Tüm Zamanların Favorilenenleri

dünyaitiraf.com

aldığım ilk gerçek yenilgi hayattan vazgeçmeme neden oldu. öncesinde sahip olduğum yaşama enerjisi sıfırlandı. artık tutkularım yok. yaptığım her şeyi sırf birileri ne yapıyorsun diye sorduğunda verecek cevabım olsun diye yapıyorum.

bu dünyada gerçek anlamda hiçbir şey yapmak yahut olmak istemiyorum sanırım. doğdum, büyüdüm ve heba oldum. yazık.
devamını gör...

dünyevi mecmua 8. sayı

elhamdülillah tamamlanan sayıdır.

dergideki çizimleri için cartoonpiyer'e, kapak için we born we play we die'a ve son olarak tashih için rebelin korubenisi'ne teşekkür ederim. emeği geçen, yazı gönderen, okuyan ve okumayacak olan herkese teşekkürler. kısmet olursa bir sonraki sayıda görüşmek üzere. slogan için de pia'ya ayrıca teşekkürler.
not:sözlükteki mahlaslarla dergideki benzer veya aynı mahlasların hiçbir alakası yoktur.


link: https://drive.google.com/fi...

önceki sayıları incelemek isteyenlere;
1.sayı
2.sayı
3.sayı
4.sayı
5.sayı
6.sayı
7.sayı
devamını gör...

dünyevi mecmua 7. sayı



çıktı elhamdülillah…

bi dünya derdimiz var sloganıyla 2018’e giriş yapan mecmuadır!

içimde çocukça bir heyecan var. belki de rastgele bir yerde yürürken görüp de aşık olduğun kızla evlenmek gibi bir şey şuan hissettiğim. hiç tahmin edebilir miydim ki...

herkese çok ama çok teşekkür ederim. normalde çok rahat yazan birisiyim ama şimdi inanın ne diyeceğimi bilemiyorum.

diyeceğim şudur ki, samimi insanlarla güzel işler yapmak gibisi yok!

buradan herkese şükranlarımı sunarım.

ayrıca teşekkür etmem gereken iki insan var ki, bunlar da “cartoonpiyer” ve “we born we play we die” mahlaslı yazarlardır. onlara gerçekten nasıl teşekkür ederim bilemiyorum. Allah onlardan razı olsun.

şimdilik bu sayının pdf linkini sizlerle paylaşıyorum fakat yakın zamanda direkt sözlük üzerinden dergileri okuyabilme imkanı oluşturmaya çalışacağımızı belirtmek isterim.
umarım tasarım noktasındaki amatörlüğümü maruz görürsünüz. amatörlüğümü zamanla atacağımı umuyorum.

herkese tekrardan çok teşekkür ederim.

bir sonraki sayıda görüşmek üzere!
alttaki linkten dergiye ulaşabilirsiniz:
https://drive.google.com/op...
devamını gör...

dünyevi takvim



hepimiz bir zamana göre yaşamaz mıyız hayatı?
hayatımız saniyeler, dakikalar, saatler, günler ve aylarla geçiyor.
zamanla yarıştığımız birbirini kovalayan şu günlerde, biraz olsun zamana renk katabilmek dileğiyle “dünyevi takvim” adını verdiğimiz ve bir sürpriz niteliğinde olan bu çalışma umarız sizleri mutlu eder.
bastırıp kullanabilmeniz için yatay a4 boyutunda hazırladık!
bu çalışmada çok büyük yardımları bulunan we born we play we die adlı yazar arkadaşıma da teşekkür ederim.

https://drive.google.com/op...
devamını gör...

islam’da kadına dayak olayı

birkaç hafta önce bir vaizin yorumlarıyla gündeme geldiğinde bu konu üzerine yazabilecek durumda değildim hiç. üstelik tepkimi çekmesine rağmen konuyu istismar edenlerden olmak istemedim, zaten o curcunada tartışmaya katılmak da zül geliyordu. şimdi ilgili beyanlara mecburen değinerek, fakat hiçbir malum kesimin ağzına ortak olmadan, "vaaz" da vermeden, kendimi bu başlığa dair üç beş kelam etmek zorunda hissediyorum.

bir kere, herkesin anlaması gereken şöyle net bir gerçek var: allah resulü kadın dövmemişlerdir. bir hoşnutsuzluk zuhur ettiği zaman küserlerdi ve bir süre küs kalırlardı. bu da dünyanın en ince davranışıdır. ama bir de şimdiki din adına ahkam kesen hayvanlara bakın... neredeyse, "deşarj olmak için dövün" diyor. "çekinmeyin, Allah izin vermiş, patlatın" dercesine, "kadınlar şükretsin ki kocaları onları dövüyor, yoksa kuma getirecek" diyor. şimdi Allah aşkına, kimsenin kimi neyi savunduğu beni ırgalamaz ama, islam ve islamî ölçüler adına çıkıp böyle konuşan birini savunanlara en kısa hayret ifadesiyle sormak istiyorum: "yahu bu nasıl bir şey?" islam'da kadının düşman kadını olduğunda bile dokunulmazlığı vardır. tıpkı çocuk gibi. onlar öldürülmezler. erkeklerin tümden kılıçtan geçirildiği hallerde bile kadınlara dokunulmadığını görürsünüz. bunları bile anlamak çok mu zor, ne tür kadınlarla evlisiniz lan siz?

