimin kararına saygı duysan da, hakimi sevdiğini, ona güvendiğini söylesen de, yerine oturmayan şeyler vardır. el adl, ya adl, el adl, ya adl... hakim yerinde olmak istersin. bir korku film izlersin ve ana karakterin o kapıyı açmasını istemezsin ya, için içini yer, açma dersin, hayır, biliyorsun salak, ne olacağı belli. kapıyı açar. açmamalıydı işte. sen de hakim yerinde olup suçlu olanın cezasını kesmek istersin. bunu yapmadığı için hakimi de suçlayabilirsin. bu adam, bu suçlu adam ahirete kadar elini kolunu sallayarak gezecek ve hakim buna müsaade etti. "kötülük diye bir şey yoktur, kötülük iyiliğin yokluğudur" zırvası sadece sinir bozucu bir detay olarak vızıldar beyninde. peki o halde iyiliğin yokluğuna müsaade etmek, gücün varken engel olmamak, bu kötülük değil midir?

hakim salonu terk etmeden döner ve sana bakar, "bana güven" der ve çıkar. bu güvenmek için yeterli midir bilinmez. hakimin masasında, içinde yasalar bulunan bir kitap vardır. bu kitapta yasaların hepsi yazmaz ancak hakimin öz geçmişi ve ne kadar güvenilir olduğu, ona güvenip itaat etmek gerektiği yazar.

peki ya sen, nasıl başarıyorsun bunu? nasıl oluyor da o kitabı okuduktan hakim koltuğundan inmeye, mahkeme salonunu terk etmeye ikna oluyorsun? hakimin adil olacağı malum. ama şimdi değil. sonra. peki neden? öyle. güven. itaat et.

diyelim ki kitaba inanmadın. buna hakkın var mı? inanıp inanmamakta özgür olduğun söylenir. ister inan ister inanma, özgür iraden var, dilediğini seçebilirsin.


the end


(inanmayı seçmezsen yandın)

özgür irade istediğine inanmakta özgürlük tanımaz. düşün. bazı kötü adamlar seni kaçırdı ve bir belgeye imza atmanı istiyorlar. imza atarsan sana 1 milyon dolar verecekler. atmazsan sana ölene dek işkence edecekler. evet, imzalayıp imzalamamakta özgürsün. 2 dakikalığına tabi. geç kalma, bu da bir seçimdir. bir seçim yapmak zorundasın dostum. hiçbir şey seçmezken bile bir seçim yaparsın ve bunun faturası yalnızca sana kesilir. hadi aptal olma, imzala şu 1 milyon doları.

ne? seni tehdit ettiklerini de nereden çıkardın. onlar senin iyiliğini isteyen, sen kötü desen de iyi adamlar. sana 1 milyon dolar vermek istiyorlar. "o halde versinler" diyebilirsin. ama senin hak etmeni de istiyorlar. "neden" diye soruyorsun. öyle. çünkü, öyle. bunun cevabını her şey bittikten sonra öğreneceksin. biraz geç olacak belki ama, içinde kalmayacak en azından öyle değil mi?

senin için buradalar, seni nankör. hala inanmıyor musun? seni seviyor. koşulsuz değil tabi ki. 2 dakika içinde o belgeyi imzalarsan sevecek. imzalamazsan, eh, biraz hırpalayabilirler seni. hak ettin. aptal. kim 1 milyon doları imzalamaz ki, hangi aptal imzalamaz? sen sevgiye layık değilsin. koşulları sağlayamadın, sevgiye layık değilsin. out.

hadi ama, inanmıyor musun 1 milyon doları vereceklerine? aslında evet, ben olsam ben de inanamazdım. kim benim iyiliğim için beni tehdit eder ki? annem belki. canım annem. her şeyi benim için yaptığını sanıyor. "palavra". tabi ki kendi için yapıyor ancak bu kötü bir şey değil. annem beni seviyor, sevgi ona iyi geliyor. sevdiği hiçbir şeye zarar gelsin istemiyor çünkü gelirse annem üzülür. üzülmek istemediği için sevdiklerine sahip çıkmalı, onların üstüne titremeli. seviyor işte, kodlarına işlenmiş bu annelik sevgisi. bu, annemi bencil yapar ama bencilliği kötü yapmaz. (bkz: akıllı bencillik ve ülküsel tasarı) bu başlığın ilk tanımını oku, ne demek istediğimi anlayacaksın.

hala inanmıyorsan, peki seni bu 2 dakikalık tehdit esnasında beslediklerini nasıl inkar edersin be nankör adam? evet, ara sıra unutuyorlar belki ama sana o 2 dakika içerisinde çok iyi bakacaklarını söylemediler zaten. asıl güzellik imzadan sonra, 2 dakika sonra. bu süreçte başına her şey gelebilir. ama güzel şeyler de geliyor öyle değil mi? ne yani ara sıra karnın doymadı diye onları mı suçlayacaksın. hatırlasana, ayın 4'üydü, çok güzel bir kebap yemiştin. ne kadar sevinmiştin, bir çocuk gibi. biliyor musun, böyle anlar için teşekkür etmelisin ve bütün kebapları bu adamlardan istemelisin, çünkü onlara borçlusun. onlar olmasa dostum, inan aç kalmıştın. bazen aç bıraksalar da onun da hikmeti var celallenme. 1 milyon doların cazibesini arttırıyor anlarsın ya. açken 1 milyon dolarla bir milyon tane kebap yemek istersin. tok adam ne yapsın 1 milyon doları. işte gördün, her şeyin bir sebebi var. sen yeter ki inanmak iste. biraz gayret. 2 dakika sabret. sonrası selamet.
devamını gör...

Bu başlığa bir şeyler girmek için üye olabilirsiniz.

Benzer Başlıklar