su savaşları

çok ama çok yakında çıkacak savaşlardır. türkiye dahil 2025 ten sonra susuzluk çekecek ülkeler arasındadır. şimdinin petrolü, belki ilerde tatlı sular olacaktır, kim bilir?
devamını gör...
gelecekte çıkarılacak savaşlar.

çıkarılacak diyorum bak. neden mi?
petrol bitecek. öngörülen tarih 2050. ancak ülkelerin buna hazırlığı başladı ve 2030-35 gibi ihtiyaç listesinde petrol kaynaklı enerji gereksinimi minimum düzeye inecek. geçen sene amerikada 500 bin elektrikli araç satıldı. danimarka nin rüzgardan elde ettiği enerji %140. yani ihtiyacından fazlası var.

peki bu savaşların maliyeti nedir?
trilyon dolarlar konuşulur. desalinasyon tesisleri ise milyar dolarlık tesisler. bu savaşların çıkacağından eminiz. emin olmadığımız tek konu varsa o da daha ucuza kalıcı ve barışçıl çözümler varken neden savaşılır?
türkiye karadenizden desalinasyon yöntemi ile kendi suyunu üretebilecek enerjiye, mali kaynağa, teknolojiye sahip. şimdiden adımlarını atması elzem.
devamını gör...
kapsamlı bir şekilde aşağıdaki yazıda ele alınmış muhtemel savaşlar.

yağmur duası yerine savaş duası…

aralık 2012’de abd’nin oragon eyaletinde bulunan 200.000 nüfuslu jackson şehrinde çiftçi garry harrington “yağmur suyunu izinsiz kullanma suçundan” 30 gün hapse mahkûm edildi.
güney afrika’da kadınların su getirmek için yürüdüğü mesafe, dünya-ay arasındaki uzaklığın 120 katı. 600.000 beyaz çiftçi, 15 milyon zenciden daha fazla su tüketiyor.
hindistan’da suyun özelleştirildiği bölgelerde halk, hane gelirinin %25’ini su faturasını ödemek için harcıyor.
filipinler’in başkenti manila’da su özelleştirildikten sadece birkaç ay sonra su fiyatı %400 arttı.
bolivya’nın cochabamba şehrinde suyun dünya bankası zoruyla özelleştirilmesinden sonra fiyatlar 3 katına çıktı. protestolar sırasında 7 insan öldü.
ımf ve dünya bankası’nın finansmanıyla gerçekleştirilen baraj ve kanallar sebebiyle tacikistan, kırgızistan, özbekistan ve kazakistan arasında gerginlik artıyor.
ımf ve dünya bankası’nın finansmanıyla gerçekleştirilen baraj ve kanallar sebebiyle etyopya, sudan ve mısır arasında gerginlik artıyor.
ımf ve dünya bankası’nın finansmanıyla gerçekleştirilen baraj ve kanallar sebebiyle namibya ve botswana arasında gerginlik artıyor.
liste böyle uzayıp gidiyor. ama gerçekten su az mı? bu sorunun cevabı o kadar da berrak değil. neden?

su kime aittir?

su için yeni bir dünya savaşı çıkacak mı?insan emeğiyle üretilen şeylerin parayla satılması ne kadar doğru ise kulların üretmediği, nimet olarak bahşedilen şeylerin parayla satılması o kadar yanlış. zira bunlar satılabilir malları üretmek için kullandığımız doğal kaynaklar: toprak, su, hava, güneş ve tabi hayatı mümkün kılan diğer maddî unsurlar yani canlılık, tohumların ve hücrelerin çoğalması, genetik yapı…

insanlar hadlerini bilmez, bu hududa riayet etmezse ne olur? genlerle oynayan, gıda ve verimli toprak spekülasyonu yapan firmaların giderek artan büyüklükte bir açlığa sebep olduğunu artık hemen herkes görüyor. (bkz. “ekmek artık mafyanın ağzında” başlıklı makalemiz). fakat suyun özelleştirilmesi yani mallaştırılması daha da büyük bir tehlike arz ediyor.

