sözlük yazarlarının karalama defteri

#özgürler 

11161.
sabah 06:03. sahurdan sonra gün doğumunu izledim terasta. hava 16 dereceydi. tişörtün üstüne bir kapüşonlu almam yetti. hafiften üşümeyi hep sevdim. karanlık ama kara olmayan bulutların arasından beyaz ışık yayıldı yavaşça. mavi alabildiği bütün tonları aldı çok kısa bir süreliğine. ne makine sesi vardı ne araba sesi, ne minibüs, ne insan sesi. yalnızca kuşlar ötüyordu çılgınca uçarak. şartlı tahliyeden salınan mahkum hırsıyla dans ederek uçuyorlar, bağırıyorlardı. deniz sakin görünüyordu uzaktan. dayım kaçta uyuduğumu sordu, öğlen uyuyup iftarda kalktığımı söyledim. dedi ki, bu son demlerin, ne kadar kötü yaşarsan o kadar iyi. sonra bu şarkıyı attı. limandan son gemi kalkınca, ilk makine sesi, ilk metropol homurtusu yükselince girdim içeri. iyi hissediyordum, algılarım temizlenmiş gibi. algıların esiri olduğumuzu fark ettim bir kere daha. yıllar önce algılarımı koruyabilmek için istanbul'dan sakarya'da vaktinden erken döndüğümü hatırlıyorum. çünkü algı öyle bir şey ki, onunla ne baş edebiliyorsun, ne de kucaklaşabiliyorsun. varlığını dahi çoğu zaman fark edemiyorsun. esaretten kurtulup özgür olduğunu düşünüyorsun. algılarınsa gülümsüyor. bu şey gibi, rüyadayken rüyayı gerçek sanmamız, hatta bundan ölümüne emin olmamız gibi. uyanana kadar rüyayı gerçek sanıyoruz. gözlerimizi açıncaysa her şeyin gerçek olduğunu düşünüyoruz. ta ki, bir kitap okuyana, bir deneyim yaşayana, bir fikirle karşılaşana kadar.


terasın kapısı açıldı. odamdaki açık pencerenin yansımasından babamı gördüm. ah baba. nedir bu senden alıp veremediğim. yoksa bütün mesele kendim mi, hiç bilmiyorum. umut ediyorum bütün bunları aşacağım. artık son demlerim. bir daha muhtemelen bu kadar işsiz olmayacağım, bu kadar bol vaktim olmayacak, ailemi bu kadar sık göremeyeceğim, bu kadar sorumsuz, bu kadar pasaklı, bu kadar yaşamaya köpek gibi hasret dolu olmayacağım. ne kadar kötü yaşarsam, ne kadar rezil olursam, ne kadar kötü kokarsam, ne kadar yalansız yaşarsam o kadar iyi.



devamını gör...
11162.
deniz kıyısı bir kentte, denize kıyı olan bir yerde, denize uzak oturuyorum. herkes kendi halinde, kapısında kilitler. sorulardan sorgulanmış ve sorgulanan zihnim yorulmuş. simyacılar deva dağıtmıyor. hekimlerin ellerinde eldivenler. tenime dokunduklarını hissetmiyorum. denize kıyısı olan bir kentte denize uzak oturuyorum. kahvem bana yabancı. sürülmüş toprağım bir sürgünün süreği. vaha ve serap arasındaki açmazda, kendi düğümlerimi atıyorum, kör.
devamını gör...
11164.
bekliyorum seni, sanki her köşe başından çıkacakmışsın gibi. özlüyorum seni, sanki sende beni özlüyormuşsun gibi. sen ki marjinalliğin zirvesi, bense duyguların esiri. gelsen mi iyi, gelmesen mi?
devamını gör...
11166.
kin, hakim koltuğuna oturmak veya adalet sağlanana kadar mahkeme salonundan çıkmamaktır. hakim koltuğuna oturursun ama söylediğin hiçbir şeyin tesiri olmaz. tokmaklar vurursun, küfürler edersin, hiçbir şey olmaz. çünkü sen hakim değilsin.

