Bu Ayın Favorilenenleri

mahmut ustaosmanoğlu'nun allah'ı görmesi

mûsâ, belirlediğimiz yere gelip rabbi de ona konuşunca, “rabbim! bana kendini göster, sana bakayım” dedi. Allah da, “beni dünyada katiyen göremezsin. fakat şu dağa bak, eğer o yerinde durursa sen de beni görebilirsin.” dedi. rabbi, dağa tecelli edince onu darmadağın ediverdi. mûsâ da baygın düştü. ayılınca, “seni eksikliklerden uzak tutarım Allah’ım! sana tövbe ettim. ben inananların ilkiyim” dedi.

a'raf 143

ot içmeye devam...
devamını gör...

hepimiz aynı gemideyiz

aynı gemideyiz ama yıllarca biz geminin altında gittik. yukarı güvertede kur an okuyanlara, kadeh tokuşturanşara yalvardık. ne olur bizi köpek balıklarından ( enflasyondan) boğulmaktan ( faizden) soğuktan ( tekelleşmeden ) kurtarın diye yalvardık.

şimdi güvertedekilerin de su altına girme tehlikesi ortaya çıkınca gemi hepimizin oldu.

köylüyüm, tarımla uğraşıyorum. 44 yıldır krizdeyim.

canımın çektiğini yiyemedim, giyemedim.
devamını gör...

artık eskisi gibi olmayanlar

uzun bir metin olduğunu farkındayım, ama yazdım bir kere...

