Geçen Haftanın Favorilenenleri

dünyaitiraf.com

bizim büyük oğlan'a yaygın gelişimsel bozukluk teşhisi konduğunda iki buçuk yaşındaydı tam. eve döndük. "moral bozmak yok" modundayız eşimle. çünkü otizmin tek çözümünün ilgi, eğitim ve sabır olduğunu biliyoruz. "moral bozmak yok" modundayız ya, işte oğlanı sırtlamış götürüyorum kapıya "bak ibrahimciğim, bu kapı" falan diyorum. hani kendi haline kalmaması için sırtımda. mecburi bir nevi sosyal etkileşime zorluyorum falan. neyse, akşam oldu. yatırdık sıpayı. biz de yattık eşimle. tabi tam bir yatma benimkisi. sabaha kadar göz kırpmamışım. aklımda sabaha kadar aynı sorular dönmüş "şimdi benim oğlum diğer çocuklarla aynı okula gidemeyecek mi? evlenemeyecek mi oğlum? bir sevgilisi, bir eşi olmayacak mı? baba olamayacak mı yani?..." sabaha dek verdiğim her nefeste dışarı karbondioksitle beraber bir o kadar da yaşam enerjimden gidiyordu. sabah erkenden işe gittim ama canlı ceset gibi... "neyse, en azından hanım uyuyabildi" diye geçiriyorum içimden. hanımı o gün bir ateş bastı. 10 gün ateşi düşmedi. tam beş hastane gezdik istanbul'da. bakılmadık tarafı kalmadı. en ağır antibiyotikleri, iğneleri verdiler. ne sebebini buldular ateşin, ne de çaresini. ellerinin derisi döküldü yüksek ateşten. sebebi belliydi aslında. o kadar üzülmüştü ki oğluna, vücudu kepenkleri indirmiş, makineyi kapatmıştı...

ardından sonu gelmek bilmeyen terapiler geldi. her hafta annesi saatleri bulan özel eğitime götürüp getirdi. yıllar sürecek olan sıkı bir elektronik orucuna başladık. televizyon, tablet, telefon vs. tüm ekranlı cihazları yasakladık. o kadar ki, hamburgercide menü gösteren lcd ekranlar dahi dikkatini çekiyor, onlara dahi baktırmıyorduk. dikkatini dergilere, oyuncaklara, kitaplara, elişi faaliyetlerine vermesini sağlamaya çalıştık...

bu hafta ibrahim'in ilkokuldan mezuniyet töreni vardı. özel eğitim veren bir ilkokuldan değil, normal örgün eğitim veren bir ilkokula devam ediyordu dört senedir. okulun ilk gününden beri durumunu ve seneler süren terapilerini okulda hiçbir öğretmene yahut veliye söylememiştik. bu zaman zarfında ibrahim kendisini tüm hocalarına sevdirmişti. veli toplantılarında branş hocalarından "sizi tebrik ediyorum" diyen mi dersiniz, "keşke bizim de böyle çocuğumuz olsa" diyen mi...

aklıma iki buçuk yaşında ilk teşhis konduğu geceki endişelerim, üzüntümüz geldi. bir de şimdiki pırlanta gibi, başarılı, akıllı -gerçi biraz kilolu, dobişko-, örnek öğrenci. ağladım hüngür hüngür...

ibrahim, okulunu birincilikle bitirdi. kütüğe isminin yazılı olduğu plaketi çaktı.*
devamını gör...

başörtülü kadınların denize girmesi

evet ya, onlar niye örtülü ki ve niye denize giriyor ki, hatta onlar niye yaşıyor ki, ya da onlar ölsün ya, evet evet ölsün. dünyanın bütün denizleri denizi kirletmeyeceklere kalsın.

not: bi bitseniz var ya, her yer çiçek böcek çığlık çimen rengarenk türkü filan.

t: herkes denize istediği şekilde girerse daha mutlu oluruz derdi babaannem.
devamını gör...