bu tehlikeyi anlamak için biraz derin kazalım. nasıl? isminden başka hiçbir şeyi birleştiremeyen birleşmiş milletler’e çevirelim nazarlarımızı. 1919’da milletler cemiyeti adıyla kurulurken resmî amacı avrupa’da barışı korumak olan ama 2ci dünya savaşını engellemekten aciz bir örgüt bu. hatta zalimce hazırlanmış versailles anlaşmasına (1919) noterlik yaptığından 2ci dünya savaşına çanak tuttuğunu söylemek yanlış olmaz. 1946’da ismi değiştirilen ve birleşmiş milletler adını alan bu örgüte eski milletler cemiyeti’nin kurumları kâh aynen, kâh ismi değiştirilerek aktarılmış: unesco, who, uluslar arası adalet divanı, uluslararası çalışma örgütü…

peki, bm 2ci dünya savaşından sonra barışa hizmet etti mi? soğuk savaş döneminin simgesi berlin duvarı yıkıldı ama… abd-meksika sınırından macaristan’a, filistin’den pakistan’a kadar her yerde yükselen duvarlar insanlığı parçalıyor. (bkz. “kudüs’leştiremediğimiz dünya israil’leşiyor” ) 30.000 km’yi aşarak dünyanın çevresini saracak uzunluğa yaklaşan bu duvarları seyretmekle yetinen birleşmiş milletler’in ismi, insanlık tarihinin en soğuk şakası…


birleşmiş milletler’in ataleti…

fiiliyata baktığımızda görüyoruz ki birleşmiş milletler genel sekreterlerinin görevi barışı sağlamak değil “neden savaşlar bitmiyor? yoksa bm iyi çalışmıyor mu?” diye sorulmasını engellemek. meselâ angry birds karakterleriyle kameraların önüne geçen ban ki-moon, projektörlerin suriye’deki felâketten bm’ye çevrilmesini sağladı.

evet… bm genel sekreterleri hastalığı tedavi etmeyen, sadece uyuşturan bir anestezi gibiler. bu görevi başarmak için etliye sütlüye karışmadan “barış ve kardeşlik” mesajları yayınlayıp uygulanmayan barış planları yapıyorlar. bm genel sekreterleri hiçbir zaman barışı engelleyen tarafı açıkça suçlamıyor, şahin devlet ve liderlere baskı yapmıyor. 2001 yılında nobel barış ödülü’nü alan kofi annan da böyleydi. filistin’i işgal eden israil’i ve kıbrıs barış görüşmelerini kilitleyen güney kıbrıs’ı hiç üzmedi. 2003’te abd başkanı g.w. bush, birleşmiş milletler’i tamamen devre dışı bırakarak ırak’ı işgal ettiğinde yine kofi annan görevdeydi. abd genelkurmay başkanı powell, ırak’ın elinde (gerçekte olmayan) kitle imha silahlarının sahte delillerini bm oturumlarında gösterirken annan koltuğunda uslu uslu oturuyordu. ondan önce gelen boutros boutros-ghali ve sonraki ban ki-moon da bosna, ruanda ve suriye felaketleri sırasında barışa faydası olacak hiçbir şey yapmadılar. her şey olup bittikten sonra bm görevlileri gelip toplu mezarları açtılar; istatistikler ve raporlar yayınladılar. peki bm suyun özelleştirilmesi konusunda ne yapıyor? büyük savaşlara, açlığa sebep olabilecek bu tehlike karşısında bm genel sekreterlerinin duruşu nedir?

bm genel sekreterlerinin savaş duası…

sadece bm genel sekreterlerinin değil dünya bankası ve ımf başkanlarının 30 yıldır çok ciddiye aldıkları bir şey var: su savaşı. biraz tuhaf değil mi? gerçekten başlamış ve yüzbinlerce insanı öldürmekte olan savaşları umursamayan bu adamlar 30 yıldır en korkunç, en kesin ifadelerle “aman dikkat! su savaşı çıkacak” diyorlar:

“… su, bu asırda petrolden daha önemli olacak. orta doğu’daki gelecek savaş politik sebeplerden değil su yüzünden çıkacak …” (boutros boutros-ghali, bm eski genel sekreteri, 1992-1996)
“temiz su için amansız rekabet, gelecekte çatışma ve savaş sebebi olabilir” (kofi annan, bm eski genel sekreteri, 1997-2006)
“… 21ci yüzyılın savaşları su için yapılacak …” (ismail serageldin, dünya bankası eski başkan vekili, 1992-2000)
bu ifadelerin iyi niyetle, safça yapılmış uyarılar olduğu da iddia edilebilirdi ama bm, dünya bankası ve ımf’nin su konusunda değişmez tavırlarına baktığımızda bu sözlerin uyarı değil temenni olduğunu düşünüyoruz. borsacıların iyi bildiği bir kavram vardır: “kendi kendini gerçekleştiren tahminler” vardır. meselâ bir malın fiyatının 50$ üzerine çıkacağı defalarca söylenir ve yazılırsa oluşan beklenti piyasadaki davranışları etkiler ve görünürde meşru bir sebep (kıtlık vb) olmasa bile fiyat gerçekten o sınırın üzerine çıkar. işte su konusunda buna benzer bir çaba seziliyor. nedir?