yine bu sözde "fıkıh uleması" geçinen vaizlerin her türlü çirkinliği yaptığı, iftirayı attığı muhiddin-i arabi hazretleri'ne göre, kadın erkek buluşması dünyada en büyük buluşmadır. bütün tasavvuf ve divan edebiyatında "mecazî visal" olarak görülmüştür. ama bunlarda böyle bir incelik yok. tekme tokat giriştin mi cennette bir kat daha yükseliyorsun zannediyorlar. hayır ben söyleyeceğim mizaç olarak, ama ben söyleyince olmayacak, çünkü malum fakih arkadaşlar ille kıyas yapacak. o zaman, hadis vardır, aynen bu şekilde: "dövdüğünüz kadınla akşam aynı yatakta nasıl yatacaksınız?" (bkz. müslim, cennet bahsi) bunu söyleyince de hemen karşınıza nisa 34’ü çıkarırlar. o bir sınır durumudur. öyle değil mi, bunu bile anlamıyor musunuz? yani hangi ölçünün hangi duruma uyduğunu anlamak için yapacağınız kıyas, bu ölçüleri kullanırken, şurada burada ifade ederken nerede kalıyor?

konuyu uzatmak istemiyorum, anlamak isteyene bu kadarı yeterlidir ama... daha önce başka bir platformda yazarken islam'da erkeğin üstünlüğüne dair bir tartışma olmuştu. o da aynı malum konu.. tabii konu islam'dan açılıyordu ama islam'a göre falan değil, genel olarak konuşuluyordu.* ben şöyle cevap verdim: şeriatta erkek, tasavvufta kadın! şöyle de anlayabilirsiniz: hukukta erkek, hikmette kadın... en azından benim derinleşmeye çalıştığım islamî dünya görüşüne dair muhtelif eserlerde şöyle geçer: erkek fail (yapan) sıfatındadır, kadın ise münfail (yaptıran)... münfail, bu bakımdan failden üstündür. üstünlük zaten böyle bir şey, değil mi? orada niteliğe bakılır. tıpkı bir sultanın bir askerden üstün olması gibi. şimdi bakın, dine bir böyle bakış vardır... bir de sanki dinin rüknüymüş gibi, "namaz kılın" dermiş gibi "karılarınızı dövün" diyen bakış... hangisinin doğru olduğunu da en azından iman ettiğini söyleyen insanlara saatlerce anlatmaya lüzum olmasa gerek! bedahet diye bir şey var. yani hâlâ biraz kaldıysa tabii.
devamını gör...

peygamberin ilahlaştırılması

innallahe ve melâiketehu yusallûne alennebiyyi.. yâ eyyühellezine âmenû sallû aleyhi ve sellimû teslîma...

bakın bunlar ayet. her cuma hutbede okunan ayet. resûlullah'ı karşısına konumlandırdığınız Allah'ın, resûlullah'a indirdiği kur'an ayetlerinden yani. şekilcilik olarak anlayarak kendinizi kandırmaya da devam edebilirsiniz ama evvela siz, Allah'ın, peygamber aleyhisselatu vesselam'ın ruhaniyetine salât ve selâm emrini yerine getirmek yerine, o'na ismiyle hitap etmenin küfre yakın bir edepsizlik olduğunu, o'na hakaret etmek ve en başta Allah'a itaatsizlik mânâsına geldiğini anlayın. görüldüğü gibi yukarıdaki tanımda "muhammed" diye hitap ediliyor. halbuki salavat bize farzdır; öyle ki Allah dahi nebîlerine salat ve selam eder; bunu da bize emreder! siz ise buna değil de, Allah'ın, kur'an'da resûlullah'a "muhammed" diye hitap etmesine dayanarak bunu örnek alıyorsanız, asıl kendinizi ilahlaştırıyorsunuzdur ki bu sözde ithamlarınızı öz nefsinizde bulmak ihtimali bu durumda aklınızın ucundan bile geçmez. (zaten de geçmiyor)

şimdi siz peygamberin ilahlaştırıldığını iddia ederken, islam'dan yola çıkıyor değilsiniz, bunu bir anlayın. dolayısıyla peygamberi peygamber olarak da anlayamadığınız yerde, ne Allah'a ne resûlü'ne doğru ölçülerle iman edememişsinizdir ki daha sahip olduğunuz bu muharref ilah ve peygamber tasavvuruyla, peygamberin ilahlaştırılmasından söz ediyorsunuz.

sonra; imân etmiyorsanız bile bunu böyle bilin ki, islâm'a göre Allah resûlü, gelmiş-gelecek en üstün insandır; Allah'ın tüm resûl ve nebîlerine, tüm peygamberlerin de kendi ümmetlerine müjdelediği son peygamberdir. o insanlığın gayesidir; yani insan'dan murâd o'dur. insanın yaratılışındaki hikmet, en çok onda görünmüştür. insanlar o'na yaklaştıkça tekâmül etmiş sayılabilirler. insanlar o'na benzedikçe "insan" olurlar. siz ise Allah resûlü'nün de beşer olduğunu söylerken, o'nu kendi hayvanî nefsinize benzetmeye, o'nu kendi sefîl şuur seviyenize indirmeye çalışıyorsunuz. siz, tıpkı kafirler gibi, günün geçer akçesi putlarla dolu aklınıza uymuyor diye, yalnızca velîlerin kerâmetlerini de değil, peygamberlerin mucizelerini bile reddediyorsunuz.

öyle tuhaf bir algınız var ki... şunu olsun anlayın da diğerlerine yol oradan sonra bulunur: sizin tüm zanlarınız hakikat karşısında ne ifade eder? velîlere yahut onların antitezi olan denîlere, ancak kendi seviyemizden bakabiliyoruz biz.. sizin takılıp kaldığınız bu meselelerse ele alınması gerektiği seviyede ele alamadığınız, basit dedikodu ve hakaret seviyesini aşamadığınız, zahirci çıkışlar. zahirci derken de ölçüye mihenge vurmak değil, gidip kendi bulunduğunuz "en dip seviyeden anlamak" mânâsına!

bakın, istemsiz olarak hep reddettiğim bu tipik yanılgıya bir örnek:

"ger bileydi sulbünden geleceğini yezid’in
almadan boşardı havva’yı âdem"


bununla bir de şu bakış arasındaki dağlar kadar farkı sezmeye çalışın hiç olmazsa:

