Geçen Haftanın Favorilenenleri

mahmut ustaosmanoğlu'nun allah'ı görmesi

mûsâ, belirlediğimiz yere gelip rabbi de ona konuşunca, “rabbim! bana kendini göster, sana bakayım” dedi. Allah da, “beni dünyada katiyen göremezsin. fakat şu dağa bak, eğer o yerinde durursa sen de beni görebilirsin.” dedi. rabbi, dağa tecelli edince onu darmadağın ediverdi. mûsâ da baygın düştü. ayılınca, “seni eksikliklerden uzak tutarım Allah’ım! sana tövbe ettim. ben inananların ilkiyim” dedi.

a'raf 143

ot içmeye devam...
devamını gör...

kredi çekip düğün yapmak

tamamen ama tamamen kadın türünün dayatması ile gerçekleşen, mutlu kurulması hayal edilen yuvanın daha başlamadan temeline dinamit koyan, para ile asimile olmuş bir halkın kültürüne yakınsamak adına yapılmış, tarihteki belki de en aptalca hareket!

siz köşe başlarında fiskos çevireceksiniz diye dar gelirli erkek kişisi kazandığı tüm parayı krediye vermek zorunda.
akabinde ve detayında,
her gün gezmeye çıkarmıyor diye kafasını şişirmek zorundasınız, zira tasmalı olmak bunu gerektirir.
falancanın kocası ona neler neler alırken, kocası kredi mağduru kezbanımız sanki sebebi kendisi değilmiş gibi adamın kazancını ve kapasitesini sorgulamaya başlar ve bingo!

erkek kişi doğal seleksiyona kurban verilir, 6 ay evli kaldığı gudubete ömür boyu nafaka ödemek zorunda bırakılır.

ülkemizde evliliklerin genelinin özetidir bu. iyi aile terbiyesi almış, yokluk ve varlık bilen, 30 iq üzeri kadınları tenzih ediyorum.
zira hayatı yaşanılır kılan detaylar bu kadınlardır.
devamını gör...

doların yükselmesini sadece eleştiren insan

olm napıcaz lan. ne yapabiliriz. benim dolarım yok. fırından ekmeğimi, marketten ihtiyaçlarımı alan sade bir vatandaşım. ha işimle ilgili malzemeler dolar ile belirleniyor ve o şekilde alım yapıyorum. ama napim ben mi üretim veya reis bundan sonra tl ile deyip imkan sundu da almadık mı? e dolar arttıkça ben mal alamıyorum, alsam da satamıyorum bu durumda eleştirmeyeceğim de ne yapacağım.

vergimizi veriyoruz, 15 temmuz'da hadi sokağa dediler ona da çıktık. daha napalım lan yıldız tilbe'nin tavsiyesine uyup evde dolar mı basalım nedir yani yapabileceklerimiz.
devamını gör...

artık eskisi gibi olmayanlar

uzun bir metin olduğunu farkındayım, ama yazdım bir kere...