somut veriler

küresel meselelerden konuşurken paranoyak komplo teorilerinin labirentinde kaybolma tehlikesi her zaman mevcut. bu sebeple gıda veya su gibi bir konuda şüpheye düşen herkesin somut verilere ve uzun vadeli yorumlara yönelmesi gerekir. yani su konusunda değişken ve sabitler nelerdir? bu sorunun sorulması bizi vehim ve hayalden koruyacak ilk adım.

genleriyle oynanmış mısır ve soya tohumuyla dünya çiftçilerini soyup soğana çeviren hatta hindistan ve avustralya’da intihara sürükleyen monsanto’dan başlayalım: daha 2008’de bu firmanın hindistan ve meksika’da beklediği su satış geliri 420 milyon $ ve kâr 63 milyon $ idi. 10 yıl önce monsanto yöneticileri su piyasasının gelecek 10 yıl içinde milyarlarca $ büyüklüğe erişeceğini söylüyordu.

fakat monsanto su piyasındaki en büyük oyuncu değil. en büyük iki firma fransa’dan: vivendi universal ve suez lyonnaise des eaux. bunlar 150’den fazla ülkede 300 milyon insana su satıyorlar. dünya su kartelindeki diğer firmalar ise bouygues saur, awg, severn trent, kelda, rwe-thames water, bechtel, united utilities ve american water works.

en tehlikeli yalanlar, doğruya en çok benzeyenlerdir

bugün 40 kadar ülkede su kıtlığı olduğu söylenebilir. suyumuz var ama deniz suyu tuzlu. tatlı su, toplam suyun %3’ü. üstelik göl ve nehirlerin önemli bir kısmı kirletilmiş vaziyette. çoğu bm’ye bağlı kurumlar suyla ilgili korkutucu istatistikler yayınlıyor her sene:

1 milyardan fazla insanın temiz içme suyu yok,
her yıl 5 milyon insan suyla bulaşan hastalıklardan ölüyor…
en tehlikeli yalanlar, doğruya en çok benzeyenlerdir. bm’nin istatistikleri de bu kategoriye giriyor. “su yok” dediğimiz sahra çölünün altındaki yeraltı sularının miktarı afrika’daki bütün göllerin ve akarsuların toplamından 20 kat fazla. eğer kuzey afrika ve güney sahra ülkeleri bu suyu çıkarıp tarımda kullanmaya başlarsa gıda güvenliklerini sağlamış olurlar. yani avrupa ve abd’nin köleliğinden kurtulurlar. bu elbette bm güvenlik konseyindeki çoğunluğun menfaatleriyle uyuşmaz. neden?

meselâ fransa’nın elektriğinin %75’i nükleerdir ve fransa’da uranyum yok. çad, nijerya ve mali’den gelir uranyum. keza cezayir’in muazzam doğal gaz kaynakları, libya petrolü, mali altını, sierra leone elması, kahve, kakao ve daha ne varsa batı’nın tapulu malıdır. eğer fas-mısır-etiyopya-sierra leone dörtgenindeki ülkeler sahra’nın altındaki suya erişirse bu avrupa ve abd’nin hızla fakirleşmesi demektir. ispat?

kaddafi döneminde libya’da inşaa edilen 2820 km’lik dev sulama projesi, günlük 6,5 milyon m3 tatlı su tedarik ediyordu. güneşin sayesinde yılda 2 kez hasat yapılabilen verimli topraklar sayesinde libya gıda güvenliğini sağlamak üzereydi. 2011’de nato uçakları sulama projesinin kanallarını, pompa istasyonlarını ve boru fabrikasını vurdular. yani afrika bir kez daha batı eliyle açlığa ve susuzluğa mahkûm edildi.

eğer bm su konusunda gerçeği söylemek isteseydi şöyle demesi gerekirdi:

“… afrika ülkeleri başta olmak üzere çoğu ülke kendi su kaynaklarını verimli kullanamıyor. enerji, teknoloji ve sermaye bir araya getirilse dünyada hiçbir su problemi kalmayacak. ama ımf ve dünya bankası kanalıyla sürekli soyuldukları için toparlanamıyorlar. dahası bu ülkeler sömürge valileriyle yönetiliyor ve halk ne zaman kendi menfaatlerini koruyacak bir lideri başa geçirse askeri darbe ile devriliyor …”

zenginlerin havuzunu doldurmak için fakirleri susuzluktan öldürecekler mi?