"duyunca makdem-i teşrifin sulb-i pakinden âdem
değişti habbeye bağ-ı cinanı yâ resûlallah."


anlamadıysanız daha da açayım: Allah insanî hakikati bize en kâmil örnekleriyle anlatır; bizi onların yoluna uymaya çağırır. halbuki mesela, melekler insanın yaratılışında evvela niçin yalnızca ondaki kan dökücü, fesat çıkarıcı hasletleri görebildiler? insanda, meleklerin bilemediği, fakat Allah'ın bildiği neydi? Allah, insana neyi öğretti? sonra niçin secde ettiler âdem'e? siz şimdi böylece onu "ilahlaştırdılar" mı dersiniz? hadi deyiniz ki onlar farklı türler... (saçma ama sizden çıkabilecek türden bir argüman işte) kardeşleri ve babası yakup aleyhisselam (çoğu yaşça kendinden büyük ve biri de peygamber olan bu insanlar), niçin secde ettiler yusuf aleyhisselam'a? hâşa, onu ilahlaştırdılar mı?

yok... ne, biliyor musunuz? siz, iddia ettiğiniz gibi hiç de Allah'tan başkasına değil, asıl nefsinizden ötesine itaati bilmiyorsunuz. çünkü Allah, resûlullah'a itaati, ve o'nun hepinizden üstün bir yaratılışa sahip olduğuna imânı emrediyor. siz ise hiç mi hiç bilmiyor ve her şeyden önce inanmayı reddediyorsunuz ki, beşeriyette, melekiyetin üstüne çıkabilen, sizin de tecrübe etmediğiniz ulvî bir yol var; yaratılışımızdaki hikmet bile bu! fakat sizin bu, beşer olmayı daima kendi süflî alışkanlıklarınızla kısıtlayıp derinliği sonsuz hikmetleri dünyaya mahpus olmuş aklınızla daraltma çabanız, "ben sizin bilmediğinizi bilirim" buyuran Allah'a karşı, kendi bilmediğini kabul etmeyen şeytanın hasedine ne kadar da benziyor. evet, ben burada gayet nefsanî bir haset buluyorum; Allah'a ve resûlü'ne, kendi yonttuğu aklın hudutlarına sokmadan tapamayan (burda ne imân ne ibadet geçerlidir artık) bir nefsanîlik!
devamını gör...

görücü usulü

geçen yine bir görücüye gidiyorum. bana hep şişman, yaşlı, çirkin, psikolojik sorunları olan, hayattan bezmiş falan kız buldukları için yine böyle bir şeydir dedim. anneme ''bak hep böyle güzel, şöyle güzel falan diyorsun ama hiç dediğin gibi çıkmıyor'' dediğimde kızı düğünde halayda gördüğünü ve ismini cismini yerini öğrendiğini bu sefer doğru söylediğini söyledi.
neyse inandık bu sefer ve kızın evine gittik. zaten heyecanlı ve panik atak hastasıyım birde bunun üzerine kız evine gidiyorum. neyse kızın evine doğru yola çıktık. kız 6. katta oturuyor ve asansör çalışmıyor. sıcak havada altı kat çıktık. kapıya geldiğimde kalbim hem yorgunluktan hem heyecandan küt küt atıyor. nefesi başka yerlerimden alıp veriyorum. kapıyı kızın baba annesi açtı. bizi içeriye buyur etti. içeri annem ben ve kız kardeşim geçtik. kanepeye sıralı bir şekilde oturduk. nine de karşımıza oturdu. 1 dk sonra kızın annesi içeri girdi. o da karşımıza oturdu. gözler kızı arıyor ve ortamda derin bir sessizlik. ihtiyar nine ortamı açmak için ''oğlumuz ne iş yapıyor ?'' dedi. annem. ''ingilizce öğretmeni'' dedi. ihtiyar kadın; '' konuşabiliyor mu ?'' dedi. annem ; '' derdini ifade edecek kadar kendini anlatacak kadar konuşuyor'' dedi. ihtiyar kadın ; '' oğlumuza diyorum konuşabiliyor mu '' annem; '' konuş oğlum ablalara ingilizce'' dedi. ihtiyar kadın az biraz daha sesini yükselterek ''hanım efendi !! oğlumuza soruyorum'' dedi.
bende az biraz sesle ingilizce bir şeyler saçmaladım. ihtiyar kadın az biraz sinirlenerek '' oğlum anlat kendini o anlamda dedim'' dedi.
bende '' öğretmenlik mesleği ile iştigal etmekteyim'' dedim. ''iştigal'' ne ya. Allah beni netmesin. iştigal ne !! 40 yaşındayım ömrümde ilk defa bu kelimeyi kullanıyorum.
annem de o ara lafa girip '' gayemiz zat-ı alinizi rahatsız etmek değil, efkar-ı umumiyede kızınız ile oğlumuzun muhabbetini kurmaktır. cevabı müspetiniz kalb-i hazalimizi memnun edecektir'' dedi. ortam bir anda osmanlı da saraydan kız isteme faslına döndü. sanki mısır sarayında tosun paşanın kızını istiyoruz.
neyse ihtiyar nine meyve falan ne istersiniz durumuna geçince heyecanla birde ağzımdan ''armut'' lafı çıktı. armut ne la !! armut nee !! kendimden utandım. bu ülke topraklarında görücü evinde armut isteyen tek damat adayı eminim benimdir.
neyse ki evde armut varmış. ihtiyar kadın kızın annesine ''kalk kızım herkese çay oğlana armut getir'' dedi. 5 dk sonra kız annesi elinde çaylar ve armut ile geldi ikram etti karşımıza oturdu. biz hala evin kızını bekliyoruz. sonra ihtiyar kadın yanındaki kızın annesine dönerek ''kızım da işte ev hanımı ama eli hamarat bir kız'' dedi. o anda annem ve benim içimde öyle bir ''dankkkk'' sesi oldu ki dışarıdan bile duyuldu. meğerse 50 yaşlarında görünen kadın kızın annesi değil kızın ta kendisiymiş. biz şoku belli etmemeye çalışarak olayları 5 dk idare ettik sonra kalktık. yolda eve giderken arabanın hızını 200 km çıkardım ve anneme bakarak ''bana mantıklı bir şey söyle'' dedim. annem kızı düğünde gördüğünü genç çıtı pıtı bir kız olduğunu söyledi. kendisi 6 derece gözlük takıyor. ''anne Allah aşkına sen 6 numara gözlük takıyorsun salonun en gerisinde oturduğunu söylüyorsun kızı nasıl gördün'' dedim. annem de tamam ama ayrıca ayşe teyzeme de kızı gösterdiğini söyledi. hey yavru heyyy. ayşe teyzeymiş. ayşe teyzede ileri derecede katarak var ve mahallede lakabı '' kör ayşedir'' Allah bilir annem o gözü ile düğün salonunda kızı gösterecem diye büfeyi işaret etmiştir kör ayşe teyze ise Allah bilir nereye baktı ne anladı. belki de tarif ettikleri kız diye bir şey yoktu düğün salonunda çelenge bakıp onu kız sandılar. neyse ben bir şey demiyorum umarım kurt binicinin bahtı açık olur.
devamını gör...

