Bu Ayın Favorilenenleri

sevgilinin ölmesi

hayat devam ederken yaşamın son bulmasıdır. - bir süreliğine-

bazı bağ vardır, insanların kalıplarına sığmaz, orada karşılığını bulmaz. şimdi yüzünü unutttuğum, önceleri bu unutmaktan büyük utanç duyduğum, şimdi ise unutmanın sıradanlığına, o sıradanlığın sağladığı konfora rehavetle sarıldığım unutuşa alıştığım biri vardı. bazı bağı ancak belgisiz bir zamir belki tanımlayabilir. bir sandalyede otururken tanımıştım onu, ellerini nereye koyacağını bilemeyen insanlara has bir tedirginlik vardı onda. bende de o zamanlar bunları ayırt edemeyen dalgın bir çift göz. bana hep yaşamaktan söz ederdi. uzun yaşamaktan, heyecanlı yaşamaktan, eğlenceli yaşamaktan, huzurlu yaşamaktan, konforlu yaşamaktan, tedirgin yaşamaktan, suçluluk duyarak yaşamaktan, kendinle barışarak yaşamaktan, sakin yaşamaktan, sessiz yaşamaktan, yaşamaktan... öyle ki uykusundan kısıp daha çok ve yoğun nasıl yaşanır planları yapardı. ben uyurken bile yaşamaktan bahseden bir şeyler yazardı. uzun gece sohbetleri, dünyanın kalbindeki kaygılar, hiç bulunmamış bir tür mutluluğu bulmak ümidiyle türlü türlü yaşamlar kurardı. öylesine hayat dolu olmak ki, yarım ölüm diye uykudan bile kaçmaktı onunki. beni durmak bilmeyen bir hayaller silsilesinin içinde bırakarak, sürekli yaşıyor, yaşarken de alternatif hayatları tasarlayıp duruyordu. bir rüzgarın içindeydim, yüzümü yaşama dönmüştüm. onunla çevriliydim, bakacak başka yönüm de yoktu. şikayetçi değildim, benim yerime her türlü yaşamsal kaygı güdülüyor, her türlü hayal kuruluyor her türlü gelecek sıkıntısı benim yerime çekiliyordu. dedim ya ben rehavete kapılmaların insanıyım, kapılmıştım. ne dünyayı kurtarmak, ne iş bulmak, ne toplumun gözünde kendime bir unvan bulmak derdim vardı. rahattım. rahatta bekliyordum. insan ne zaman bu denli gevşese bir şey oluyor. ne zaman o duvarları indirse, ne zaman rehavete bu denli teslim olsa, bir şey oluyor. benden bağımsız hayaller kurulur, müşterek hesaplar açılırken ben bir gaflet dalgasında akıntıda sürüklenirken, şikayetsizce akıp dururken, her türlü sorumluluğumu sırtımdan atmışken, o kadar yaşamı da beraberinde götürerek, öldü. bir başkası yaşasın diye, ölürken bile her yere yaşam bulaştırarak öldü.

o bir başkası yaşadı. çok şükür.

bense bir süreliğine muhatapsız kaldım. muhatapsız kalınca insan kendi varlığını teyit edemiyor. yani varım, o odadayım, birileri geliyor, sarılıyor ama ben anlamıyorum. başkasının rüyasını izlemekle yetiniyorum gibi. oradayım ama bunun farkında değilim. orada değilim ama oradakiler de bunun farkında değil. bir solucan deliği açılmış da başka bir boyuttan olan bitene tamamen kayıtsızca bakıyormuşum gibi.

bir süre herkes gözlerime bakıp beni anladığını söyledi, kimseye güvenmedim bir süre.

insan muhatapsız kalınca kendi varlığından emin olamıyor. bir süre hiçbir şeyden emin olamadım.