“… su, özel yatırımcılar için son altyapı ufkudur …” (john bastin, avrupa imar ve kalkınma bankası)

2001 senesinde 200 milyar $ olan su pazarı, bugün 1 trilyon $ olarak tahmin ediliyor. kişi başına su tüketimi her 20 yılda bir iki katına çıkıyor. bu artış hızı, dünya nüfus artışının 3 katı. en zengin 1 milyar insan, dünyadaki bütün mal ve hizmetlerin %86’sını tüketiyor. amerikalılar ve avrupalıların köpek mamasına harcadıkları para, insanlığa asgari gıda ve sağlık hizmeti vermek için yetecek bir miktar. dünyadaki bütün çocuklara ve gençlere eğitim vermek isteseydik, amerikalıların bir yıllık makyaj masrafından daha az bir paraya ihtiyaç duyardık… liste uzun. maksadımız elbette acındırmak yahut batılıları canavar gibi göstermek değil. gelir dağılımındaki bu dengesizlik bize şunu gösteriyor: eğer su diğer mallar ve hammaddeler gibi küresel piyasalarda el değiştirmeye başlarsa en zengin 1 milyar insanın, en fakir 2 milyarı ölüme mahkûm etmesi an meselesi olur.

somut olarak? suyun mallaşması, 50.000 fakirin içme suyuyla 50 zenginin yüzme havuzunu aynı açık arttırmada yarıştıracak. sonucu belli, şikeli bir maç. endüstriyel şirketlerin ve gıda devlerinin su ihtiyacı piyasa aracılığıyla yarışırken suyun her damlası en fazla ödeyenin elinde kalacağına şüphe yok.

su ile ilgili hizmetleri kim ödeyecek?

suyun özelleştirilmesine itiraz ettiğimiz bu noktada serbest piyasa lehine şöyle bir sorgulama yapılabilir:

“… suyun yer altından çıkarılması, göllerden pompalanması, arıtılması, evlere dağıtılması veya şişelenmesi bedava değil. bütün bunları kim ödeyecek? eğer “su herkesin hakkıdır, devlet ödesin, bedava veya çok ucuza bu hizmeti versin” dersek devletler başka yerlerden topladıkları vergileri su hizmetlerine harcayacaklar. bu da suyu az kullananların, çok kullananlar için ödemesi demektir …”

serbest piyasanın fiyatı belirlemesini savunan bu tür liberal argümanlar yaklaşık 30 yıldır seminer ve forumlarda ifade ediliyor. ımf, dünya bankası ve birleşmiş milletler’in de resmî görüşü bu yönde. dahası, “su karteli” dediğimiz ve sayıları 10’u geçmeyen, yıllık su satış geliri 1 trilyon civarındaki firmalar da bunu söylüyor ve fonladıkları düşünce kuruluşlarına bunu söyletiyorlar. fakat bu liberal argümanın çok sayıda zayıf noktası var. biz gerek türkiye ve gerekse islâm dünyası açısından önem arzeden 4 itirazımızı dile getirmekle yetineceğiz:

serbest piyasayı savunmakla beraber, su karteli serbest rekabet yapmıyor. lobi ve her tür baskı aracını kullanarak küçük su şirketlerini satın alıyorlar. bu satın alma yarışı liberal bir rasyonalite içinde değil kapitalist bir oburlukla yapılıyor. yani kısa vadede yapılan operasyonlar kârlı değil hatta küçük şirketler satıldıktan sonra iflas ediyor/ettiriliyor. ama bu tekelleşme, kapitalist/kartelci rasyonaliteye uygun. zira yerel su kaynakları, arıtma tesisleri, boru hatları, depolar, su dağıtım şebekeleri büyük ölçüde yok edilince piyasadaki aktör sayısı azalıyor. böylece su karteli rekabetsiz ortamda fiyatı kolayca yükseltebiliyor. 2003’te birleşmiş milletler’in cenevre’de düzenlediği konferansta yılmaz akyüz’ün belirttiği gibi su konusundaki yatırımların %75’i altyapıyı geliştirmiyor; tersine rakip firmaları satın almaktan ibaret. (unctad – un conference on trade and development)
su kartelinin üyeleri kendi aralarında da serbest rekabet yapmıyorlar. yani kullanıcı/vatandaşın menfaatlerine hizmet edecek bir kalite yarışı veya fiyat savaşı yok. dev ihaleler şeffaflıkla değil tersine kapalı kapılar ardında sonuçlanıyor. meselâ arjantin’in başkenti buenos aires’deki su şebekesinin ve arıtma tesislerinin yenilenmesi için 1 milyar $ tutarında bir ihale açıldı. fakat para, ihaleyi ve dağıtım ayrıcalıklarını kazanan suez değil dünya bankası tarafından ödendi… tabi kamuya borç olarak. suez sadece 30 milyon $ çıkardı cebinden.
faturası, vergisi, muhasebesiyle resmen ticaret kapsamına alınmamış su kaynakları her ülkede milyonlarca insan için hayatî önemi haiz. derelerden, göllerden, ortak kuyulardan su çekerek tarla suluyor ve hayvanlarına su içiriyor insanlar. kayıtlı ekonomide gözükmeyen ancak tarımda, yerel endüstride vazgeçilmez değeri olan bu “hizmet” (gerçekte nimet) su karteli tarafından mallaştığında devlet vergi almaya, gsmh yükselmeye başlıyor. ancak paris’te, londra’da oturan kravatlı bir eşkıyanın eline bir tıklamayla bu insanları susuzluktan öldürme imkânı da verilmiş oluyor. biz akdeniz’i geçerken boğulup fransız ve italyan plajlarına vuran cesetleri gördüğümüzde iş arayan, savaştan veya açlıktan kaçan mülteciler olduklarını düşünüyoruz. aslında suyun özelleşmesi artıkça fakirler kendi bahçelerini dahi sulayamaz duruma düşüyorlar. iç savaşlar, açlık ve sefalet, birçok ülkede suyun özelleştirilmesinden sonra başlıyor.
suyun şişelenmesi veya sayaçtan geçerek insanlara, tarla, otlak ve işletmelere dağılması, ekonomiyi amerikan dolarına endeksliyor. hükümetlerin su karteline dolar cinsinden ödeme yapması ve yerel dövizin dolar karşısındaki değerinin düşmesi, köylüleri küresel krizlere karşı savunmasız hale getiriyor. haritada yerini bile bilmedikleri bir ülkede çıkan petrol savaşı veya altın, bakır, nikel, doğal gaz fiyatlarındaki ani bir oynama milyonlarca insanı susuz bırakabilir.
ekonomi hayatın parçasıyken hayat ekonominin parçası oldu

günümüzden asırlar önce, sıcak bir bölgede yaşamış bir tarım toplumunda da bir miktar suyun parayla satıldığını yahut bir çuval buğday karşılığında takas edildiği hayal edebiliriz. ancak bugün aşırı finansallaşmış ve küreselleşmiş bir ekonomide yaşıyoruz ve aradaki fark çok büyük. nedir? komşuları açken çuvallar dolusu buğday stoklayan bir çiftçinin nefsanî hırsları insanlığın değil sadece o köyün problemiydi. ama dünyadaki bütün çiftçilerin ve buğday tüccarlarının açgözlülüğü birleşip chicago emtia borsasında tecessüm ettiği zaman işin rengi değişiyor. 2010 senesinde amerikan kongresi’nin emriyle hazırlanan bir raporda kâğıt üzerindeki buğdayın dünyadaki gerçek buğdaydan 50 kat fazla olduğu yazıyordu. yani yatırımcılar “verin buğdayımı” dese dünyadaki bütün insanları açlıktan öldürdükten sonra 49 tane daha dünya bulmamız gerekirdi. bugün aynı durum su için geçerli. daha doğrusu bunun olması için bm, dünya bankası ve su karteli birlikte 30 yıldır çalışıyorlar.

borç batağındaki ülkelere şantaj yaparak faiz indirimi karşısında suyu özelleştirme şartı koşuyor ımf ve dünya bankası. su karteli fiyatları 3 veya 4 kat arttırıyor. fabrikada üretilmiş bir mal gibi satılan su, herkesin alıp içemeyeceği bir şey haline geldi. fakat sorun burada bitmiyor, tersine başlıyor: gıda ihracatı yapan firmalar verimli topraklara el koyarak avrupa ve amerikalılar için kırmızı et üretmeye başladılar. bir kilo elma için 700 litre, patates için 900 litre su harcanırken 1 kilo kırmızı et için 15.500 litre su gerekli. yani silah zoruyla fakirleştirilmiş ülkelerde yaşayan insanlarla onları soyan ülkeler aynı su piyasasında yarışıyor… ne için? kendi ülkelerinde yağan yağmurun, nehir ve göllerin suyunu içmek için. bu şartlarda yerli halka 1 şişe su satmak veya onları sebzeyle doyurmak yerine 15-20 insanı doyuracak sebzenin suyu, bir zenginin yiyeceği et için harcanıyor.