dünyaitiraf.com

birkaç aç önce aldatıldım. bir sene önce okulum bitti ve işsizim. böyle bir döneme denk gelmesi kötü oldu. bunun gibi çok itiraf vardır belki ama katarsis yapayım biraz. ailem sadece ayrıldığımızı biliyor. anlaşamadık vs. dedim ne diyim. annesi çok hoş bir kadındı. o da bilmiyor. kim bilir, belki bana beddualar yağdırıyordur. zira kız çok pişman falan. buraya kadar, evet, yaşandı bir şeyler işte. ama şu anda bu yaşantıların bende bıraktığı izleri günbegün farkına varmanın hüznünü yaşıyorum. bir hayal kuramıyorum mesela. ne olsa çok sevinirim, mutlu olurum, bilmiyorum. iş aldatılmadan ibaret değil. biri beni seviyordu ve güveniyordu. düşüncelerime en çok o değer veriyordu. son zamanlarda düşüncelerimi küçümsemeye başlamıştı. kadıköyde takılıyordu, kursu oradaydı çünkü. Allahın karabüğünden gelip görmemişler gibi her gördüğü şeyi medeniyet sanıp, her yoldan geçeni cool gördü. ben doğma büyüme istanbulda yaşıyorum. bu beni görmemiş yapmıyor belki. neyse, mezun olup eve geldiğimde zaten babam mükemmeliyetçi tavırlarını üzerime sürmeye başladı. aylardır her sözüyle ve davranışıyla beni etkilemekte. eleştiriyor, nasihatler veriyor sürekli. babam kültürlü bir adam. okumuş görmüş. aynı zamanda otoriterdir. korkarız babamdan ailecek. durum böyle olunca benim bütün düşünce sistemim özgüvenini kaybetti. kabuğuna çekildi. yaşam tarzım, hayallerim, duygularım, hepsi yavaş yavaş sineme çekildi. bunları rahat rahat düşünemedim bile. aldatıldığıma üzülemedim bile. diğer gün ücretli öğretmenlik yaptığım okulda öğrencilerimin karşısında gözyaşlarımı tutmaya çalışınca anladım bir tık daha büyüdüğümü. birkaç hafta sonra yerimi kadrolu bir öğretmen doldurunca beni çıkardılar ve kpss çalışmalarıma ağırlık verdim. ne bileyim. üzücü. istediğim son şey nasihat / tavsiye. sondan ikinci şey ise daha büyük acılar(!) gösterilip kendi acıma şükretmem. ben bir psikolojik danışmanım. rehber öğretmenim. öğrencilerim olsun ve onların kalplerine dokunayım istiyorum. bu bile aslında, beni öyle heyecanlandırmıyor. bunun dışındakiler hakkında zaten genel bir karamsarlık mevcut alemimde. ama geçer bu da. bakalım.
devamını gör...

dua çağrısı

bildiğiniz dilden ve bildiğiniz biçimde dua edemiyorum... ama dua çağrısı başlığına yazan ve dua bekleyen bütün yazar arkadaşlarımın dileklerinin gerçekleşmesi için bir şeyler mırıldanıyorum ta yüreğimden... kolay gelsin, her şey istediğiniz gibi olsun.
devamını gör...

kalpler ancak allah'ı anmakla huzur bulur

bu ayeti ilk duyduğumda 16 yaşındaydım. abime sonuçta hayattaki en önemli amacımız mutlu olmak değil mi falan demiştim. o da cevap olarak bunu demişti. o zamanlar biraz kafayı yiyik durumlarda olduğu için ciddiye almamıştım.
7-8 sene sonra falan anladım ki bu hayatımda duyduğum en doğru cümle bu. ve hala öyle. Allah’ı anmadan huzur bulamıyoruz.
devamını gör...

yolculukta kitap okumak

eskiden yapabildiğim ama artık vazgeçtiğim eylemdir. ki bayram tatilinde yaptığım seyahatlerde de yanıma bir tane bile kitap almadım. aziz augustine çok güzel bir söz söyler ve der ki :

"dünya resimli bir kitap gibidir ve gezmeyenler onun yalnızca bir sayfasını okur"

dolayısıyla madem yolculuk yapıyorum, o halde dünya denen resimli kitabın, sayfalarına dalmak en güzeli. teşekkürler aziz augustine.
devamını gör...