sonra? sonra acısı, sonra özlemi, sonra garipliği, sonra yetimliği yavaş yavaş aralanıyor. başka ve daha saçma kederleri oluyor insanın. olan ölene oluyor. onca yaşam arzusu ve sevinciyle hep 25 yaşında ama başka bir gezegende kalıyor. belki diyorum belki, küçücük bir gezegende bir gül yetiştiriyordur, belki diyorum o gülü koyun yer belki diye seyahat edemiyordur, belki o yüzden geri gelmiyordur. belki diyorum, çok canı sıkılıyordur ama gülünü çok seviyor diye uçağa binip gelemiyordur. çöle düşmekten korkuyordur belki. belki yetişkinlerin sayılarla dolu dünyasından ürküyordur. belki kaç yaşında diye sorarlar, belki kaç para kazanıyorsun derler diye bunalıyordur da ondan gelmiyordur. belki gülünü yalnız bırakmaktan korkuyordur, belki ondan gelemiyordur.
devamını gör...

mahmut ustaosmanoğlu'nun allah'ı görmesi

mûsâ, belirlediğimiz yere gelip rabbi de ona konuşunca, “rabbim! bana kendini göster, sana bakayım” dedi. Allah da, “beni dünyada katiyen göremezsin. fakat şu dağa bak, eğer o yerinde durursa sen de beni görebilirsin.” dedi. rabbi, dağa tecelli edince onu darmadağın ediverdi. mûsâ da baygın düştü. ayılınca, “seni eksikliklerden uzak tutarım Allah’ım! sana tövbe ettim. ben inananların ilkiyim” dedi.

a'raf 143

ot içmeye devam...
devamını gör...

eşinden boşanan kızını eve alan baba

trolleri seviyorum. kim sokaktan geçen adam gibi düşünüp tepki çekiyorsa hayranımdır. ince bir mizah anlayışı ya da ince ince dokundurmalar beklemiyorum, ne kadar sert ve ne kadar acımasızca bana göre o kadar başarılıdır. çünkü sokaktan geçen adamın ince bir zekası yok, net biri o. şöyle diyor. eşinden boşanan kızını eve alan adam şöyle böyledir. bu şekilde düşünülen bir toplumda bunların dile getirilmesinden rahatsız olmak ikiyüzlü bir tavır. rahatsız oluyorsan bir şeyleri değiştirmek için doğrusunu anlat, düşünceyi ayıplama, düşünceni anlat ve nedenlerinden bahset. bugün bu şekilde düşünen biri bir şeyleri okurken kendini sorguluyorsa o zaman sen toplum için faydalı bir iş yapmış oluyorsun çünkü. birini eğitmek güzeldir.

haliyle ben başlığı bu hali ile sevdim. şahane bir cümle. çok kötü niyetli. tam anlamıyla anne tarafını yansıtıyor. ataerkil bir düzen içinde yaşıyorlar ve gelinlikle çıktığın eve kefenle dönebilirsin. şiddet görmen ya da eşin tarafından kumar masasında bir başkasına satılmış olman önemli değildir. çünkü düşünce şu. kadının evlenene kadar namusu babasından sorulur, evlenirse kocasından sorulur, biz karışmayız. bu toplumda kadın kendi namusundan sorumlu değildir. eşi ne derse o doğrudur, sorgulanamaz, üzerine laf söylenemez.

çocukken annem zorla babasının evine gönderirdi. bir gün başımı çevirdim ve dayımın eşini gördüm. dayakla cezalandırıldığı bir anın içindeydi ki bu evlerinin önünde oluyordu, bana döndü ve gülümsedi. kadının yüzündeki o gülümsemeyi 20 sene geçti hâlâ unutmadım. dayaktan harika keyif alıyorum gülümsemesi değildi o, burada bir şey olmuyor, korkma ve lütfen kimseye anlatma gülümsesiydi. içinde bulunduğu durumdan yaşadığı utancın bir yansımasıydı. güçsüzlüğünü saklama çabasındaydı ki bana göre güçsüz olan o değil. annemin boktan kardeşi güçsüz olan taraftı. erkek olmasını ancak ailesine ve mahalle insanlarına böyle gösterebilen bir adamdan hiçbir kadın daha güçsüz değil.