dikkat ettiyseniz “fakir / geri kalmış ülke” demiyoruz zira bunlar soyulmuş yani fakirleştirilmiş ülkeler. “borç” olarak onlara yazılan milyarlarca dolar da hiçbir zaman ellerine verilmiyor. yani kaynakları kötü kullanan veya az çalışan insanlardan bahsetmiyoruz. savaş, iç savaş ve darbe kıskacında, neredeyse aldıkları nefes için bile işgalci güçlere para ödemek zorunda bırakılıyorlar. topraklarında altın var; uranyum, elmas ve daha nice kıymetli maden var. ancak libya’daki su tesislerinin bombalanmasında gördüğümüz gibi, işgalci güçler en şiddetli yöntemleri kullanmaktan çekinmiyor. peki bugüne kadar suyunu çaldıran ülkeler kimler?

angola
benin
guinea-bissau
honduras
nikaragua
nijer
panama
ruanda
sao tome ve principe
senegal
tanzanya
bolivya
yemen
her gün milyarlarca $ değerinde ticari malın gemilerle geçtiği panama kanalı ve kızıldeniz’in güney kapısını tutan yemen’in, dünya’nın en zengin lityum yataklarına sahip bolivya’nın g20 arasında bulunması gerekirdi. oysa bu ülkeler ımf, dünya bankası ve su kartelinin vereceği bir bardak suya muhtaç(!)… bu bile insana “bu işte bir bit yeniği var” dedirtiyor.

suya “mavi altın” denmesi masum değil

“… 20ci yüzyılda petrolün taşıdığı öneme 21ci yüzyılda su sahip olacak; milletlerin refah sseviyesini belirleyen nadir ve değerli hammadde. buenos aires’ten atlanta’ya ve jakarta’ya kadar herkesin ihtiyaç duyduğu sıvı –ki gelecekte ihtiyacımız daha da artacak- özelleşecek ve dünyanın en büyük kazanç fırsatları çıkacak ortaya. potansiyel kâr muazzam. insanlara ve şirketlere su satan firmalar yılda 400 milyar dolar kazanıyor. su, petrol sektörünün %40’ına denk ve küresel ilaç pazarından %35 daha büyük… ve bu sadece başlangıç …” (shawn tully, fortune dergisi, 15 mayıs, 2000)

herkese yetecek kadar su varken su satarak para kazanan bu mafya buz dağının görünen ucu. 17 yıl önce tutku ve hırs ile yazılmış şu satırların yansıttığı kâr arzusu gerçek meseleyi örtmesin nazarlarımızdan. o zamanlar 400 milyar olan su pazarı, bugün 1 trilyon $. ama bu rakam ımf’nin ve dünya bankası’nın hükümetlere yaptığı baskıyı açıklamaya yetmez. türkiye’nin gsmh’sından büyük olsa da dünya ölçeğinde 1 trilyon $ oldukça küçük sayılır. meselâ 2008 krizinde “subprime” denen riskli emlâk kredileri bu hacme sahipti.

sadece dünya bankası ve ımf değil nafta (north american free trade agreement) ve wto (world trade organization) da suyun parayla satılabilir bir ürün olarak tarif etmeye ısrarla devam ediyor. keza fortune, the economist ve liberal düşünce kuruluşları 30 yıldır aynı çizgideler. ideolojik bir saplantı gibi görünen suyu mallaştırma çabası, x firmasının y ülkesinde yapacağı kârla açıklanamaz boyutta. meselâ:

“… akılcı çözümler üretmenin yegâne yolu suyu ticarî bir mal olarak kabul etmekten geçiyor …” (the economist, 1992)

yani ekonomistler, siyasetçiler, iş adamları suyla ilgili sorunları çözmek için farklı görüşler üretmiyorlar; 30 yıl önceden karar verilmiş tek bir görüş hepimize dayatılıyor. birleşmiş milletler su sıkıntısına (güya) çözüm aramak için düzenlediği seminere başlık olarak “water rights: who owns the water?” diyor yani “su hakları: su kimin mülkü?”. bu elbette önyargılı, zehirli bir soru: “suyu nasıl paylaşalım?” diye sormak yerine peşinen hak ve mülkiyeti eşitlemek, zenginlerin gücünü adaletin yerine koymaktır. adaleti piyasa ile üretmeye kalkarsanız “parası olan içsin, havuzunu doldursun, arabasını yıkasın, fakirler ölsün” demek dışında bütün yolları kapatırsınız.