çocukluğumun bütün yazları, bu derenin taşları üzerinden atlayarak, zıplayarak, ıslanarak geçti. ne toprağının kokusunu, ne serinliğini, ne avuçlarımızın içine tükürüklerimizle ıslatarak kına gibi yaktığımız yosunlarını, ne de her akşam eve yorgun gelen büyük amcam için en soğuk yerinden bakır güğümleri doldurduğumuz "puar" suyunu unutmadım. her zaman bana eşlik eden sevgili arkadaşım meli çocukluk hatıralarım arasında en kıymetli yeri tutar. burnumun sızlamasından anlıyorum o günlere olan özlemimi...
vakti gelip de alacakaranlık çökmeye başladığında, başında fötr şapkasıyla kapıda beliriveren amcamın elinde gazetelere sarılmış tomar halinde paketler, delikli filelerden uçları sarkmış, biberler, patlıcanlar, domatesler, kesekağıtlarında meyveler olurdu. bu fileleri trata takımımızın ağlarını yaz boyu tamir eden, babama en çok benzeyen, nazik ve sessiz küçük amcam dokurdu, öyle ki sonbahar gelip de ankara'nın yolunu tuttuğumuzda, valizimizde mutlaka bize hediye edilmiş çeşitli boylarda, küçük, büyük delikli, rengarenk filelerden bir kaç tane olurdu.
büyük amcam, her akşam karelere bölünmüş, pembe gül resimlerinin olduğu, yeşil, kahverengi, sarı renklerde, karışık bir deseni olan muşamba örtülü küçük masanın başına geçer, aydınlanmanın tek aracı lüks lambasını eline alır, bir gün önceden kullanıldığı için tüle dönmüş, dokununca dağılıveren bembeyaz fitili yenisiyle değiştirirdi. fitli yakması ve lüks lambasını bir kaç kere pompalamasıyla ortalığın birden bire aydınlanıvermesini biz de şaşkın gözlerle izlerdik. aynı büyülü, yarı aydınlıklara ortaokul sularında tanıdığım george de la tour resimlerinde de rastladığım halde, kimi zaman bizi sevindirmek için koca bir tepsinin içinde getirdiği bol cevizli, beyaz ve yumuşak koz helvanın tadına bir daha hiç rast gelmedim.
iyice küçük olduğum, şimdi çok zor hatırlayabildiğim yaşlarımda, dedemin arazisini bağışladığı, evimizle deniz arasında bir beyaz engel olarak yükselen kısa minareli tıknaz camiinin arkasında, karanlığından koşarak kaçtığım alt kattan beni kurtaran, çeşitli boy ve üçgen ahşapların birbirinin üstüne sıralandığı merdivenlerin bulunduğu, ahşap iki katlı evde misafir olurduk. babaannemi hiç hatırlamıyorum. dedem o zamanlarda da hastaydı herhalde ki nadiren bizi çağırdığında girdiğimiz havasız ve karanlık odası bir ecza dolabı gibi kokardı. en çok zamanın geçtiği, evin en büyük odasının gıcırdayan, koyu kahverengi ahşap döşemelerinin üzerinde çıplak, küçük ayak parmaklarımın arasına yapışıp, sıkışıp kalmış siyah kum taneleri canımı acıtırdı. bu odada sol köşedeki içinde bakır tencerelerin ve sahanların, arapsabunu ve artık balık ağı parçasıyla köpükler içinde dökme suyla yıkandığı, kara taşlı lavaboyu, koyu renkli, karışık desenli, sümerbank kumaşından bir kısa perde gizlerdi. hemen yanında üst rafında boşalmış midye kabuklarının, akşama bizi aydınlatacak lüks lambasının ve tuvaleti ve koridoru aydınlatmak için bekleyen gaz lambalarının durduğu içi kararmış taş ocağın önünde dizlerinin üzerine çömelen yengem, sacayağın üstüne oturttuğu dışı isten zifiri siyah olmuş, silindirik bakır tencerenin içinde akşamın yemeğini hava henüz aydınlıkken hazırlıyor olurdu. boy boy bakır tencereler, sahanlar, çiçekli porselen tabaklar tereğin çeşitli raflarında birbiri ardına dizili dururdu. tereğin altında koca bakır kazanlarda, yayıkta hazırlanarak konmuş, kimi biraz ekşimiş ayranlar, gün içinde sıcaklayanları serinletir, susayanların susuzluğunu giderir, genellikle akşam yemeklerinin yanında vaz geçilmez olurdu.
işte dedemin, babamın, amcalarımın güzel toprakları, suları...ben küçükken yaz tatillerinde gittiğim dedeciğimin ahşap küçücük güzel evinin yerinde yeller esiyor, yerine üç katlı beton bir yapı yapıldı. sadece onun değil diğerlerinin de başına benzer şeyler geldi. nüfus artıp çoğalınca, gelenek eksilerek aktarılıp hatta yok olunca bu tatsız değişimlere maruz kaldı güzelim köy. eskiden kıyıda sadece bir okul ki şimdi yıkıldı, ortadan kaldırıldı, bir cami, arkasında dedemin evi, dere ağzında bir başka küçük yapı, çeşme yanında aynı tevazu içinde bir diğeri ve derenin öte yakasına geçmeden hemen önce köprü başında eskimeyen değirmen ve derenin öte yakasında üç ahşap evden ibaretti belice. dediğim gibi nüfus arttı, yeni nüfusa, o rutubete denizin kumunu kullanarak yaptığın betonarme dayanmaz, ahşap yapı yapılmalı bilgisi bile geçemedi... bizim ülkemiz böyle, var olanı yok etmek, yerine onu korumak şöyle dursun beterini giydirmekte üstüne yok... vandal mı diyeyim, yoksa ne diyeyim bilemedim. ama hala arada bir dedemim, halalarımın, amcalarımın mezarlarına gittiğimde, çocukluk arkadaşımın yüzünü gördüğümde, kokusunun hiç değişmemiş olması, "ayı ini"nin, "timsah kayası"nın, kara kumlarının yerli yerinde durması çok güzel geliyor...babacığımın patika yoldan inerken avucuna toplayıp yedirdiği böğürtlenin, denizden çıkıp ekmek arasına sıkıştırdığımız taze fındığın, kayaların üzerinde sac tenekede pişirip yediğimiz midyelerin tadı damağımda. o günleri çok özlüyorum...


belice, ordu, fatsa'ya bağlı yalıköy'ün bir küçük kıyısıdır. dede - baba köyüdür.