çocukluğumun bütün yazları, bu derenin taşları üzerinden atlayarak, zıplayarak, ıslanarak geçti. ne toprağının kokusunu, ne serinliğini, ne avuçlarımızın içine tükürüklerimizle ıslatarak kına gibi yaktığımız yosunlarını, ne de her akşam eve yorgun gelen büyük amcam için en soğuk yerinden bakır güğümleri doldurduğumuz "puar" suyunu unutmadım. her zaman bana eşlik eden sevgili arkadaşım meli çocukluk hatıralarım arasında en kıymetli yeri tutar. burnumun sızlamasından anlıyorum o günlere olan özlemimi...
vakti gelip de alacakaranlık çökmeye başladığında, başında fötr şapkasıyla kapıda beliriveren amcamın elinde gazetelere sarılmış tomar halinde paketler, delikli filelerden uçları sarkmış, biberler, patlıcanlar, domatesler, kesekağıtlarında meyveler olurdu. bu fileleri trata takımımızın ağlarını yaz boyu tamir eden, babama en çok benzeyen, nazik ve sessiz küçük amcam dokurdu, öyle ki sonbahar gelip de ankara'nın yolunu tuttuğumuzda, valizimizde mutlaka bize hediye edilmiş çeşitli boylarda, küçük, büyük delikli, rengarenk filelerden bir kaç tane olurdu.
büyük amcam, her akşam karelere bölünmüş, pembe gül resimlerinin olduğu, yeşil, kahverengi, sarı renklerde, karışık bir deseni olan muşamba örtülü küçük masanın başına geçer, aydınlanmanın tek aracı lüks lambasını eline alır, bir gün önceden kullanıldığı için tüle dönmüş, dokununca dağılıveren bembeyaz fitili yenisiyle değiştirirdi. fitli yakması ve lüks lambasını bir kaç kere pompalamasıyla ortalığın birden bire aydınlanıvermesini biz de şaşkın gözlerle izlerdik. aynı büyülü, yarı aydınlıklara ortaokul sularında tanıdığım george de la tour resimlerinde de rastladığım halde, kimi zaman bizi sevindirmek için koca bir tepsinin içinde getirdiği bol cevizli, beyaz ve yumuşak koz helvanın tadına bir daha hiç rast gelmedim.
iyice küçük olduğum, şimdi çok zor hatırlayabildiğim yaşlarımda, dedemin arazisini bağışladığı, evimizle deniz arasında bir beyaz engel olarak yükselen kısa minareli tıknaz camiinin arkasında, karanlığından koşarak kaçtığım alt kattan beni kurtaran, çeşitli boy ve üçgen ahşapların birbirinin üstüne sıralandığı merdivenlerin bulunduğu, ahşap iki katlı evde misafir olurduk. babaannemi hiç hatırlamıyorum. dedem o zamanlarda da hastaydı herhalde ki nadiren bizi çağırdığında girdiğimiz havasız ve karanlık odası bir ecza dolabı gibi kokardı. en çok zamanın geçtiği, evin en büyük odasının gıcırdayan, koyu kahverengi ahşap döşemelerinin üzerinde çıplak, küçük ayak parmaklarımın arasına yapışıp, sıkışıp kalmış siyah kum taneleri canımı acıtırdı. bu odada sol köşedeki içinde bakır tencerelerin ve sahanların, arapsabunu ve artık balık ağı parçasıyla köpükler içinde dökme suyla yıkandığı, kara taşlı lavaboyu, koyu renkli, karışık desenli, sümerbank kumaşından bir kısa perde gizlerdi. hemen yanında üst rafında boşalmış midye kabuklarının, akşama bizi aydınlatacak lüks lambasının ve tuvaleti ve koridoru aydınlatmak için bekleyen gaz lambalarının durduğu içi kararmış taş ocağın önünde dizlerinin üzerine çömelen yengem, sacayağın üstüne oturttuğu dışı isten zifiri siyah olmuş, silindirik bakır tencerenin içinde akşamın yemeğini hava henüz aydınlıkken hazırlıyor olurdu. boy boy bakır tencereler, sahanlar, çiçekli porselen tabaklar tereğin çeşitli raflarında birbiri ardına dizili dururdu. tereğin altında koca bakır kazanlarda, yayıkta hazırlanarak konmuş, kimi biraz ekşimiş ayranlar, gün içinde sıcaklayanları serinletir, susayanların susuzluğunu giderir, genellikle akşam yemeklerinin yanında vaz geçilmez olurdu.
işte dedemin, babamın, amcalarımın güzel toprakları, suları...ben küçükken yaz tatillerinde gittiğim dedeciğimin ahşap küçücük güzel evinin yerinde yeller esiyor, yerine üç katlı beton bir yapı yapıldı. sadece onun değil diğerlerinin de başına benzer şeyler geldi. nüfus artıp çoğalınca, gelenek eksilerek aktarılıp hatta yok olunca bu tatsız değişimlere maruz kaldı güzelim köy. eskiden kıyıda sadece bir okul ki şimdi yıkıldı, ortadan kaldırıldı, bir cami, arkasında dedemin evi, dere ağzında bir başka küçük yapı, çeşme yanında aynı tevazu içinde bir diğeri ve derenin öte yakasına geçmeden hemen önce köprü başında eskimeyen değirmen ve derenin öte yakasında üç ahşap evden ibaretti belice. dediğim gibi nüfus arttı, yeni nüfusa, o rutubete denizin kumunu kullanarak yaptığın betonarme dayanmaz, ahşap yapı yapılmalı bilgisi bile geçemedi... bizim ülkemiz böyle, var olanı yok etmek, yerine onu korumak şöyle dursun beterini giydirmekte üstüne yok... vandal mı diyeyim, yoksa ne diyeyim bilemedim. ama hala arada bir dedemim, halalarımın, amcalarımın mezarlarına gittiğimde, çocukluk arkadaşımın yüzünü gördüğümde, kokusunun hiç değişmemiş olması, "ayı ini"nin, "timsah kayası"nın, kara kumlarının yerli yerinde durması çok güzel geliyor...babacığımın patika yoldan inerken avucuna toplayıp yedirdiği böğürtlenin, denizden çıkıp ekmek arasına sıkıştırdığımız taze fındığın, kayaların üzerinde sac tenekede pişirip yediğimiz midyelerin tadı damağımda. o günleri çok özlüyorum...