suya “mavi altın” denmesi masum değil. petrole “kara altın” denmesi kıymetinden değil dolar karşılığı olmasından geliyordu. petrolün yerine suyu koymak… amaç kâr değil dolar değerini korumak çünkü su eksikliği yok, gerçekte enerji ve altyapı eksikliği var. bunlar zaten amerikan doları ile satılıyor. yani 500 milyon veya 1 milyar insanı susuzluktan öldürmek şartıyla doların değeri (abd’nin dünya üzerindeki tahakkümü) 1 asır daha korunabilir. işte bunu gerçekleştirmek için 30 yıldır ımf ve dünya bankası borç verirken suyun özelleştirilmesini şart koşuyor.

petro-dolar sisteminden su-dolar sistemine…

petro-dolar sisteminin nasıl çalıştığını biliyorsanız müstakbel su-dolar sistemini de kolayca anlayabilirsiniz.

petrol sıradan bir emtia olmadığı gibi amerikan doları da sıradan bir para birimi değil. petrol ticaretinin dolarla yapılması bu paranın değerini yapay olarak yükseltiyor. abd ekonomisinin bütün zayıflıklarına (eskiyen altyapı, emeğin fiyatı, …) rağmen petrolün dolar cinsinden fiyatlanması, doların rezerv para olmasının en güçlü dayanağı. dolar dışında bir parayla veya takasla petrol ticareti yapmaya kalkan ülkeler “terörist” ilân ediliyor; darbe ve işgâl dâhil her yol deneniyor. uzun yıllar abd’nin “dost ve müttefiki” olan saddam ve kaddafi’nin bir gecede “terörist” olması da altın karşılığı petrol satmalarından sonra oldu. bugünlerde pentagon, suudi arabistan’dan fazla petrolü olan venezüella’ya “insanî amaçla” askerî müdahale yapmaktan bahsediyor. (bkz. “petrol kandan ağırdır” isimli e-kitap)

petrol savaşları, petrolün azlığından değil çokluğundan çıkar. yani “ver bana o petrolü” değil “sen satma, fiyat düşmesin” savaşıdır. brezilya’daki yargı darbesinden ukrayna’daki bölücü hareketlere ve suriye’deki felâkete kadar her savaşta petrol kaynaklarının ve petrol yollarının tıkanması gayreti var. çünkü petrolün fiyatı yapay krizler ve savaşlarla yükseltilir. ham petrolün varili 1972’de 1,90$, 1981’de 34$ ve 2008’de 140$ oldu. bu yüzden petrol fiyatındaki oynamalar kesinlikle üretim maliyeti veya rezervlerin tükenmesiyle açıklanamaz. zaten petrol rezervlerinin bitmek üzere olduğu da doğru değil. 1960’larda “10 yıl sonra bitecek” denen petrol hâlâ bitmedi. bitiş günü sürekli 10-20 yıl ileriye erteleniyor. sürekli yeni kaynaklar bulunuyor ve eski kuyuların sadece %33’ü kullanıldı. “kurudu” denilen kuyuların işletme kârı azaldığı için üretim durduruluyor.

yakında su-dolar sistemine çevrilecek olan petro-dolar sistemi nasıl kuruldu?

2ci savaşın galibi abd 1944’te yapılan bretton-woods konferansında yeni bir ekonomik sistemi (altın garantili doları) dünyaya dayattı. petrol ithalatında sıkıntı çekmekten korkan ülkeler önemli miktarda dolar rezervi oluşturdular. o şartlarda dolar biriktirmek, kâğıt üzerinde altın almak gibiydi. fakat 15 ağustos 1971’de abd başkanı nixon bu sisteme son verdi. isyan eden ülkelere “dolar bizim paramız ama sizin probleminiz” dedi. 1973’te suudi arabistan’dan alınan bütün petrolün amerikan dolarıyla ödenmesi resmileşti. 1975’te ise opec ülkeleri “koruma” ve silah yardımı karşılığında sadece amerikan dolarıyla petrol satma kararı aldılar. bütün bu tedbirler olmasa dış borcu gsmh’dan yüksek olan amerika’nın para birimi ancak bir peçete kadar değerli olabilirdi.

dolar kıskacından çıkmaya yeltenen ülkeler başkan bush dönemide “axis of evil” (şeytan ekseni) diye fişlendi: ırak, kuzey kore, suriye, venezüella, iran… abd’nin doları dünyaya dayattığı bretton-woods (1944) konferansında ımf, dünya bankası ve gatt’ın da temelleri atılmıştır.