devamını gör...

seri eksici geri geldi

şöyle en gevreğinden ve sevimlisinden bir roman aksanıyla seslenmek isterdim ben de tabii ki "seri eksici geldi haniimmmm" diye ama durum bu değil maalesef benim açımdan.
karakter özelliğimi geçtim bir prensip kararım var, kimsenin kökenini, tipini, yakınlığını, uzaklığını, hangi memleketten olduğunu ve hatta siyasi görüşünü önüme koymadan dediğine kulak vermek ve subjektif ön yargı süzgecine tabii tutmadan, eğer ilgilendiğim ve bildiğim konularda bişey söyleyen varsa onu dinlemek, okumak. bu dünya sözlük mecrasında da çok dikkat ettiğim bir şeydir. şöyle ki, neredeyse hiç bir tanımı kim yazmış diye bakmadan, sadece tanımı okuyarak katılıyorsam artılarım, katılmazsam eksilerim. bu nedenle kasti olarak hiç kimseyi bugüne kadar seri eksilemek kadar çocukça ve sekter bir muamelem olmadı. ama bununla suçlanarak yedi uzun gün sözlükten uzak kaldım maalesef. bir çok yazar arkadaşım sağ olsun bana destek olarak nitelediğim, konuyla ilintili başlık açıp tanımlarını yazdılar tek tek. bana destek olmayan, bunun haklı bir cezalandırma olduğunu savunan, hatta daha ileri giderek nefretle seri eksileme yaptığımı iddia edenler oldu. bu da onların fikirleridir diyerek geçiyorum elbette ama bu iddialarını reddetme hakkımı da kullanıyorum. zira ne bir nefret duyduğum var, ne de nefretimi bir kaç eksiyle taçlandıracak kadar toyum.
tabii ki bunun altında bir başka sebep arama hakkım var ama elimde yeterli donem olmadığı için iddiamı dayandırabileceğim referanslarım yok. ancaaakk, beni nefretle seri eksileme yapmakla suçlayanların kaynaklarını ben de çok merak ettim ve bunu sergilemekle onları mükellef görüyorum... umursarlar ya da umursamazlar, bu da onların etiğidir.
ayrıca, beni sözlükten uzaklaştırma kararını alan yönetimin, seri eksileme gibi çocukça bir tavrın içine düştüğüm iddiasını da temellendirmesini bekliyorum. zira ben ilk an itibariyle, kime ve kaç tanımı için eksi verdiğimi hatırlamıyorum. bu benim unutkanlığım nedeniyle değil ama yazara değil, tanıma eksi ya da artı vermek ilkesine bağlılığımla alakalı.

tanımlarımı özleyenlere de özlemeyenlere de selamlar diyerek yoluma devam ediyorum...
devamını gör...

hep yaşın 19

zamanın, ya da en ufak bir şeyin ne kadar da kıymetli olduğunu anlatan bir şarkıdır.

benim için hayatımın şarkısı diyebileceğim şarkılardan biridir. şu hayatta en acı şeylerden biri insanın ailesini ya da çok sevdiği bir insanı kaybetmesidir. kardeşlik müessesesini yaşamak da kolay değildir. ben bunu sonunu kadar yaşadım. ikizim olan zuhal'in sayesinde. zuhal'i 19'unda kaybettik. kabul etmesi imkansız bir durumdu. zaman geçtikçe onunla tekrar nasıl buluşabilirim diye düşündüm durdum.

ve bir anda karşıma bu şarkı çıktı.

ne güzel de söylüyor mazhar abi;

ne güzel şeysin sen hep yaşın 19
gel yanıma sar beni bugün varız yarın yokuz
ne güzel şeysin sen

sevdiklerimizle yaşayacağımız en ufak anın ne kadar da kıymetli olduğunu öyle güzel anlattı ki. ben kardeşime son kez sarılamadım fakat, herkes önce bu şarkıya, ardından sevdiklerine sarılabilir. öyle de güzel bir şarkıdır.
devamını gör...