belice, ordu, fatsa'ya bağlı yalıköy'ün bir küçük kıyısıdır. dede - baba köyüdür.

devamını gör...

hep yaşın 19

zamanın, ya da en ufak bir şeyin ne kadar da kıymetli olduğunu anlatan bir şarkıdır.

benim için hayatımın şarkısı diyebileceğim şarkılardan biridir. şu hayatta en acı şeylerden biri insanın ailesini ya da çok sevdiği bir insanı kaybetmesidir. kardeşlik müessesesini yaşamak da kolay değildir. ben bunu sonunu kadar yaşadım. ikizim olan zuhal'in sayesinde. zuhal'i 19'unda kaybettik. kabul etmesi imkansız bir durumdu. zaman geçtikçe onunla tekrar nasıl buluşabilirim diye düşündüm durdum.

ve bir anda karşıma bu şarkı çıktı.

ne güzel de söylüyor mazhar abi;

ne güzel şeysin sen hep yaşın 19
gel yanıma sar beni bugün varız yarın yokuz
ne güzel şeysin sen

sevdiklerimizle yaşayacağımız en ufak anın ne kadar da kıymetli olduğunu öyle güzel anlattı ki. ben kardeşime son kez sarılamadım fakat, herkes önce bu şarkıya, ardından sevdiklerine sarılabilir. öyle de güzel bir şarkıdır.
devamını gör...

seri eksici geri geldi

şöyle en gevreğinden ve sevimlisinden bir roman aksanıyla seslenmek isterdim ben de tabii ki "seri eksici geldi haniimmmm" diye ama durum bu değil maalesef benim açımdan.
karakter özelliğimi geçtim bir prensip kararım var, kimsenin kökenini, tipini, yakınlığını, uzaklığını, hangi memleketten olduğunu ve hatta siyasi görüşünü önüme koymadan dediğine kulak vermek ve subjektif ön yargı süzgecine tabii tutmadan, eğer ilgilendiğim ve bildiğim konularda bişey söyleyen varsa onu dinlemek, okumak. bu dünya sözlük mecrasında da çok dikkat ettiğim bir şeydir. şöyle ki, neredeyse hiç bir tanımı kim yazmış diye bakmadan, sadece tanımı okuyarak katılıyorsam artılarım, katılmazsam eksilerim. bu nedenle kasti olarak hiç kimseyi bugüne kadar seri eksilemek kadar çocukça ve sekter bir muamelem olmadı. ama bununla suçlanarak yedi uzun gün sözlükten uzak kaldım maalesef. bir çok yazar arkadaşım sağ olsun bana destek olarak nitelediğim, konuyla ilintili başlık açıp tanımlarını yazdılar tek tek. bana destek olmayan, bunun haklı bir cezalandırma olduğunu savunan, hatta daha ileri giderek nefretle seri eksileme yaptığımı iddia edenler oldu. bu da onların fikirleridir diyerek geçiyorum elbette ama bu iddialarını reddetme hakkımı da kullanıyorum. zira ne bir nefret duyduğum var, ne de nefretimi bir kaç eksiyle taçlandıracak kadar toyum.
tabii ki bunun altında bir başka sebep arama hakkım var ama elimde yeterli donem olmadığı için iddiamı dayandırabileceğim referanslarım yok. ancaaakk, beni nefretle seri eksileme yapmakla suçlayanların kaynaklarını ben de çok merak ettim ve bunu sergilemekle onları mükellef görüyorum... umursarlar ya da umursamazlar, bu da onların etiğidir.
ayrıca, beni sözlükten uzaklaştırma kararını alan yönetimin, seri eksileme gibi çocukça bir tavrın içine düştüğüm iddiasını da temellendirmesini bekliyorum. zira ben ilk an itibariyle, kime ve kaç tanımı için eksi verdiğimi hatırlamıyorum. bu benim unutkanlığım nedeniyle değil ama yazara değil, tanıma eksi ya da artı vermek ilkesine bağlılığımla alakalı.

tanımlarımı özleyenlere de özlemeyenlere de selamlar diyerek yoluma devam ediyorum...
devamını gör...