o kadın dayak yerken gülümsüyordu çünkü dayak yemesini ayıplamayan bir toplumda yaşıyordu. toplum baba evine dönüp boşanırsa ayıplar ama gözünün önünde onu döven erkeği ayıplamaz. haliyle insanlar şöyle düşününüyor. komşular ne der? bir mahalle dolusu insanın toplam iq seviyesi 70 ve bir kadının hayatı bu insanlar için sabit kalıyor. bizim yüzümüzden oluyor çünkü bu düşünceleri biz besliyoruz, o aileleri kızlarını çekip alma konusunda cesaretsizliğe sürükleyen bizleriz. çünkü ayıplanacaklarını biliyorlar, kızlarının o noktadan sonra boşanmış kadın damgası yiyeceğini biliyorlar. cesur olma şansı yok öyle bir toplumda.

benim gibi biri için toplumun bir önemi yok. toplumun deli olduğunu ve herkesin aynı şeylere inanmasının delilikten daha ötesi olmadığını düşünüyorum. mesela kıyafetin üstüne bornoz giyip bakkala gittiğim zaman beni ayıplayan bir toplum şu kadar umrumda değil. ben biliyorum ki aynı toplum 4 küçük çocuğun kışın terlikle sokakta gezmesini ayıplamadı. o çocukların çöpü karıştırıp ekmek aramasını umursamadı. beni fazladan giydiğim bir kıyafet için ayıplamış olmalarının doğruluğu üzerine gelsinler ve tartışalım. bornoz giyip sokakta gezen bir kadın kışın terlikle sokakta gezen çocuklardan daha mı acınası sahiden? bugün eşim onu aldattığımı düşündüğü için beni çıplak şekilde sokakta gezdirse toplum helal olsun adama der, kendi isteğimle bornoz giydiğim zaman yazıklar olsun diyor. sıcak tutuyor ve kimseye anlatamadım henüz.

haliyle benim komşular ne der düşüncem yok. olmadığı için eşinden boşanan kızını eve alan anne olurum, kaç çocuğu varsa alsın gelsin. çocuğum kimden daha önemli? komşulardan mı? bugün öldürülse komşular yalandan teselli için gelecek ve cenaze sırasında bile yemek dağıtılmasını bekleyecek. kime komşularından bir fayda geldi de kendi çocuklarından daha üstün tutuyor hâlâ anlamış değilim.
devamını gör...

ölüm haberi vermek

hassas bir noktadır. ilk söylenecek kişiyi ve kullanılacak cümleleri doğru seçmek gerekir.

eniştem vefat ettiği zaman haberi ben almıştım. yakın akraba çevremde ilk ölüm haberiydi. garip bir şekilde soğukkanlı karşılamıştım. haberi almıştım ve bunu söylemem gereken bir ev halkı vardı. yanlış bir seçim yaparak ilk önce anneme söylemiştim. ne kadar yavaş yavaş söylemeye çalışsam da annem cümlemi bitirmeden kendini kaybetti. bilinci gitti tuhaf sorgulamalar içine girdi, bağırdı çağırdı. onu öyle gördükten sonra dedim "rabbim sen acılarımızı yaşatma anneme." onun acısını yaşamaya râzı gelmiştim o an.
devamını gör...

hepimiz aynı gemideyiz

aynı gemideyiz ama yıllarca biz geminin altında gittik. yukarı güvertede kur an okuyanlara, kadeh tokuşturanşara yalvardık. ne olur bizi köpek balıklarından ( enflasyondan) boğulmaktan ( faizden) soğuktan ( tekelleşmeden ) kurtarın diye yalvardık.

şimdi güvertedekilerin de su altına girme tehlikesi ortaya çıkınca gemi hepimizin oldu.

köylüyüm, tarımla uğraşıyorum. 44 yıldır krizdeyim.

canımın çektiğini yiyemedim, giyemedim.
devamını gör...

artık eskisi gibi olmayanlar

uzun bir metin olduğunu farkındayım, ama yazdım bir kere...