yaralı melek

resmin fince adı, haavoittunut enkeli. finlandiya'lı sembolist ressam hugo simberg'in en bilinen resmidir. resmin merkezinde adeta matem yürüyüşünde iki kişinin taşıdığı sedyede * başında yara bandı, kanatlarında kan olan bir melek oturur. en sağdaki figür bize bakar durumdadır. ressam sembolisttir ama neyi simgeleştirdiğinin açıklamasını yapmaz, izleyenin kendi yorumuna bırakır bu gizemi...

resim 1903 yılında yapılmıştır, tuval üzerine yağlı boyadır, 127 cm × 154 c. ebadındadır.

devamını gör...

kaliteli yazar özellikleri

yazılanlara bakıp da yanlış izlenime kapılmamak gerek. bazen bilimsel, bazen sosyal tespit, bazen de gırgır yapası gelir insanın. yani kaliteli bilsinler beni diye sabah akşam fularımla plüton etrafında dolaşsam bu beni mutlu etmez. insanım çünkü, her şeyi konuşmaya ve yazmaya ihtiyacım var. mesele, bunun nasıl ve hangi üslupla dile getirildiği...
devamını gör...

carl sagan

bilim insanı ve pek çok filozoftan daha filozof. dünyanın uzaydan çekilen şu fotoğrafı ve üzerine olan tiradı efsanedir.



“o nokta burası. yuvamız. o, biziz.

üzerinde, sevdiğiniz herkes, tanıdığınız herkes, adını duyduğunuz herkes, gelmiş geçmiş bütün insanlar, kendi hayatlarını yaşadı. her neşemiz ve ıstırabımız, binlerce din, ideoloji ve ekonomik doktrin, her avcı ve toplayıcı, her kahraman ve her korkak, uygarlığı kuran ve yıkan herkes, her kral ve her köylü, aşka düşmüş her genç çift, her anne ve her baba, umut dolu her çocuk, her mucit ve her kaşif, her bir ahlak hocası, her bir yolsuz politikacı, her süperstar, her büyük lider, her aziz ve her günahkâr, türümüzün tarihindeki herkes… burada yaşadı. güneş ışınlarına asılı duran bir toz zerreciğinin üzerinde…

dünya, engin bir sahnenin çok küçük bir parçası.

bütün o imparatorlar, generaller ve diktatörler tarafından akıtılan kan nehirlerini düşünün. onlar ki zafer anlarında, ufacık bir noktanın çok küçük bir kısmının ‘anlık’ hakimleri olabildiler. yaşattıkları sonsuz zulmü düşünün…

bu noktacığın bir köşesini mesken tutmuş sakinlerin, başka bir köşesinde, başka sakinlere yaptıkları zulmü düşünün. ne çok yanlış anlaşılma yaşadılar. birbirlerini öldürmeye ne kadar meraklıydılar. nefretleri ne kadar büyüktü…

tavrımız, kendimizi önemli sanışımız, evrende ayrıcalıklı olduğumuz yanılgısı, bu soluk mavi noktada sınava tabi tutuluyor.

gezegenimiz, onu çevreleyen geniş kozmik karanlıkta yapayalnız bir nokta.

bu enginlikte, bu önemsizliğimizde, bizi kendimizden kurtaracak yardımın, başka bir yerden gelebileceğine dair bir işaret yok. dünyamız, şimdiye kadar yaşama ev sahipliği yaptığı bilinen, tek gezegen. türümüzün göç edebileceği başka bir yer yok. en azından yakın gelecekte. ziyaret etmek mümkün. yerleşmek, henüz değil…

hoşunuza gitsin gitmesin, şu an için dünya, barınabileceğimiz tek yer.

astronominin, tevazu öğrettiğini ve karekteri şekillendirdiğini söylerler. insanın ahmakça kibrini, bu uzak görüntüden daha iyi temsil eden bir şey olacağını sanmam. bence bu, sorumluluğumuzun altını çiziyor. birbirimize karşı daha nazik olmalı ve bu soluk mavi noktayı koruyup el üstünde tutmalıyız.

bildiğimiz tek yuva, o…

carl sagan, soluk mavi nokta (pale blue dot
, 1994")
devamını gör...