doların yükselmesini sadece eleştiren insan

olm napıcaz lan. ne yapabiliriz. benim dolarım yok. fırından ekmeğimi, marketten ihtiyaçlarımı alan sade bir vatandaşım. ha işimle ilgili malzemeler dolar ile belirleniyor ve o şekilde alım yapıyorum. ama napim ben mi üretim veya reis bundan sonra tl ile deyip imkan sundu da almadık mı? e dolar arttıkça ben mal alamıyorum, alsam da satamıyorum bu durumda eleştirmeyeceğim de ne yapacağım.

vergimizi veriyoruz, 15 temmuz'da hadi sokağa dediler ona da çıktık. daha napalım lan yıldız tilbe'nin tavsiyesine uyup evde dolar mı basalım nedir yani yapabileceklerimiz.
devamını gör...

kredi çekip düğün yapmak

tamamen ama tamamen kadın türünün dayatması ile gerçekleşen, mutlu kurulması hayal edilen yuvanın daha başlamadan temeline dinamit koyan, para ile asimile olmuş bir halkın kültürüne yakınsamak adına yapılmış, tarihteki belki de en aptalca hareket!

siz köşe başlarında fiskos çevireceksiniz diye dar gelirli erkek kişisi kazandığı tüm parayı krediye vermek zorunda.
akabinde ve detayında,
her gün gezmeye çıkarmıyor diye kafasını şişirmek zorundasınız, zira tasmalı olmak bunu gerektirir.
falancanın kocası ona neler neler alırken, kocası kredi mağduru kezbanımız sanki sebebi kendisi değilmiş gibi adamın kazancını ve kapasitesini sorgulamaya başlar ve bingo!

erkek kişi doğal seleksiyona kurban verilir, 6 ay evli kaldığı gudubete ömür boyu nafaka ödemek zorunda bırakılır.

ülkemizde evliliklerin genelinin özetidir bu. iyi aile terbiyesi almış, yokluk ve varlık bilen, 30 iq üzeri kadınları tenzih ediyorum.
zira hayatı yaşanılır kılan detaylar bu kadınlardır.
devamını gör...

ingilizce altyazılı film

ingilizce altyazılı film izlemek, ingilizceyi konuşma akışı içinde öğrenmek için iyi bir yöntemdir.
bunun için: https://watcheng.org/site/i... sitesini önerebilirim.
altyapısı baya sağlam bir site ayrıca filmi durdurup imleci anlamını bilmediğiniz kelimenin üzerine getirdiğiniz zaman kelimenin türkçe karşılığı çıkmaktadır. böyle çeviri ile de uğraşmamış olursunuz.
devamını gör...

haşema ile denize girmek

tabi aslında kadınlı erkekli karma dünyada takılmak da pek caiz değil, rica ediyorum kadınlar ekvatorun kuzeyine, erkekler güneyine olacak şekilde ayrılalım. özellikle namahremler yengeç ve oğlak dönencelerini geçmesin mümkünse. eşler ve namahrem olmayan aile bireyleri ekvatora yakın yerlerde görüşebilirler.
devamını gör...

özürlü çocuğa dışardan acıyarak bakanlar

acıyarak bakanlar bir noktaya kadar merhametle açıklanabilir. ama iğrenerek, korkarak çocuğunu uzak tutmaya çalışarak bakanlara ne yapacağız ?kaynaştırma öğrencisini sınıftan attırmak için imza toplayan velileri ne yapacağız ? trt çocuk da yayınlanan down sendromlu çizgi film karakteri ozi ' den şikayetçi olan ve yayından kaldırılmasını talep eden anneyi ne yapacağız ? potansiyel engelli olduğumuzu hatırda tutmak belki işe yarayabilir.
devamını gör...

tüm projeleri yap-işlet-devret sistemiyle gerçekleştiren hükümet vergilerle ne yapıyor sorunsalı

kafamı kurcalayan konulardan bir tanesi idi, değinmek istedim.