çocukluğumun bütün yazları, bu derenin taşları üzerinden atlayarak, zıplayarak, ıslanarak geçti. ne toprağının kokusunu, ne serinliğini, ne avuçlarımızın içine tükürüklerimizle ıslatarak kına gibi yaktığımız yosunlarını, ne de her akşam eve yorgun gelen büyük amcam için en soğuk yerinden bakır güğümleri doldurduğumuz "puar" suyunu unutmadım. her zaman bana eşlik eden sevgili arkadaşım meli çocukluk hatıralarım arasında en kıymetli yeri tutar. burnumun sızlamasından anlıyorum o günlere olan özlemimi...
vakti gelip de alacakaranlık çökmeye başladığında, başında fötr şapkasıyla kapıda beliriveren amcamın elinde gazetelere sarılmış tomar halinde paketler, delikli filelerden uçları sarkmış, biberler, patlıcanlar, domatesler, kesekağıtlarında meyveler olurdu. bu fileleri trata takımımızın ağlarını yaz boyu tamir eden, babama en çok benzeyen, nazik ve sessiz küçük amcam dokurdu, öyle ki sonbahar gelip de ankara'nın yolunu tuttuğumuzda, valizimizde mutlaka bize hediye edilmiş çeşitli boylarda, küçük, büyük delikli, rengarenk filelerden bir kaç tane olurdu.
büyük amcam, her akşam karelere bölünmüş, pembe gül resimlerinin olduğu, yeşil, kahverengi, sarı renklerde, karışık bir deseni olan muşamba örtülü küçük masanın başına geçer, aydınlanmanın tek aracı lüks lambasını eline alır, bir gün önceden kullanıldığı için tüle dönmüş, dokununca dağılıveren bembeyaz fitili yenisiyle değiştirirdi. fitli yakması ve lüks lambasını bir kaç kere pompalamasıyla ortalığın birden bire aydınlanıvermesini biz de şaşkın gözlerle izlerdik. aynı büyülü, yarı aydınlıklara ortaokul sularında tanıdığım george de la tour resimlerinde de rastladığım halde, kimi zaman bizi sevindirmek için koca bir tepsinin içinde getirdiği bol cevizli, beyaz ve yumuşak koz helvanın tadına bir daha hiç rast gelmedim.
iyice küçük olduğum, şimdi çok zor hatırlayabildiğim yaşlarımda, dedemin arazisini bağışladığı, evimizle deniz arasında bir beyaz engel olarak yükselen kısa minareli tıknaz camiinin arkasında, karanlığından koşarak kaçtığım alt kattan beni kurtaran, çeşitli boy ve üçgen ahşapların birbirinin üstüne sıralandığı merdivenlerin bulunduğu, ahşap iki katlı evde misafir olurduk. babaannemi hiç hatırlamıyorum. dedem o zamanlarda da hastaydı herhalde ki nadiren bizi çağırdığında girdiğimiz havasız ve karanlık odası bir ecza dolabı gibi kokardı. en çok zamanın geçtiği, evin en büyük odasının gıcırdayan, koyu kahverengi ahşap döşemelerinin üzerinde çıplak, küçük ayak parmaklarımın arasına yapışıp, sıkışıp