veya davacısın ve hakim, duruşmayı ahirete ertelemiştir. mahkeme salonundan bir türlü çıkmak istemezsin. adaletin o anda orada yerini bulmasını istersin. herkes çıkar, evine gider, dinlenir, yemek yer. yalnız kalırsın odada. kendini yiyip bitirirsin. dışarıda devam etmek varken orada takılı kalırsın. çünkü sana göre olması gereken bellidir. hakimin kararına saygı duysan da, hakimi sevdiğini, ona güvendiğini söylesen de, yerine oturmayan şeyler vardır. el adl, ya adl, el adl, ya adl... hakim yerinde olmak istersin. bir korku film izlersin ve ana karakterin o kapıyı açmasını istemezsin ya, için içini yer, açma dersin, hayır, biliyorsun salak, ne olacağı belli. kapıyı açar. açmamalıydı işte. sen de hakim yerinde olup suçlu olanın cezasını kesmek istersin. bunu yapmadığı için hakimi de suçlayabilirsin. bu adam, bu suçlu adam ahirete kadar elini kolunu sallayarak gezecek ve hakim buna müsaade etti. "kötülük diye bir şey yoktur, kötülük iyiliğin yokluğudur" zırvası sadece sinir bozucu bir detay olarak vızıldar beyninde. peki o halde iyiliğin yokluğuna müsaade etmek, gücün varken engel olmamak, bu kötülük değil midir?

hakim salonu terk etmeden döner ve sana bakar, "bana güven" der ve çıkar. bu güvenmek için yeterli midir bilinmez. hakimin masasında, içinde yasalar bulunan bir kitap vardır. bu kitapta yasaların hepsi yazmaz ancak hakimin öz geçmişi ve ne kadar güvenilir olduğu, ona güvenip itaat etmek gerektiği yazar.

peki ya sen, nasıl başarıyorsun bunu? nasıl oluyor da o kitabı okuduktan hakim koltuğundan inmeye, mahkeme salonunu terk etmeye ikna oluyorsun? hakimin adil olacağı malum. ama şimdi değil. sonra. peki neden? öyle. güven. itaat et.

diyelim ki kitaba inanmadın. buna hakkın var mı? inanıp inanmamakta özgür olduğun söylenir. ister inan ister inanma, özgür iraden var, dilediğini seçebilirsin.


the end


(inanmayı seçmezsen yandın)

özgür irade istediğine inanmakta özgürlük tanımaz. düşün. bazı kötü adamlar seni kaçırdı ve bir belgeye imza atmanı istiyorlar. imza atarsan sana 1 milyon dolar verecekler. atmazsan sana ölene dek işkence edecekler. evet, imzalayıp imzalamamakta özgürsün. 2 dakikalığına tabi. geç kalma, bu da bir seçimdir. bir seçim yapmak zorundasın dostum. hiçbir şey seçmezken bile bir seçim yaparsın ve bunun faturası yalnızca sana kesilir. hadi aptal olma, imzala şu 1 milyon doları.

ne? seni tehdit ettiklerini de nereden çıkardın. onlar senin iyiliğini isteyen, sen kötü desen de iyi adamlar. sana 1 milyon dolar vermek istiyorlar. "o halde versinler" diyebilirsin. ama senin hak etmeni de istiyorlar. "neden" diye soruyorsun. öyle. çünkü, öyle. bunun cevabını her şey bittikten sonra öğreneceksin. biraz geç olacak belki ama, içinde kalmayacak en azından öyle değil mi?

senin için buradalar, seni nankör. hala inanmıyor musun? seni seviyor. koşulsuz değil tabi ki. 2 dakika içinde o belgeyi imzalarsan sevecek. imzalamazsan, eh, biraz hırpalayabilirler seni. hak ettin. aptal. kim 1 milyon doları imzalamaz ki, hangi aptal imzalamaz? sen sevgiye layık değilsin. koşulları sağlayamadın, sevgiye layık değilsin. out.