düşüş

bana göre yabancı'dan daha başarılı bir albert camus kitabı. yabancı daha çok kısa süreli bir depresyon hali gibi. düşüş ise yüzleşme içeriyor. bu yüzleşme vasıtasıyla da -kitaptan alıntı yaparak- çağdaşlarına ya da herkese portre bir ayna olmaya çalışır. burada düşüş kendi nezdindedir çünkü söz ettiği o tepelere kendi kendini çıkarmıştır ve yüzleşerk asıl konumunu bulur tabii bu durum kişi de bir düşme etkisi oluşturur.

kitaptan birkaç alıntı:

evet benden daha doğal az kimse bulunur. yaşamla uyuşmam eksiksizdi, yaşama ilişkin hiçbir alayı, hiçbir büyüklüğü ve hiçbir köleliği reddetmeden, yukarıdan aşağıya yaşama katılıyordum.

canı sıkılıyordu, hepsi bu, insanların çoğu gibi canı sıkılıyordu. böylece karmaşa ve dram dolu bir yaşam yaratmıştı kendine. bir olayın olması gerek, insan bağlantılarından çoğunun açıklaması bu.

siz ölünce onlar bundan yararlanıp davranışımıza ahmakça ya da bayağı nedenler bulmaya çalışacaklardır.

en sık yardım ettiğim kişiler en küçümsediklerimdi. kibarlıkla ve heyecan dolu bir dayanışmayla her gün bütün körlerin suratına tükürüyordum.
devamını gör...

10 ağustos 2018 trump'ın türk alüminyumu ve çeliğine vergi açıklaması

asıl damat trump’ta.
amerika’nın gizli başkanı.
yandık bittik kül olduk diyenler ellerini ovuştururken hatırlatmakta fayda var;
99’da 1 gecede 1 milyon kişi işsiz kaldı. herşey tepetaklak oldu. o günler dahi geldi geçti, bazılarınca unutuldu. buda geçer lâkin söylenen sözler, ifâdeler unutulmaz.

biri der papazı bırak, öbürü der onu bırakıyorsan berberoğlu’nu demirtaş’ıda bırak. oldu başka. demirtaş’ı alana apo itinide verelim.

böyle handikapları atlatmanın temelinde bir olmak vardır. bir arada olarak dosta güven düşmana korku vermek vardır.

bu noktadan sonra, gelinle güveyle iş olmaz. milletin dik durması gerek.
trump’la ve yardakçıları ile aynı şeyi söyleyen dümdüz omurgasızdır.
devamını gör...

ezik tiplerin sanal alemde çok güçlü bir imaj ortaya koyması

sanal alemin bir bakıma belki de yaşanılmak istenen, sınırlarını kendi eliyle çizebilme özelliğinden kaynaklı bir durum olabilir. sonuçta güncel hayatta kendinizi bir çok alanda ifade edememiş ve yeteneklerinizi, özelliklerinizi gerçek anlamda çevrenize lanse edememiş olabilirsiniz. bu durumda kendini tanıtmak ve yeni insanlar tanıma hususunda sanal alem etkili bir tercih. bakın, başlığın girişindeki kelimeler ezik tip diyerek ithamda bulunuyor ve içine sinmiş olan insanların bir sıfır geriden başlamasına sebep oluyor. ama diyorsanız ki, ezik tipten maksat hiç bir halt olmaz anlamında, haltsızın bile bir haltı vardır bana göre; hadsiz olmadığı müddetçe..
devamını gör...

gebze harem minibüsü ile dünya turuna çıkmak

tibet keşişleri, budist rahipler, tasavvuf ehli ve sivaslılar! beni iyi dinleyin!
yattığınız yerden ermek kolay, size nefsinize brutality yapabileceğiniz yegane fırsatı sunuyorum.

gebze-harem minibüsleri ile dünya turuna çıkın, arzı dolaşın. yolculuğu akıl sağlığınızı muhafaza ederek bitirebilirseniz eğer nefsi mutmainne plaketiniz şahsım tarafından verilecektir.

gebze-harem minibüsünün aslında bir solucan deliği olduğunu, uzay zaman sürekliliğinin gerçek tanımı olduğunu gün gelecek anlayacaksınız. bükemediğiniz zamanı öpmeyi öğreneceksiniz.
devamını gör...

zavallılar

70lerin ortalarında fırlayan bir film. yılmaz güney'in hem oyuncu, hem yönetmen olduğu filmlerden biri ancak filmin çekildiği dönemlerde yılmaz güney'in hapse girmesiyle, filmi ustası atıf yılmaz bitirmiştir. filmin künyesinde de yönetmen olarak atıf yılmaz ile birlikte yılmaz güney yazar.