ilk kez favori oy almak

tanım: yazarların başka yazarlardan aldıkları ilk favori oylarıdır.
az önce gerçekleşen ve beni mutlu edendir.
dürbünüm açılmadığı için göremiyorum kendilerini ama teşekkür ediyorum.
devamını gör...

dünya sözlük şikayet bildirimleri ve yönetim hiyerarşisi

pek değerli dünya sözlük yazarları;

biliyorsunuz ki moderasyon ekibi sözlüğe girilen içerikler üzerinde dünya sözlük anayasası'nda belirtilen usul ve esaslar doğrultusunda işlem yapmakla görevlidir. bu görevi bugün biz yapıyoruz, yarın içinizden birileri yapıyor olacak. ailesi, okulu, işi gücü arasında tamamen gönüllülük esasıyla hareket eden moderasyon ekibinin zaman zaman haksız ithamlarla ve hatta iftiralarla karşılaştığını görüyoruz. öte yandan insanoğlu nisyan ve hata ile özdeşleşmiş bir varlıktır, kimse mükemmel değildir ki zamandan zamana durumdan duruma da değişik haller vuku bulabilir. moderasyonun belirli kıstaslara göre veya seçimle belirlenmesi de zaten kanaat hakkını kullanabilme becerisi öngörülmesiyle ilgilidir. herkesin birbirine karşı daha sabırlı ve anlayışlı olmasını beklemek ahlaki bir gereklilik değil midir? kaso ne bu sözlüğe ne de kimsenin asabiyetine olumlu bir tesir göstermez. tüm bunların önüne geçmek için zaten çok iyi bildiğiniz şikayet mekanizmasını bir kere daha hatırlatmakta fayda görüyoruz. hatırlatalım ki haksız yere ithamda bulunmuş olmayalım, bilinçli olarak iftira atma gayesi içine girenlerin tahriklerine kapılmayalım. zira ferasetli ve aklıselim olmak bunu gerektirir.

bir kimsenin yüzlerce tanımı silinmezken bir tanımı belirli kurallar dahilinde silindiğinde meseleyi anlamak ve sebebi öğrenmek yerine sorun çıkarmayı seçiyorsa o kişinin samimiyetinden şüphe duyabilirsiniz. rahatsız olduğu hususta moderasyona ulaşıp suhuletle hallolmasını ummak yerine derhal konuya özel başlık açıp art niyetli kimselerin sözlüğü yıpratma çabalarına çanak tutuyorsa o kişinin gayesinin üzüm yemek olmadığından şüphe duyabilirsiniz. herhangi bir moderatör ile fikren veya usulen ters düştüğünde tüm moderasyon üyelerini hatta sözlük ahalisini hedef alarak kötüleyen birinin saf niyetli olmadığına dair şüphe duyabilirsiniz. yazdığı tanımlar, attığı mesajlar, paylaştığı tepkiler ile troll olduğunu aşikar eden birinin durum anlaşılınca giderayak adice iftiralarda bulunmasına alıştık lakin bunca zaman verdiğimiz güvene rağmen onun söylemlerine inanılmasından şüphe duyabilirsiniz. ismini, cismini, mesleğini, şehrini, yaşını bilmediği muhtemelen amacı nahoş bir feyk yazarın iddialarına kulak asıp da geçmişi, geleceği, kimliği, neyliği, mekanı yıllardır belli olan ve sözlüğün tek şahs-ı manevisi konumundaki derviche moderne'e durumu intikal ettirip aslını astarını sormayan kişinin analitik idrakinden şüphe duyabilirsiniz.

sözlüğümüz ne zaman bir ivme kazansa her seferinde çeşitli problemlerle karşı karşıya kaldı, tesadüf mü? sistemi hackleme girişimleri, feyk ordularıyla saldırılar, troll hesapların provokasyonları, sözlük yönetimine iftiralar... son bir haftada aramıza katılan farklı profilde çok sayıda arkadaş oldu ve bu durum yine birilerini rahatsız etmiş olacak ki yeni bir buhran dalgası oluşturuldu hem içeriden hem dışarıdan. engel olabildiklerimiz kadar engel olamadıklarımız da var, çünkü etik kaygılarımız ve ahlaki sınırlarımız nedeniyle zerre kadar müdahale etmediğimiz hatta bunun önünü en baştan tıkadığımız özel alanlarınız var. fakat lütfen bu hassasiyetlerimize karşı sizlerin de biraz desteği olsun, hüsnüzan gösterin, çeşitli hususlarda yardımcı olun, en azından kendinize olan saygınız nedeniyle tanımadığınız isimlerin aniden peyda olan gerçekliği flu iddialarıne veya sert çıkışlarına karşı tavrınızı alın.