kalmış siyah kum taneleri canımı acıtırdı. bu odada sol köşedeki içinde bakır tencerelerin ve sahanların, arapsabunu ve artık balık ağı parçasıyla köpükler içinde dökme suyla yıkandığı, kara taşlı lavaboyu, koyu renkli, karışık desenli, sümerbank kumaşından bir kısa perde gizlerdi. hemen yanında üst rafında boşalmış midye kabuklarının, akşama bizi aydınlatacak lüks lambasının ve tuvaleti ve koridoru aydınlatmak için bekleyen gaz lambalarının durduğu içi kararmış taş ocağın önünde dizlerinin üzerine çömelen yengem, sacayağın üstüne oturttuğu dışı isten zifiri siyah olmuş, silindirik bakır tencerenin içinde akşamın yemeğini hava henüz aydınlıkken hazırlıyor olurdu. boy boy bakır tencereler, sahanlar, çiçekli porselen tabaklar tereğin çeşitli raflarında birbiri ardına dizili dururdu. tereğin altında koca bakır kazanlarda, yayıkta hazırlanarak konmuş, kimi biraz ekşimiş ayranlar, gün içinde sıcaklayanları serinletir, susayanların susuzluğunu giderir, genellikle akşam yemeklerinin yanında vaz geçilmez olurdu.
işte dedemin, babamın, amcalarımın güzel toprakları, suları...ben küçükken yaz tatillerinde gittiğim dedeciğimin ahşap küçücük güzel evinin yerinde yeller esiyor, yerine üç katlı beton bir yapı yapıldı. sadece onun değil diğerlerinin de başına benzer şeyler geldi. nüfus artıp çoğalınca, gelenek eksilerek aktarılıp hatta yok olunca bu tatsız değişimlere maruz kaldı güzelim köy. eskiden kıyıda sadece bir okul ki şimdi yıkıldı, ortadan kaldırıldı, bir cami, arkasında dedemin evi, dere ağzında bir başka küçük yapı, çeşme yanında aynı tevazu içinde bir diğeri ve derenin öte yakasına geçmeden hemen önce köprü başında eskimeyen değirmen ve derenin öte yakasında üç ahşap evden ibaretti belice. dediğim gibi nüfus arttı, yeni nüfusa, o rutubete denizin kumunu kullanarak yaptığın betonarme dayanmaz, ahşap yapı yapılmalı bilgisi bile geçemedi... bizim ülkemiz böyle, var olanı yok etmek, yerine onu korumak şöyle dursun beterini giydirmekte üstüne yok... vandal mı diyeyim, yoksa ne diyeyim bilemedim. ama hala arada bir dedemim, halalarımın, amcalarımın mezarlarına gittiğimde, çocukluk arkadaşımın yüzünü gördüğümde, kokusunun hiç değişmemiş olması, "ayı ini"nin, "timsah kayası"nın, kara kumlarının yerli yerinde durması çok güzel geliyor...babacığımın patika yoldan inerken avucuna toplayıp yedirdiği böğürtlenin, denizden çıkıp ekmek arasına sıkıştırdığımız taze fındığın, kayaların üzerinde sac tenekede pişirip yediğimiz midyelerin tadı damağımda. o günleri çok özlüyorum...