film, klasik yeşilçam anlatımına kıyasla devrim niteliğindedir. günümüz sinemasında kullanılan bir öyküleme tekniğiyle, bol flash-back, flash forwardlar ile o dönemin izleyci kitlesine karmaşık gelebilecek, dolayısıyla riskli ama cesur bir iş. birbiri ile iç içe, ama birbirine değmeyen, paralel, tek bir çizgi gibi görünen üç farklı hikaye


filmin konusuna gelince, abuzer, hacı ve arap hapishanede buluşuan üç kader mahkumunun etrafında gelişiyor olaylar. diğer mahkumlardan farklı olarak, aç gözlülükten, kişisel hırslardan, daha fazlasına sahip olamamaktan işlenen suçlar yüzünden değil, yoksul fakat onurlu hayatlarını koruyabilmek için işledikleri cinayetler yüzünden içeridedirler. abuzer, üvey babası yüzünden cinayet işler. maaşını alamayan arap, patronunu darp eder. hacı ise gönlünü kaptırdığı fahişeyi korumaya çalışırken cinayet işler ve yolları mahpus damında kesişir.

filmle ilgili en unutulmaz sahnelerden biri çaresizliğin nevroza dönüşmesinin gerçeklikle, absürtlük arasında gidip geldiği baklava sahnesidir benim için. aynı sahneyi farklı ruh hallerinde izlediğinizde; bazen absürtlüğü karşısında kahkahalara boğuluyorsunuz, bazen çaresizliğin insanı getirdiği durumu ruhunuzda hissederek burnunuzun direği sızlayabiliyor.



yanılmıyorsam filmin müzikleri; şanar yurdatapan'a ait.
filmde yılmaz güney'e yıldırım önal ve güven şengil eşlik ediyor.
devamını gör...

iran

binlerce yıllık pers tarihi hiç değişmedi. her zaman dışa kapalı bir toplum oldular. hiçbir topluluk ile irtibatları olmadı. kendilerine uzatılan ele her daim kuşkuyla yaklaştılar. tarih boyunca komşu ülkelerle bile dostluk kurmadılar. ilişkileri her zaman çıkar üzerine oldu. onlar gibi olmayan herkes öteki oldu. ırk ve mezhep ayrımı gözettiler. ilişkilerini çıkar üzerine kurdular, arkadan vurdular. osmanlı'nın avrupa'ya yaptığı seferlerde otorite boşluğundan faydalanıp doğu anadolu şehirlerini yağmaladılar, insanları kışkırttılar...

bugün de hiçbir şey değişmedi. hala çıkar gözetiyorlar. hala türkiye ile yarış içine giriyorlar. kendilerine tek dost eli türkiye'den uzandığı halde bunun farkına varamıyorlar. dünyaya türkiye üzerinden açıldıkları halde hala türkiye'yi kendileri için tehdit olarak görüyorlar. yarın öbür gün namlu kendilerine doğrulduğu zaman tek dost olarak yine türkiye'yi yanlarında bulacaklar ama onun da kıymetini bilemeyecekler.

bizde ırkçılık ve mezhepçilik yoktur. iran'ın ırkı, mezhebi, geçmişi vs çok önemli değil. aynı dinin mensubuyuz, aynı toprakların insanıyız. omuz omuza verdiğimiz zaman bu topraklarda söz sahibi olan biz oluruz. umarım iran, bu kapalı ve bağnaz devlet kültüründen kurtulur ve kimin dost kimin düşman olduğunu idrak edebilir. bunu başarırlarsa bu toprakların geleceğini beraberce garanti altına alabiliriz.
devamını gör...

dünyaitiraf.com

aşırı şekilde anaç bir insanım. ev arkadaşlarımla aramda ortalama 4-5 yaş var. kendimizi o kadar beraberliğe kaptırmışız ki geçen gün biri anne, biri de işi abartarak baba dedi bana, hani ilkokulda öğretmenimize anne baba derdik ya aynı onun gibi.* ne ara buralara geldik ben de bilmiyorum, şu entriyi girerken bile sabaha çocuklara kuymak mı yoksa patates kızartması mı yapsam diye düşünüyorum. *
devamını gör...

morpheus

geçen tanıştım bu sapıkla. seç birini diye iki tane hap uzatıyor. seçeyim de gözümü buz dolu küvette açayım di mi. heheyt be yer mi anadolu çocuğu...

ihbar ettim siyah giyimli rayban gözlüklü bir abi gelip paketledi kamili...

bir de iş birlikçileri bunu telefondan arıyor, nasıl koşuyor telefona bi görseniz. sanki telefonu açsa kaçacak.

bugün de vatandaşlık görevimizi yaptık çok şükür.
devamını gör...