değerli dostlar, eğer bir yazara ait girilerin dünya sözlük anayasası'nda belirtilen kurallara aykırı olduğunu düşünüyorsanız evvela yapmanız gereken şey tanımın hemen altında yer alan şikayet butonunu kullanmaktır. şikayet mekanizması zamanında işlemezse veya yapılan işlemin hatalı olduğunu düşünürseniz ikinci bir yol olarak moderatörlere ulaşabilirsiniz. hiçbir moderatör arkadaşımız sizin şikayetiniz karşısında sessiz kalmaz. eğer moderatörler sizin sorununuzu çözüme kavuşturamazsa veya aldığınız cevaptan tatmin olmazsanız üçüncü yol yöneticilere ulaşmaktır. yönetici de sizin derdinize derman olmazsa son olarak monark'a ulaşabilir veya dünya sözlük moderasyonu başlığında şikayetinizi dillendirebilir ya da haricen bir başlık açabilirsiniz. aynı yol ve yöntemler kendi girilerinize yapılan müdahaleler için de geçerlidir.

bu duyuruyu yapmaktaki maksat "aman moderasyona laf gelmesin" değil elbet. gayet titiz çalıştığımız halde, karşılaştığı bir sorun karşısında kendisine sunulan yolu izlemek yerine işin kolayına kaçıp ya da tamamen kasti olarak moderasyona saldırmak, işlerini yapmadıklarından dem vurmak veya kapatın hesabımı ben gidiyorum gibi çocukça tavırlar sergilemek hem bizleri zan altında ve zorda bırakıyor hem de yazarlarımızın huzurunu kaçırıyor. inşallah bu duyuru hepimizin daha itinalı ve duyarlı tavır göstermesine, çözümlerin böylece daha sağlıklı olmasına kapı açar.

yazarlarımıza duyurulur...
devamını gör...

asklepios26eses

“başlığımı silen kimse yüreği varsa mesaj atsın” diye artistlenip meydan okuyunca, normalde böyle şeylere prim vermek umrumda olmasa da gerekçesiyle-yöntemiyle-kuralıyla açıklayarak bunu yapanın ben olduğumu belirten bir mesaj attım. mesajımı okudu, cevap vermedi. buraya kadar eyvallah, formatı delmesi de ikaz veya uzaklaştırma ile karşılık bulabilirdi. fakat son yaptığı hem sözlüğe hem buraya katkı sunan her yazara saygısızlıktır. şöyle ki; kendisini özel olarak sözlüğe davet ettiğimize dair iğrenç bir yalan söyledi. bunun üzerine kendisi gömülmüştür.
devamını gör...

insanın mutlu olduğu yerde olması gerekliliği

o güzel meşhur kutsal geyik.
hani insanın mutlu olduğu işi yapması, mutlu olduğu yerde yaşaması gerekliliği gibi insanın mutlu olduğu insanın yanında olması gerekliliği.
bazı insanlar bazen gereksiz fedakarlıklar yüzünden işinden, yaşadığı yerden tasarruf etmezken sevdikleri insandan tasarrufa kalkıyorlar ki sırf bunu bazen inanç, bazen sosyal farklılık bazen ise bazı şeyler bozulmasın diye yapıyor.
(bkz: kahrolsun bağzı şeyler)

biri beyaz biri kara iki kedi..
birbirlerinin omzuna kollarını dolamışçasına birbirlerine şefkatle sarılarak,
birbirlerine dayanarak yola çıkmışlar.
gölgeler akşamüstünü söylüyor.
yorgun bir günün sonunda eve dönüyorlarmış gibi.
yüzlerini görmüyoruz ama eminim mırıl mırıl konuşuyorlardır. belli sınanmış, denenmiş bir dostluk bu,
uzun yolları da göze alabilen bir dostluk

ya biz, binde bir karşımıza çıkan dostluk, arkadaşlık, sevgililik fırsatlarını ne yapıyoruz?
akşam üstünün bir saatinde yorgun gövdemizi yaslayıp mırıl mırıl konuşabileceğimiz,
omzumuza dolanan bir kolun, başımızı yaslayabileceğimiz bir omzun,
belimizi kavrayan bir elin, uzun yollara dayanıklı ayakların sahibi karşımıza çıktığında tanıyabiliyor muyuz onu,
değerini biliyor, biricikliğini, benzersizliğini anlayabiliyor muyuz? ...

yoksa hayatı sonsuz, fırsatları sayısız sanıp
kendimizi hep ilerde bir gün karşılaşacağımızı sandığımız bir başkasına,
bir yenisine ertelerken hayat yanımızdan geçip gidiyor mu? karşımıza çerken çıkmış insanları yolumuzun dışına sürüklerken
bir gün geri dönüp onu deliler gibi arayacağımızı hiç hesaba katıyor muyuz?
hayat her zaman cömert davranmaz bize, tersine çoğu kez zalimdir,
her zaman aynı fırsatları sunmaz, toyluk zamanlarını ödetir. hoyratça kullandığımız arkadaşlıkların, eskitmeden yıprattığımız dostlukların
savurganca harcadığımız aşkların hazin hatırasıyla yapayalnız kalırız bir gün...

bir akşamüstü yanımızda kimse olmaz,
ya da olanlar olması gerekenler değildir.

yıldızların bizim için parladığını göremeyen gözlerimiz,
gün gelir kayan yıldızların gömüldüğü maziye kilitlenir...