belice, ordu, fatsa'ya bağlı yalıköy'ün bir küçük kıyısıdır. dede - baba köyüdür.

devamını gör...

seri eksici geri geldi

şöyle en gevreğinden ve sevimlisinden bir roman aksanıyla seslenmek isterdim ben de tabii ki "seri eksici geldi haniimmmm" diye ama durum bu değil maalesef benim açımdan.
karakter özelliğimi geçtim bir prensip kararım var, kimsenin kökenini, tipini, yakınlığını, uzaklığını, hangi memleketten olduğunu ve hatta siyasi görüşünü önüme koymadan dediğine kulak vermek ve subjektif ön yargı süzgecine tabii tutmadan, eğer ilgilendiğim ve bildiğim konularda bişey söyleyen varsa onu dinlemek, okumak. bu dünya sözlük mecrasında da çok dikkat ettiğim bir şeydir. şöyle ki, neredeyse hiç bir tanımı kim yazmış diye bakmadan, sadece tanımı okuyarak katılıyorsam artılarım, katılmazsam eksilerim. bu nedenle kasti olarak hiç kimseyi bugüne kadar seri eksilemek kadar çocukça ve sekter bir muamelem olmadı. ama bununla suçlanarak yedi uzun gün sözlükten uzak kaldım maalesef. bir çok yazar arkadaşım sağ olsun bana destek olarak nitelediğim, konuyla ilintili başlık açıp tanımlarını yazdılar tek tek. bana destek olmayan, bunun haklı bir cezalandırma olduğunu savunan, hatta daha ileri giderek nefretle seri eksileme yaptığımı iddia edenler oldu. bu da onların fikirleridir diyerek geçiyorum elbette ama bu iddialarını reddetme hakkımı da kullanıyorum. zira ne bir nefret duyduğum var, ne de nefretimi bir kaç eksiyle taçlandıracak kadar toyum.
tabii ki bunun altında bir başka sebep arama hakkım var ama elimde yeterli donem olmadığı için iddiamı dayandırabileceğim referanslarım yok. ancaaakk, beni nefretle seri eksileme yapmakla suçlayanların kaynaklarını ben de çok merak ettim ve bunu sergilemekle onları mükellef görüyorum... umursarlar ya da umursamazlar, bu da onların etiğidir.
ayrıca, beni sözlükten uzaklaştırma kararını alan yönetimin, seri eksileme gibi çocukça bir tavrın içine düştüğüm iddiasını da temellendirmesini bekliyorum. zira ben ilk an itibariyle, kime ve kaç tanımı için eksi verdiğimi hatırlamıyorum. bu benim unutkanlığım nedeniyle değil ama yazara değil, tanıma eksi ya da artı vermek ilkesine bağlılığımla alakalı.

tanımlarımı özleyenlere de özlemeyenlere de selamlar diyerek yoluma devam ediyorum...
devamını gör...

hep yaşın 19

zamanın, ya da en ufak bir şeyin ne kadar da kıymetli olduğunu anlatan bir şarkıdır.

benim için hayatımın şarkısı diyebileceğim şarkılardan biridir. şu hayatta en acı şeylerden biri insanın ailesini ya da çok sevdiği bir insanı kaybetmesidir. kardeşlik müessesesini yaşamak da kolay değildir. ben bunu sonunu kadar yaşadım. ikizim olan zuhal'in sayesinde. zuhal'i 19'unda kaybettik. kabul etmesi imkansız bir durumdu. zaman geçtikçe onunla tekrar nasıl buluşabilirim diye düşündüm durdum.

ve bir anda karşıma bu şarkı çıktı.

ne güzel de söylüyor mazhar abi;

ne güzel şeysin sen hep yaşın 19
gel yanıma sar beni bugün varız yarın yokuz
ne güzel şeysin sen

sevdiklerimizle yaşayacağımız en ufak anın ne kadar da kıymetli olduğunu öyle güzel anlattı ki. ben kardeşime son kez sarılamadım fakat, herkes önce bu şarkıya, ardından sevdiklerine sarılabilir. öyle de güzel bir şarkıdır.
devamını gör...

doların yükselmesini sadece eleştiren insan

olm napıcaz lan. ne yapabiliriz. benim dolarım yok. fırından ekmeğimi, marketten ihtiyaçlarımı alan sade bir vatandaşım. ha işimle ilgili malzemeler dolar ile belirleniyor ve o şekilde alım yapıyorum. ama napim ben mi üretim veya reis bundan sonra tl ile deyip imkan sundu da almadık mı? e dolar arttıkça ben mal alamıyorum, alsam da satamıyorum bu durumda eleştirmeyeceğim de ne yapacağım.

vergimizi veriyoruz, 15 temmuz'da hadi sokağa dediler ona da çıktık. daha napalım lan yıldız tilbe'nin tavsiyesine uyup evde dolar mı basalım nedir yani yapabileceklerimiz.
devamını gör...

kredi çekip düğün yapmak

tamamen ama tamamen kadın türünün dayatması ile gerçekleşen, mutlu kurulması hayal edilen yuvanın daha başlamadan temeline dinamit koyan, para ile asimile olmuş bir halkın kültürüne yakınsamak adına yapılmış, tarihteki belki de en aptalca hareket!