hadi ama, inanmıyor musun 1 milyon doları vereceklerine? aslında evet, ben olsam ben de inanamazdım. kim benim iyiliğim için beni tehdit eder ki? annem belki. canım annem. her şeyi benim için yaptığını sanıyor. "palavra". tabi ki kendi için yapıyor ancak bu kötü bir şey değil. annem beni seviyor, sevgi ona iyi geliyor. sevdiği hiçbir şeye zarar gelsin istemiyor çünkü gelirse annem üzülür. üzülmek istemediği için sevdiklerine sahip çıkmalı, onların üstüne titremeli. seviyor işte, kodlarına işlenmiş bu annelik sevgisi. bu, annemi bencil yapar ama bencilliği kötü yapmaz. (bkz: akıllı bencillik ve ülküsel tasarı) bu başlığın ilk tanımını oku, ne demek istediğimi anlayacaksın.

hala inanmıyorsan, peki seni bu 2 dakikalık tehdit esnasında beslediklerini nasıl inkar edersin be nankör adam? evet, ara sıra unutuyorlar belki ama sana o 2 dakika içerisinde çok iyi bakacaklarını söylemediler zaten. asıl güzellik imzadan sonra, 2 dakika sonra. bu süreçte başına her şey gelebilir. ama güzel şeyler de geliyor öyle değil mi? ne yani ara sıra karnın doymadı diye onları mı suçlayacaksın. hatırlasana, ayın 4'üydü, çok güzel bir kebap yemiştin. ne kadar sevinmiştin, bir çocuk gibi. biliyor musun, böyle anlar için teşekkür etmelisin ve bütün kebapları bu adamlardan istemelisin, çünkü onlara borçlusun. onlar olmasa dostum, inan aç kalmıştın. bazen aç bıraksalar da onun da hikmeti var celallenme. 1 milyon doların cazibesini arttırıyor anlarsın ya. açken 1 milyon dolarla bir milyon tane kebap yemek istersin. tok adam ne yapsın 1 milyon doları. işte gördün, her şeyin bir sebebi var. sen yeter ki inanmak iste. biraz gayret. 2 dakika sabret. sonrası selamet.
devamını gör...
11167.
cemil kavukçu'nun şu yazdıkları benim için yazılmış adeta: "hakkında birçok öykü duydum, ama hiçbiri onun öyküsü olmayabilir." hoş ben o kitabı yarıda bıraktım ilginç bir şekilde. konudan alakasız ama üzerimde bir uğursuzluk olduğunu düşünüyorum. ve çektiğim zikirlerin bunu değiştirmediğini. ki razıyım, değiştirmese de. galiba yalan söyledim şuan. razı değilim ama insan herkesle bu kadar mı bozuşur? geçen bir atölyeye kaydolmuştum, bismillah, atölyenin yöneticisi önce herkesin arasında grupta bana bir laf etti, sonra benden özür diledi, demek ki sizi doğru anlamışım deyince de, beni engellemiş vatsaptan falan, benimle muhatap olmayarak devam edebilirsiniz şeklinde. ya aslında ben bundan da bahsetmek istemiyorum şuan. ama gerçekten, insan her hikayede mazlum olmayı nasıl başarır? ben her hikayede ağlak kişiyim bir şekilde.
geçenlerde ekşisözlükte bir entry okudum. çocuk kişisiyle karantina diye. kadın şöyle yazmış:
"evde kalma senaryoları içinde en güzel olandır. durup hayatı-ölümü sorgulayacağınız, eski aşklarınızı düşüneceğiniz, çocukluk örselenmelerinizi hatırlayacağınız, varoluşsal sancılar çekeceğiniz ve can sıkıntısına bağlı histerik krizleriniz için asla vaktiniz olmaz. yine sabahın erken saatinde kalkar, aktif bir gün geçirir, akşama da pertiniz çıktığından erkenden yatağa girer, çocuk kişisine sıkı sıkı sarılır, en kötü günümüz böyle olsun der ve bir güzel uyursunuz." sevdim. bizse varoluşsal sancılara devam, her hikayede mazlum olmaya devam...
devamını gör...
11175.
beynimin sağ ve sol lobu, lobide derin uykuda. ikisinin yerine üçüncü bir lob bakıyor. acemi midir nedir, birinden alıp ötekine koyuyor. üçüncü lob nedir diye sormayın, bilim bunu açıklamaya henüz hazır değil. ben bile hazırlıksız yakalandım. *
devamını gör...
11177.
(#6832545) bu tanımıma binaen.