kedilerin özel bir anını yakalamak gibidir
kendi hayatımızdaki olağanüstü anları ve olağanüstü kişileri yakalamak.
bazılarının gelecekte sandıkları 'bir gün' geçmişte kalmıştır oysa;
hani şu karşıdan karşıya geçerken, trafik ışıklarında rastladığınız,
omzunun üzerinden şöyle bir baktığınız sonra da boşverip
'nasıl olsa ilerde bir gün tekrar karşıma çıkar.' dediğinizdir.
oysa tam da o gün bu zalim şehri terk etmiştir o,
boş yere bu sokaklarda aranırsınız...

tekrar (bkz: kahrolsun bağzı şeyler)
devamını gör...

davut heykeli

buluştuğumuzda bazen yazardı ne yapıyorsun derdim yaaa git derdi*
bi gün yakın baktım dünya sözlüğe yazıyor
vefatından sonra dünya sözlükteyim ara ara girip sizlerin onun için yazdıklarınızı ağlayarak okuyorum
ben ali doğan şenel yani davut heykelinin nişanlısıyım
hepinize teşekkür ediyor ve onun için dualarınızı bekliyorum.
bizler içinde dua ediniz...
devamını gör...

üniversite mezunu cahillerle dolu bir topluma dönüşmek

tanım: koşar adım gittiğimiz, rakiplerimize tur bindirdiğimiz, en kötüsü de kendimizi iyi bir konumda zannederek yarışı en önde azimle sürdürdüğümüz bir durum.

ülkemizde artık üniversite okumanın hiçbir numarası bir kalmadı. çünkü dört yıllık süreçte aldığımız eğitim, o sürecin sonunda yapacağımız, bizden yapmamızı istenen iş ile ilgili bırakın bir şey öğretmeyi, fikir bile vermiyor. üstelik zaten en başta o işi uygun kapasitede olup olmadığımız dahi sorgulanmıyor. özellikle son 15-20 yılda bu durum iyice çığrından çıkmış durumda.(lütfen partizanlık ya da bir iktidar eleştirisi olarak görmeyin bu tarihlendirmeyi, 4. paragrafta neden böyle bir rakam verdiğimi görebilirsiniz ). malum üniversite tercih dönemindeyiz, her yerde tercih günleri v.s oluyor. bir arkadaşımın aracılığı ile bir koleje mesleğimle ilgili bir şeyler anlatmak üzere davet edildim ben de. tabi mesleği biliyoruz elhamdülillah da, şu tercih olaylarına bir bakayım da yanlış bir şey söylemeyelim çocuklara dedim, büyük vebal sonuçta... ancak gördüğüm manzara korkunç... lütfen üniversitelerde bitirdiğiniz bölümlere girdiğiniz sıralamaya, bir de bugün o bölümün öğrenci aldığı sıralamaya bakın. ya da o zaman ucundan kıyısından puanınızın yettiği bölümlere girdiğiniz sıralama ile bugün hangi bölümlere giriyorsunuz bir bakın. mesela benim 23.000 sıralama orta sıralarda ile girdiğim bölümden şu anda bir öğrenci 130.000 lerde filan girerek aynı diplomayı alabiliyor. bu "yav ben bununla aynı diplomayı mı alacağım" gibi bir kibir ya da bir ego değil yanlış anlaşılmasın. bir örnekle izah edeyim akademisyenliğinin son yıllarını yaşayan artık emekli olan ve gerçekten bilim adamı olan bir hocamızın bu konuda isyanını hatırlıyorum. muhtemelen diğer bölümler için de durum aynıdır. adam diyordu ki(kelime kelime hatırlamıyorum ama mealen);

"elbette öss gibi bir sınavın kişinin kapasitesini tam anlamı ile ölçebildiğini düşünmüyorum o ayrı bir konu ama mühendislik teknik olarak bir kapasite istiyor. yani kimsenin zekasını küçüsemiyorum ama mühendislik ile ilgili anlatacaklarınız ancak belli bir kapasitenin üzerine hitap ediyor. örneğin en azından diferansiyel denklemleri anlatabilmek için türev, integrali kavramış olması, kavrayabilecek potansiyelde olması gerekiyor. o kapasitenin altında kalanlar, konuyu anlamakta zorlanıyor, anlatabilmek için daha fazla zaman harcamanız gerekiyor. bunun için harcadığınız zaman yüzünden müfredattı daraltmaya gidiyorsunuz çünkü dönem size verilen ders saati, o dersin temellerini anlatmak için yetmez hale geliyor. bir sonraki aşama daha da kötü. daraltılmış müfredatta dahi konuyu anlamayacak öğrenciler gelmeye başladığında, bir de üzerine kontenjan arttığında nitelik iyice kayboluyor. siz istiyorsunuz ki öğrenci o konuya tam hakim olmadan geçmeyelim ama bu sefer dersi alttan alan öğrencilerle birlikte sınıf 200 kişi oluyor. bu sefer üniversite senatosu size baskı yapıyor öğrencileri geçir diye, 200 kişilik sınıfta alttan gelen yeni öğrencilerin arasında bir kaç algısı yüksek öğrenci varsa onları da eritiyorsunuz verimi düşürerek. geriye beyin becerisi yüksek olmayan, normal şartlarda piyasada ancak fiziksel güçlerle yapılacak işlere girecek kapasitede adamlar gelip 4 sene hiçbir şey öğrenemeden diploma alıp gidiyor. sonra da onları bir şeyler üretmeleri gereken konumlara koyup, üretemiyoruz diyoruz. mühendis diploması verdiğimiz adamlar yurtdışından malzeme satın almak, excelle personel vardiyası yazmak, çinden avrupdan getirilen makinaların başına koyup, bir arza olduğunda yine çinli ve avrupalı teknik servisleri çağırmak gibi işlerle uğraşıp kendilerine mühendis diyorlar."