havalimanı, köprüler, raylar ve tüneller... hükümet bu projeleri tanıtırken ülke hazinesinden cüzi miktarlar çıktığını, asıl yükümlülüğün ihaleyi alan yani yapıp işletip devredecek olan firmaya ait olduğunu bastıra bastıra anlattı. bu sistemin tartışılan kısmı devletin geçişler veya kullanımlar için tutar belirleyip kefil olmasıydı. yani firma vaad edilen ciroya ulaşılamayacak bile olsa açık kısmı devlet finanse etmeye garantör oluyordu.

benim kafamı karıştıran konu ise bu değil. pekala hükümetler kendi yöntemleriyle yatırım yapıp ülkeyi yönetebilirler. bunda bir beis yok. sıkıntılı kısmı, insanlar yüksek vergilerden şikayet ederken bu yatırımları işaret etmeleri. "bakın paralarınız buralarda kullanılıyor" demeye getirmeleri. bu söylem gerçek olmadığı için dolambaçlı cevaplarla insanlarda bu algıyı oluşturuyorlar. pek tabi çıkıp doğrudan işaret edemiyorlar çünkü aynı projeler ile ilgili para harcamıyoruz diyorlar.

peki milletin ümüğüne çöküp toplanan vergiler nereye gidiyor?

günaşırı siyaset malzemesi yapılmayan yatırımları saymazsak elle tutulur, gözle görülür, dişe dokunur ve bunlar gibi mecazlara karşılık barındıracak hiçbir proje söz konusu değildir. iha-siha demeyin, gülerim. 80 milyondan fazla nüfusu olan bir ülkenin içtiği sudan çıkardığı dışkıya kadar vergi alırken bunu mu sunuyorsunuz demezler mı adama? bakın ben diyorum. hatta ileri gidip örtülü ödeneklere neden bu kadar fazla bütçe ayrılıyor diye sorguluyorum. durmuyorum, kurulan bütçe komisyon raporları ne ölçüde gerçek diye soruyorum.

sınırdışı operasyon yaptık, eyvallah. kendi silahlarımızı üretmeye başladık, ona da eyvallah. hastahaneler, okullar, karakollar yaptık, peki... peki, peki de birinci ve ikinci dünya ülkeleri bizim kadar vergi toplamıyorken tüm bu hizmetleri sunmayı nasıl başarıyor? üstelik ekonomileri de bizden daha iyi boyutlarda, değil mi?

son olarak şunu belirteyim. şeffaflık istememin sebebi hırsızlık endişesi değil. para yönetimini takip edip doğru eleştirileri sunmak. bu şekilde söylediklerimiz havada kalıyor. bildiğimiz tek şey, devlet vergilerle bizi sömürüyor. bu millet de bunu hak etmiyor!
devamını gör...

dünyaitiraf.com

evvelsi gün 3.5 yaşındaki yeğenimi , evlerinin yakınındaki parka götürdüm. belediyeye ait büyük bir park. okul öncesi çocuklara ait oyuncaklarla daha büyük çocukların kullandığı oyuncakları ayırmışlar. neyse işte bizimki tutturdu büyüklerin kaydıraktan kayacağım. bu tüp şeklinde olan kapalı kaydıraklardan, oldukça yüksekti ve tırmanma demirleri de korunaksızdı.
" oradan kayamazsın çok yüksek" dedim. tabii hiç umrunda olmadı ve " ben artık ablayım" diyerek çıkmaya başladı. önce korksam da kendinden emin çıkışına ses edemedim. kaydı ve önümden koşarak geçip yeniden tırmanırken "yapabilirim yapabilirim, istersem yapabilirim" diye şarkı söylemeye başladı. pepede falan duydu heralde. sesinde nlp kitaplarındaki herşeye gücünüz yeter diyen saçmalıklardan çok farklı bir anlam vardı. onu izlerken hiç denemeden vazgeçtiğim şeyler geldi aklıma hüzünlendim. bazen 3.5 yaşındaki bir çocuk bile size hayata dair bir ders verebiliyor. belki de zaten en büyük öğretmenlerimiz onlardır.
devamını gör...