geçen gün sevdiğim biri ile inanç üstüne konuşurken şunu dedim,
"kimse tam olarak emin değil bence. herkes akılla bir yere kadar gidiyor, gidebildiği noktadan fazla ilerleyemiyor. duruyor ve karar veriyor. yolun sonuna inanıp orada olduğunu hayal ediyor, teslim oluyor. veya orada öylece durup agnostik vs. oluyor. bazense geri dönüyor ve bu yol bir yere çıkmıyor deyip ateist oluyor. ben çok net, büyük ayırımlar göremiyorum."

bir yol daha var. yolun sonuna inanıp yola devam etmek. bu aklıma gelmemişti. akıl ile kalbin kesiştiği noktada beklemek de bir seçenek ancak bana ve benim gibilere yetmez, yetmeyecek. ben yerimde duramam. sürekli sorarım, düşünürüm, okurum. hem inanmak hem de yürümeye devam etmek ne kadar mümkün acaba?


hikmet

1. isim: bilgelik.

2. isim: tanrı'nın insanlar tarafından anlaşılamayan amacı.

3. isim: gizli sebep:
"ben artık korkmuyorum her şeyde bir hikmet var / gecenin sonu seher, kışın sonunda bahar" - ziya osman saba



tanrı'nın insanlar tarafından anlaşılamayan amacını anlamak için önce tanrı'ya inanmak lazım. tanrıya inanan biri tanrı'nın amacını anlamıyor diye tanrı'nın varlığından şüpheye düşmesi de bir ihtimal. neyse ki ben integrali anlamıyorum diye bu integralin olmadığı anlamına gelmiyor. hikmet imandan sonra geliyor bence.

hikmet ile ilgili ayetleri araştırırken bakara suresinin 260. ayetine rastladım. tefsirini okudum ve bir dizi bilgi ile rastlaştım.

bakara / 260. ayet

وَاِذْ قَالَ اِبْرٰه۪يمُ رَبِّ اَرِن۪ي كَيْفَ تُحْيِ الْمَوْتٰىۜ قَالَ اَوَلَمْ تُؤْمِنْۜ قَالَ بَلٰى وَلٰكِنْ لِيَطْمَئِنَّ قَلْب۪يۜ قَالَ فَخُذْ اَرْبَعَةً مِنَ الطَّيْرِ فَصُرْهُنَّ اِلَيْكَ ثُمَّ اجْعَلْ عَلٰى كُلِّ جَبَلٍ مِنْهُنَّ جُزْءًا ثُمَّ ادْعُهُنَّ يَأْت۪ينَكَ سَعْيًاۜ وَاعْلَمْ اَنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ۟

"ibrâhim de bir zaman: “rabbim! ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster!” demişti. rabbi ise: “yoksa inanmıyor musun?” buyurdu. ibrâhim: “elbette inanıyorum, fakat kalbim iyice kanaat getirip yatışsın diye bunu istiyorum” dedi. bunun üzerine Allah şöyle buyurdu: “öyleyse dört kuş yakala, onları kendine meylettir, alıştır, iyice tanı; sonra onları kesip hamur yaparak her bir dağın tepesine ondan bir parça bırak. sonra onları çağır, bak nasıl koşarak sana gelecekler. şunu iyi bil ki, Allah, kudreti dâimâ üstün gelen, her hükmü ve işi hikmetli ve sağlam olandır."

kur'an yolu tefsire baktım. şu kısmı dikkatimi çekti:

"hz. ibrahim'in sorusunun şüpheden kaynaklanmadığının tamamen ortaya çıkması ve kıssayı dinleyenlerin yanlış anlamalarının önlenmesi için Allah "inanmıyor musun?" diye sormuş, peygamberi de şeksiz şüphesiz inandığını söyledikten sonra maksadını açıklamıştır: "kalbim tam kanaat getirsin diye". "kalbin tam kanaat getirmesi" diye çevirdiğimiz itminân kelimesi, "maddi olarak hareketin durması, hareket halindeki bir şeyin sakinleşmesi" demektir. buradan alınarak zihnin ve vicdanın sakinleşmesine, şüphe, heyecan, tereddüt ve ıstırabın son bulmasına da itminan denilmiştir. dilimize geçmiş bulunan tatmin kelimesi de kök ve mana bakımından itminana yakındır. sağlam haber, düşünce ve gözlem yoluyla elde edilen bilgiler ve bunlara dayanan inançlar da kesindir. ancak bilgi ve inanç konusu olay veya gerçek, bilen ve inanan tarafından duyu organlarıyla hissedilmedikçe ve daha ileri bir basamak olarak bizzat yaşamadıkça, oluşun içinde bulunulmadıkça kalbin ve zihnin gelgitleri bitmez, vehim kabilinden de olsa aksini düşünme halleri son bulmaz. bu haller bilmeye de inanmaya da aykırı değildir, bunlara zarar da vermez, ancak itminan eksikliği söz konusu olur. Allah teala bir büyük peygamberinin talebi üzerine ölüleri nasıl dirilttiğini (diriltme fiilinin işleyişini, fiilin içine peygamberini de çekerek onun en üst derecedeki itminan haline ulaşmasını sağlamıştır.")

bu tefsiri kendi durumuma yordum. imanım var ama itminanım yok. vesveselerim var ve bundan dolayı suçluluk hissediyorum. ne yapacağımı bilmiyorum. ilk olarak içimdeki bu vesveseleri yazıya döktüm. tamamen taraflı bir şekilde en vahşi haliyle yazdım. sonra insanlara danışıp yardım istedim. içlerinden biri dedi ki, "yin yang sembolünü bilirsiniz değil mi? siz, yang'ın içindeki siyah noktacığa tahammül edemiyor gibisiniz. elinize sihirli bir değnek verseler tüm yin'leri yang'a çevirmek istiyorsunuz sanki. yanlış mıyım?"

"evet, doğru" dedim düşünceli bir şekilde. bu hayatın bir gerçeği. her şey zıttıyla var. bütün öğretiler bunu kabul eder ve bununla barışmanın huzuru getireceğini söyler. ben ise yin'lere tahammül edemiyorum. bu yüzden Allah'ı suçluyorum. işin hikmetini bilmiyorum. bilmediğim için öfkeleniyorum. Allah'ın varlığına ve adaletine inanıyorum ama onu bizzat yaşamadım, deneyimlemedim, duyu organlarımla hissetmedim. bu yüzden kalbimin ve zihnimin gelgitleri bitmiyor. tefsire göre bu haller bilmeye de inanmaya da aykırı değilmiş, bunlara zarar da veremezmiş. bu başlarda söylediğim "yolun sonuna inanıp yola devam etmek" fikrini doğruluyor. hz. ibrahim de inanıyordu, ancak bizzat deneyimleyip duyu organlarıyla hissetmemişti. bu yüzden itminan sahibi değildi. bir peygamber dahi böyle bir duruma düşebiliyor ve bu inancını zedelemiyor. hz. ibrahim o vesveseye takılı kalmıyor, inandığı halde yola devam ediyor. demek ki benim de bu durumumdan ötürü günahkar hissetmem, imanımdan şüphe etmem gereksiz. inanıp, inancıma dair hikmetleri araştırmak, öğrenmeye çalışmak yanlış bir şey değil. bu sebeple imanımdan şüphe edip umutsuzluğa düşmek, her şeyi bırakmak doğru değil.

yine o danıştığım aynı kişi dedi ki: "tüm bu soruların cevabı teslimiyettir. vardır bir hikmeti cümlesi, gerçekten de çok hikmetlidir. o yollardan geçmiş, vesveselerine kulak vermiş hatta daha ileriye giderek iç sesimin özerkliğine kayıtsız kalmış biri olarak şunu diyebilirim ki; o soruların sonu gelmiyor. yani vesvese asla doymuyor. bu yüzden mümkün mertebe onu aç bırakmak gerekir. bir oruç insanı terbiye ettiği gibi, susma orucu da vesveseyi terbiye ediyor inanın bana. bu süreç, ilk başta dediğim gibi teslimiyetle atlatılabiliyor."