son 15 yılda açılan 100 den fazla üniversite, +mevcutlarda fakülte, + fakültelerde kontenjan arttırılması ile içinde bulunduğumuz durumun doğal sonucu bu. üniversite mezunu yetiştirmeyi, üniversite açmayı fakülte binası inşaatını tamamlayınca oldu zannediyoruz. kimse de ağa bu kadar akademisyenimiz, eğitim altyapımız var mı demiyor. bir de ülkenin eğitim seviyesi yükseldi diye bunu övünç kaynağı sayan var. yani o zaman bu ülkede kimlik çıkaran herkesi üniversite mezunu sayan, herkese diploma veren bir yasa çıkarsak, 80 milyon üniversite mezunuyla dünyanın en gelişmiş ülkesi oluruz bu mantıkla. zira mevcut sistem neredeyse aynı şeyi yapıyor.
bir işi yapabilme becerisine sahip olmayan adamlara, sahip olduğunu bildiren belgeler ve yetkiler veriyoruz.

mühendislik alanları için bu durum daha da kritik. zaten mühendisliklerde şöyle bir durum var. alanında çok iyi olanlar piyasada, özel şirketlerde çok ciddi rakamlar ve imkanlarla çalışabilecekken 5 te 1 maaş ile akademisyen olmayı tercih yanaşmıyor bile. üstelik özel şirketlerin ona verdiği insiyatif, laboratuar ar-ge imkanları bundan 50 yıl öncesinin koşullarını sunan üniversitelerle kıyaslanamaz bile. bu durumda en iyileri özel sektöre kaptırıyor mühendislik disiplini. hiç öyle yüksek lisans, doktora v.s uğraşıp ömür çürütmek istemeyenleri direk özel sektörde akademisyen olarak kazanacağı parayı daha kısa sürede kazanmaya başlayacağı için gidiyor, garanticiler de kpss çalışıp memur oluyor. geriye piyasada doğru dürüst iş bulamayacak, kpss kazanabilecek kadar bile kapasitesi olmayan .çerez tabağındaki en ucuz ve bayat çerez kalıyor. biz de bunları akademisyen yapıyoruz.(bir kaç idealsit istisna)

peki akademi, fakülte nasıl kurulur, nasıl üreten bir ülke olabiliriz.aslında merhum turgut özal ile çok güzel bir ivme yakalanmıştı. ki kendisi de çok iyi bir mühendisti. türkiye'yi üretim ülkesi, dünya markaları çıkarabilen bir ülke haline getirmek gibi bir hedefi vardı. bunun için önce bir sektör fizibilite araştırması yaptı. üretimde öne çıkacağı, dünyayı kendine bağımlı hale getireceği alan öncelikle boş olmalıydı. yani birden araba üreterek 100 yıldır araba üreten alman endüstrisi ile rekabette kalkışmak büyük riskti. birden tüm enerjimizi bu alana yoğunlaştırmak doğru olmazdı. daha yerli bir şey olmalıydı. gelenkelerimizde var olan, tecrübeli olduğumuz, hammadesini içeriden karşılayabileceğimiz şimdilerin know how dediği üretim bilgisi ve teknolojisine yabancı olmadığımız bir sektör olmalıydı. ve merhum "tekstil" sektörünü öngördü. gerçekten dünyaya açılabileceğimiz isabetli bir tercihti. hammadesi içeriden karşılanabilecekti, giyisi, kıyafet ve halı dokumada binlerce yıllık tecürbeye sahip bir medeniyet beşiğiydik. tek eksiğimiz endüstriiyel üretim yapabilecek teknik bilgi ve üretim makineleri bilgisi. işte tam bu süreçte "tekstil mühendisliği" bölümü diye bir bölüm kurmaya karar verdi. turgut özal yukarıda bahsettiğim üzere öyle age of empire'da bina yapar gibi sağ tıklayarak fakülte kurulamayacağını biliyordu. önce bunu yapmak için tekstil makinalarının çalışma prensiplerine hakim makina mühendisleri, hammadde olan pamuk, keten gibi bitkilerde uzmanlaşmış ziraat mühendisleri, tekstil boyaları konusuna hakim kimyagerler, yün hayvanları konusunda uzman biyologlar, zoolojiciler, güzel sanatlar fakültelerinde desen, motif tasarımları yapabilcek desinetörler yetiştirilmesi için planlamalar yaptı. başlangıç için bursa, adana gibi hammadeye yakın organize sanayi bölgelerini belirledi. sonra üniversitlerde müfredatlarına göre alanlara yoğunlaştırılan gençler bunlar mezun olup avrupada üniversitlerde, ülkemizde sektörün içinde tecrübe kazandıktan sonra, yani ancak gerekli altyapı sağlandıktan sonra "tekstil mühendisliği" bölümlerinin açılmasını onayladı. bugün sarar, mavi, zara, kığılı gibi uluslararası giyim markalarımızın, merinos, royal gibi uluslararası alanda üretim yapan, dünyaya açılmış tekstil ve halı markalarımızın olmasının altında bu planlama ve organizasyon becerisi yatar. tabi bugün geldiğimiz durumda itibarını, ivmesini tamamen kaybetmiş neredeyse atıl durumdaki bir bölüm haline geldi ama kısa sayılabilecek süredeki başarısı kayda değer en azından.

şimdi bunu bir de artık 2 yıllığı, hatta uzaktan eğitimi bile olan sözde makina, elektrik, elektronik, kontrol ve yazılım mühendisliği disiplinlerini, hem de o kadar kısa sürede verebileceğini vaadeden mekatronik mühendisliği bölümleri ile kıyaslayın...
devamını gör...