siz köşe başlarında fiskos çevireceksiniz diye dar gelirli erkek kişisi kazandığı tüm parayı krediye vermek zorunda.
akabinde ve detayında,
her gün gezmeye çıkarmıyor diye kafasını şişirmek zorundasınız, zira tasmalı olmak bunu gerektirir.
falancanın kocası ona neler neler alırken, kocası kredi mağduru kezbanımız sanki sebebi kendisi değilmiş gibi adamın kazancını ve kapasitesini sorgulamaya başlar ve bingo!

erkek kişi doğal seleksiyona kurban verilir, 6 ay evli kaldığı gudubete ömür boyu nafaka ödemek zorunda bırakılır.

ülkemizde evliliklerin genelinin özetidir bu. iyi aile terbiyesi almış, yokluk ve varlık bilen, 30 iq üzeri kadınları tenzih ediyorum.
zira hayatı yaşanılır kılan detaylar bu kadınlardır.
devamını gör...

ingilizce altyazılı film

ingilizce altyazılı film izlemek, ingilizceyi konuşma akışı içinde öğrenmek için iyi bir yöntemdir.
bunun için: https://watcheng.org/site/i... sitesini önerebilirim.
altyapısı baya sağlam bir site ayrıca filmi durdurup imleci anlamını bilmediğiniz kelimenin üzerine getirdiğiniz zaman kelimenin türkçe karşılığı çıkmaktadır. böyle çeviri ile de uğraşmamış olursunuz.
devamını gör...

haşema ile denize girmek

tabi aslında kadınlı erkekli karma dünyada takılmak da pek caiz değil, rica ediyorum kadınlar ekvatorun kuzeyine, erkekler güneyine olacak şekilde ayrılalım. özellikle namahremler yengeç ve oğlak dönencelerini geçmesin mümkünse. eşler ve namahrem olmayan aile bireyleri ekvatora yakın yerlerde görüşebilirler.
devamını gör...

özürlü çocuğa dışardan acıyarak bakanlar

acıyarak bakanlar bir noktaya kadar merhametle açıklanabilir. ama iğrenerek, korkarak çocuğunu uzak tutmaya çalışarak bakanlara ne yapacağız ?kaynaştırma öğrencisini sınıftan attırmak için imza toplayan velileri ne yapacağız ? trt çocuk da yayınlanan down sendromlu çizgi film karakteri ozi ' den şikayetçi olan ve yayından kaldırılmasını talep eden anneyi ne yapacağız ? potansiyel engelli olduğumuzu hatırda tutmak belki işe yarayabilir.
devamını gör...

tüm projeleri yap-işlet-devret sistemiyle gerçekleştiren hükümet vergilerle ne yapıyor sorunsalı

kafamı kurcalayan konulardan bir tanesi idi, değinmek istedim.

havalimanı, köprüler, raylar ve tüneller... hükümet bu projeleri tanıtırken ülke hazinesinden cüzi miktarlar çıktığını, asıl yükümlülüğün ihaleyi alan yani yapıp işletip devredecek olan firmaya ait olduğunu bastıra bastıra anlattı. bu sistemin tartışılan kısmı devletin geçişler veya kullanımlar için tutar belirleyip kefil olmasıydı. yani firma vaad edilen ciroya ulaşılamayacak bile olsa açık kısmı devlet finanse etmeye garantör oluyordu.

benim kafamı karıştıran konu ise bu değil. pekala hükümetler kendi yöntemleriyle yatırım yapıp ülkeyi yönetebilirler. bunda bir beis yok. sıkıntılı kısmı, insanlar yüksek vergilerden şikayet ederken bu yatırımları işaret etmeleri. "bakın paralarınız buralarda kullanılıyor" demeye getirmeleri. bu söylem gerçek olmadığı için dolambaçlı cevaplarla insanlarda bu algıyı oluşturuyorlar. pek tabi çıkıp doğrudan işaret edemiyorlar çünkü aynı projeler ile ilgili para harcamıyoruz diyorlar.