bunun üzerine vesveselere karşı ne yapılması gerektiğini araştırdım. ayetleri inceledim, alimlerin görüşlerini okudum.

araf suresi 200-201. ayetler:

"her ne zaman şeytandan sana bir vesvese gelecek olursa, hemen allâh’a sığın. çünkü o çok iyi işiten çok iyi bilendir.
muhakkak ki allâh’dan korkanlar kendilerine şeytandan bir vesvese geldiğinde; allâh’a sığınmayı hatırlarlar, derhâl basîretlerine sahip olurlar."



risale-i nur'da bu konuya ilişkin bir kısmın açıklandığı bir yazıyla karşılaştım:

... "vesvese, insana terakki etmek ve teyakkuzda(uyanıklık kalmak için musallat edilmiştir. yani insan vesvese ettiği şeyi araştırıp talim ederse, insan için bu ilmen bir terakkidir. düşmanı olmayan bir ülkenin nasıl savunma ve askeri gücü zayıflayıp atalete düşüyor ise, aynı şekilde düşman ve mücadele edeceği bir şey olmayan insan da fıtraten yeknesak ve atıl bir vaziyette kalıyor.

halbuki dünya bir imtihan ve terakki yeridir. terakki ve imtihan içinde de mücadele ve mücahede etmek gerekir. mücadele ve mücahede için de düşman ve rakip gerekir. işte vesvese insana terakki için musallat edilmiş bir düşmandır.

bu vesvese düşmanına karşı en güzel silah ilimdir. yani vesvese ettiğin şeyin iç yüzünü bilmek ve o konuya etraflıca vakıf olmak vesvesenin halli için kafidir. bu yüzden korkmadan, telaş etmeden vesvese gelen noktaların talim ve tedkiki yoluna gidilmelidir. vesvese ilmin müşevvikidir. insanın şeytan ile münazara edip onu mağlup etmesi iyiye işarettir." ...)


sonuç olarak, bu vesveselere karşı Allah'a sığınmam gerektiğini öğrendim. vesveselere karşı araştırmalar yapıp, üzerinde düşünerek hakikatleri anlayabilirim sanıyorum. bu konuda bir ayet yine:

bakara suresi 269. ayet:

"allah hikmeti dilediğine verir. kime hikmet verilmişse, ona gerçekten pek çok iyilik ve güzellik verilmiştir. fakat bu hakikatleri ancak gerçek akıl sahipleri anlar, üzerinde düşünüp ibret alır."

o halde Allah'ın bana hikmet vermesi için dua edip, hikmeti öğrenmek adına çalışmalıyım, yolda olmalı, devam etmeliyim. üzerine düşünüp ibret alabileceğim yazıyor. tabi gerçek akıl sahibiysem *

böylelikle en başında sorduğum "hem inanmak hem de yürümeye devam etmek ne kadar mümkün acaba?" sorusunun cevabını bulmuş oldum. mümkünmüş ve gerekli olan buymuş. ayetlerle tasdikledim.

söylemeden edemeyeceğim. oz dizisindeki Müslümanların lideri kareem said karakterinden çok etkileniyorum. adamın tevekkülü, sabrı, inancı, içsel çatışmaları, doğrucu olması beni hep etkilemiştir. şu sıralar diziyi ikinci kere izliyorum. kareem said'in konu olduğu sahneler bana ilham veriyor.