dünyevi mecmua 9. sayı

herkese selam,
bilmem ki nasıl tarif edilir mutluluk, sadece gülümserim. ılık rüzgarlar gibi geçer bedenimden huzur ve güzellikler.
dünyevi mecmua’nın 9. sayısı da Allah’ın izniyle tamamlanmış bulunmakta. Öncelikle üstü bir süreliğine örtüyle örtülmüş bu derginin tekrar gün yüzüne çıkmasına sebep olmuş kuyu abime bir teşekkürü borç bilirim. onun çabaları olmasa bu sayı ne zaman çıkardı bilmiyorum.
insan gurur duyacağı bir hayatı yaşamalı ve gurur duyduğu işler yapmalı derdi bir büyüğüm. belki yaptığımız onca utanç verici şey arasında böyle çalışmaların içerisinde bulunup, bir nebze olsun katkıda bulunmak belki de gurur duyacağımız işler yapmış olmaya bir adım daha yaklaştırıyor bizi.
herkesin hiçbir çıkarı olmaksızın katıldığı bu kollektif çalışma tam bir toplum dayanışmasının örneğidir bana göre. insanlık çıkarsız birbirine selam vermez hale gelmişken, sizler gibi güzel insanlarla beraber böyle güzel bir çalışmaya hep birlikte imza atmış olmak benim için unutulmayacak. hepinize, teşekkür, ederim…
dünyayı dize getiremem, oralet ısmarlayabilirim” diyen ali lidar’la beraberiz…
9. sayı link: https://drive.google.com/fi...
önceki sayıları incelemek isteyenlere;
1.sayı
2.sayı
3.sayı
4.sayı
5.sayı
6.sayı
7.sayı
8.sayı
kapak:
devamını gör...

sevgilinin ölmesi

hayat devam ederken yaşamın son bulmasıdır. - bir süreliğine-

bazı bağ vardır, insanların kalıplarına sığmaz, orada karşılığını bulmaz. şimdi yüzünü unutttuğum, önceleri bu unutmaktan büyük utanç duyduğum, şimdi ise unutmanın sıradanlığına, o sıradanlığın sağladığı konfora rehavetle sarıldığım unutuşa alıştığım biri vardı. bazı bağı ancak belgisiz bir zamir belki tanımlayabilir. bir sandalyede otururken tanımıştım onu, ellerini nereye koyacağını bilemeyen insanlara has bir tedirginlik vardı onda. bende de o zamanlar bunları ayırt edemeyen dalgın bir çift göz. bana hep yaşamaktan söz ederdi. uzun yaşamaktan, heyecanlı yaşamaktan, eğlenceli yaşamaktan, huzurlu yaşamaktan, konforlu yaşamaktan, tedirgin yaşamaktan, suçluluk duyarak yaşamaktan, kendinle barışarak yaşamaktan, sakin yaşamaktan, sessiz yaşamaktan, yaşamaktan... öyle ki uykusundan kısıp daha çok ve yoğun nasıl yaşanır planları yapardı. ben uyurken bile yaşamaktan bahseden bir şeyler yazardı. uzun gece sohbetleri, dünyanın kalbindeki kaygılar, hiç bulunmamış bir tür mutluluğu bulmak ümidiyle türlü türlü yaşamlar kurardı. öylesine hayat dolu olmak ki, yarım ölüm diye uykudan bile kaçmaktı onunki. beni durmak bilmeyen bir hayaller silsilesinin içinde bırakarak, sürekli yaşıyor, yaşarken de alternatif hayatları tasarlayıp duruyordu. bir rüzgarın içindeydim, yüzümü yaşama dönmüştüm. onunla çevriliydim, bakacak başka yönüm de yoktu. şikayetçi değildim, benim yerime her türlü yaşamsal kaygı güdülüyor, her türlü hayal kuruluyor her türlü gelecek sıkıntısı benim yerime çekiliyordu. dedim ya ben rehavete kapılmaların insanıyım, kapılmıştım. ne dünyayı kurtarmak, ne iş bulmak, ne toplumun gözünde kendime bir unvan bulmak derdim vardı. rahattım. rahatta bekliyordum. insan ne zaman bu denli gevşese bir şey oluyor. ne zaman o duvarları indirse, ne zaman rehavete bu denli teslim olsa, bir şey oluyor. benden bağımsız hayaller kurulur, müşterek hesaplar açılırken ben bir gaflet dalgasında akıntıda sürüklenirken, şikayetsizce akıp dururken, her türlü sorumluluğumu sırtımdan atmışken, o kadar yaşamı da beraberinde götürerek, öldü. bir başkası yaşasın diye, ölürken bile her yere yaşam bulaştırarak öldü.

o bir başkası yaşadı. çok şükür.

bense bir süreliğine muhatapsız kaldım. muhatapsız kalınca insan kendi varlığını teyit edemiyor. yani varım, o odadayım, birileri geliyor, sarılıyor ama ben anlamıyorum. başkasının rüyasını izlemekle yetiniyorum gibi. oradayım ama bunun farkında değilim. orada değilim ama oradakiler de bunun farkında değil. bir solucan deliği açılmış da başka bir boyuttan olan bitene tamamen kayıtsızca bakıyormuşum gibi.

bir süre herkes gözlerime bakıp beni anladığını söyledi, kimseye güvenmedim bir süre.

insan muhatapsız kalınca kendi varlığından emin olamıyor. bir süre hiçbir şeyden emin olamadım.

sonra? sonra acısı, sonra özlemi, sonra garipliği, sonra yetimliği yavaş yavaş aralanıyor. başka ve daha saçma kederleri oluyor insanın. olan ölene oluyor. onca yaşam arzusu ve sevinciyle hep 25 yaşında ama başka bir gezegende kalıyor. belki diyorum belki, küçücük bir gezegende bir gül yetiştiriyordur, belki diyorum o gülü koyun yer belki diye seyahat edemiyordur, belki o yüzden geri gelmiyordur. belki diyorum, çok canı sıkılıyordur ama gülünü çok seviyor diye uçağa binip gelemiyordur. çöle düşmekten korkuyordur belki. belki yetişkinlerin sayılarla dolu dünyasından ürküyordur. belki kaç yaşında diye sorarlar, belki kaç para kazanıyorsun derler diye bunalıyordur da ondan gelmiyordur. belki gülünü yalnız bırakmaktan korkuyordur, belki ondan gelemiyordur.
devamını gör...