peki milletin ümüğüne çöküp toplanan vergiler nereye gidiyor?

günaşırı siyaset malzemesi yapılmayan yatırımları saymazsak elle tutulur, gözle görülür, dişe dokunur ve bunlar gibi mecazlara karşılık barındıracak hiçbir proje söz konusu değildir. iha-siha demeyin, gülerim. 80 milyondan fazla nüfusu olan bir ülkenin içtiği sudan çıkardığı dışkıya kadar vergi alırken bunu mu sunuyorsunuz demezler mı adama? bakın ben diyorum. hatta ileri gidip örtülü ödeneklere neden bu kadar fazla bütçe ayrılıyor diye sorguluyorum. durmuyorum, kurulan bütçe komisyon raporları ne ölçüde gerçek diye soruyorum.

sınırdışı operasyon yaptık, eyvallah. kendi silahlarımızı üretmeye başladık, ona da eyvallah. hastahaneler, okullar, karakollar yaptık, peki... peki, peki de birinci ve ikinci dünya ülkeleri bizim kadar vergi toplamıyorken tüm bu hizmetleri sunmayı nasıl başarıyor? üstelik ekonomileri de bizden daha iyi boyutlarda, değil mi?

son olarak şunu belirteyim. şeffaflık istememin sebebi hırsızlık endişesi değil. para yönetimini takip edip doğru eleştirileri sunmak. bu şekilde söylediklerimiz havada kalıyor. bildiğimiz tek şey, devlet vergilerle bizi sömürüyor. bu millet de bunu hak etmiyor!
devamını gör...

dünyaitiraf.com

evvelsi gün 3.5 yaşındaki yeğenimi , evlerinin yakınındaki parka götürdüm. belediyeye ait büyük bir park. okul öncesi çocuklara ait oyuncaklarla daha büyük çocukların kullandığı oyuncakları ayırmışlar. neyse işte bizimki tutturdu büyüklerin kaydıraktan kayacağım. bu tüp şeklinde olan kapalı kaydıraklardan, oldukça yüksekti ve tırmanma demirleri de korunaksızdı.
" oradan kayamazsın çok yüksek" dedim. tabii hiç umrunda olmadı ve " ben artık ablayım" diyerek çıkmaya başladı. önce korksam da kendinden emin çıkışına ses edemedim. kaydı ve önümden koşarak geçip yeniden tırmanırken "yapabilirim yapabilirim, istersem yapabilirim" diye şarkı söylemeye başladı. pepede falan duydu heralde. sesinde nlp kitaplarındaki herşeye gücünüz yeter diyen saçmalıklardan çok farklı bir anlam vardı. onu izlerken hiç denemeden vazgeçtiğim şeyler geldi aklıma hüzünlendim. bazen 3.5 yaşındaki bir çocuk bile size hayata dair bir ders verebiliyor. belki de zaten en büyük öğretmenlerimiz onlardır.
devamını gör...

kur'an'a öykünmeler

aleksandr sergeyeviç puşkin'e ait şiirlerdir. Bir hürriyet âşığı şairi olan puşkin, kur'an'ı okumuş, hayran kalmış ve kur'an'ın tesiri altında bu şiirleri yazmıştır. puşkin'in "kur'an'a öykünmeler" şiirlerini ataol behramoğlu türkçe'ye çevirmiştir.

"sabit yeryüzü, sabit
göklerse, kubbe kubbe. . .
sensin ey yüce halik!
hükmeden her sebebe..

deniz, karayı boğmaz
kara, yutmaz denizi
fırtınalar içinde
koruyan sensin bizi!

sensin, sensin ey rahim
kula sultanlık veren. . .
ve nur saçan kur'an'ı
muhammed'e gönderen

duvarlar parçalansn,
kalksın siyah perdeler!..
gel kur'an! yetiş bize
ruhumuza ışık ver!
"
devamını gör...