evet, uzun bir yazı oldu. Allah ilmimizi arttırsın, bizi hikmetle şereflendiren kullarından eylesin. yazının başındaki, bu yazının genelinin müsebbibi olan yazıdaki vesveselerim hakkında araştırmalar yapacağım. bu konu burada kapanmadı. sadece ne yapmam gerektiğini öğrendim. "yolun sonuna inanmak, şüphelerle boğuşarak yola devam etmek."
devamını gör...
11178.
düşüncecik dünyacığım ve savrulmalarım; bir çeşit bıkma

bu yazımı birkaç kısma ayırıp son 7 senede yol aldığım, oradan oraya savrulduğum düşünce dünyamı anlatmaya çalışacağım. fichte hakkında çok yorulduğum ve çok az anladığım bir yazı yazdım, biraz da döneyim anlatayım sinek valesinin yolculuğunu. ya da başka bir zamana mı bıraksam? bir bıkış anlatmak istiyorum bu gece.

hayatım boyunca değişik düşünce kulvarlarında savruldum durdum. aslında savrulmadım bile. ne kadar acı, sadece magazinlerini yaptım.

ne bileyim ilk başta ismet özel-o kur’ancı, sonradan softa hadisçi, sonradan mantık zırvaları ettim, sonradan koştum genel olarak felsefe tarihine, sonra da islam felsefecilerinin tam koynuna atlayacağım derken (ki attım da kendimi) dur burada dedim sinek valesi. görmüyor musun, 2-3 senede bir sadece limandan limana geziniyorsun ve her limanda yaptığın şey sığlıktan başka bir şey değil?

eskiden çok tartışmacı biriydim. hele hele ismet özel’i okurken (teknik medeniyet ve yabancılaşmasını okudum sadece, meclislerde hep oradan ezberlediğim konulara getiriyordum). artık pek değilim. bir arkadaşıma da bunu ilettim; tartışmaktan bıktım, 3-4 senedir tartışmıyorum bile. sadece bütün mes’eleleri rahatlıkla konuşabileceğim bir yoldaş arıyorum. kol kola girelim, gezinelim semaların katmanları arasında, viranelerde, korkunç dehlizlerde.

felsefe okuma gruplarına falan da katıldım. hiç anlamazdım dediklerini biliyor musunuz. susa susa dinlerdim. en iyi yaptığım şeylerden biri de bu zaten.

eskiden kendimi sattıkça ve övgüler aldıkça (taşrada iki kelime oyunuyla hayran edersin insanları) gerçekten bir iş yapabileceğimi zannederdim. kibrimi mazur görün büyük allamelerin nasıl bu kadar iş yaptığını görünce “benim ne eksiğim var?” derdim. ama doğrusunu söylemek gerekirse okuduğum felsefi metinlerin çoğunu çok az anladım. çok da kitap okumamışımdır, hep internetten. ben buna “merdivenaltı felsefe” diyorum.

hiç anlayamadım ki doğru dürüst bu işleri. işte neler anlattıysam hep tutturamadım. ama böyle bodoslama meselelere dalmak beni daha dindar yaptı bunu söyleyebilirim. özellikle bu husus hakkında bir yazı yazmak istiyorum.


çok da yormak istemem sizi; o kadar birikmiş durumdayım ki sabaha kadar yazarım. ilim yolculuğumu sonuçlandırmıyorum; sadece artık seyirci konumuna geçiyorum. çünkü limandan limana savrulmaktan yoruldum. aslında bakarsanız yorulmadım, bıktım.

hangi limana girdiysem hiçbirisinde ne başarılı olabildim ne de bir şey, sadece boş ıvır zıvır ve kültür madrabazlığı. ben bıktım. çünkü biliyorum bu limandan da belki hiçbir doğru dürüst okuma yapmadan, bir sistem oluşturamadan başka bir yere sürüklenip duracağım. bu tabi benim tembelliğim ve üşengeçliğim. ben bu işlerin adamı değilim sanırım.
devamını gör...
11179.
gözlerimi kapatabilseydim ve rüyalar elimden tutsaydı yükselir ve yeni göklerde uçar, üzüntümü unuturduk. hayallerimde seyahat edebilseydik, sevgi ve umutlarımın büyüyeceği yerde sarayları inşa eder, acıyı silerdik. lakin ne ben gözlerimi kapatabildim ne de rüyalar elimden tuttu.
devamını gör...

Bu başlığa bir şeyler girmek için üye olabilirsiniz.

Benzer Başlıklar