ımf ve dünya bankası “yardım ettiği” her ülkede hukuk devletini geriletmiş, sefaleti ve savaşları arttırmıştır. bugün suyu özelleştirmeyen hükümetlerin başına belâ olan gatt ise daha sonra wto ve nihayet tpp olarak karşımıza çıktı. gatt/wto/tpp doğayı, işçi haklarını ve hukuku ticarî mal derekesine düşüren bir anlaşmalar silsilesidir. normal devletler para sıkıntısını çözmek için 3 şey yapabilir:

harcamaları kısmak,
vergileri arttırmak,
borç almak
ama dolar basabilen abd için 1 yol daha var: karşılıksız para basmak. normal şartlarda para basmak enflasyonu arttırır ama petrol yüzünden dolara olan talep o kadar yüksek ki abd hiç bir ekonomik değer üretmeden dünyayı soyabiliyor. doların altına endeksli olduğu yıllardan beri ihracat yapan devletlerin de dolar rezervi trilyonları buluyor. doların düşmesi çin, almanya, japonya gibi ihracat şampiyonlarına zarar verdiği için abd para basarak bunlara şantaj yapıyor. hatırlatalım, amerika’da doların emisyon hacmine karar veren bir merkez bankası yoktur. fed özel bankalardan oluşan bir karteldir. fed’in hesapları abd hükümetince kontrol edilemez ve kartel kimseye hesap vermez. gariptir, abd’nin altın rezervlerinin envanteri 1950’li yıllardan beri yapılmadı. o tarihte bile sayım örnekleme yoluyla yapılmıştı. bugün muhtemelen ne abd başkanı ne de kongre, altın rezervleri ve emisyon hacmi konusunda net bir bilgiye sahip değil. zira amerika’da doların emisyon hacmini ölçmeye yarayan finansal göstergelerin yayınlanması 2006’da durduruldu. zaten 2008’de de kriz patladı.

netice: su sıkıntısı yok ama suyu kullanarak savaş çıkarmak isteyen bir çete var

birleşmiş milletler su için ısrarla “insan ihtiyacı” (human need) diyor ama asla “insan hakkı (human right) ifadesini kullanmıyor. bu basit bir semantik meselesi değil. ihtiyaçlarınızı para ile satın alabilirsiniz ama insan hakkı satılamaz.

bir yandan birleşmiş milletler ve bağlı organlar, diğer yandan gatt/wto/tpp, dünya bankası ve ımf suyun ticarî bir mal olarak kabul edilmesini ve su kaynaklarının özelleştirilmesini destekliyor. meselâ gatt’ın 11ci maddesine göre malların ihracat ve ithalatına her hangi bir sınır konması, kotalarla engellenmesi yasak. yani su “mal” olunca (ing. commodity) suez gibi bir şirket seyşel adaları’ndaki otellerin havuzunu doldurmak için etiyopya’da milyonlarca köylüyü susuz bırakma hakkına(!) sahip oluyor.

bu destek, en az 30 yıldır kesintisiz sürmekte. suyun özelleştirildiği her ülke iç savaşın eşiğine geliyor. çünkü su fiyatları 4 katına çıkıyor. su taşıyan tankerler akarsuların ve göllerin suyunu ihraç etmeye başladı bile. buna direnenler –kanada gibi güçlü devletler bile olsa- wto tarafından sıkıştırılıyor, ceza ödemek zorunda bırakılıyor. su kaynaklarını ele geçiren 10 kadar şirket, petrolde olduğu gibi bir kartel oluşturdu. nestlé, coca-cola ve pepsi’nin de dahil olduğu bu kartel, bütün küresel güçlerden ve anglo-saxon medyadan şartsız bir destek almakta. ancak kartelin 1 trilyonluk cirosu bm, gatt/wto/tpp, dünya bankası ve ımf’den aldığı muazzam desteğin çok gerisinde. yani mesele ticarî kârdan ibaret değil.

kısacası suyu gerçekte olduğundan daha nadir gösterip su savaşı çıkarmak ve bu yolla amerikan dolarının değerini yüksek tutmak isteyen bir çete var. bu çetenin mağdurları çoğunlukla müslüman. sudan, mısır, orta asya türk devletleri, hindistan ve daha birçok sıcak bölgede yaşayan yüz milyonlarca müslüman var. bu ülkelerin neredeyse tamamında dünya bankası ve ımf tarafından desteklenen baraj ve su kanalı projeleri ülkeleri savaşa itecek şekilde tasarlanmış. nehrin yukarısındaki ülkelere hidro-elektrik santralle gelişme vaad ederken aşağısındaki ülkenin tarımını kuraklığa mahkûm ediyorlar. tacikistan ve kırgızistan örneklerinde olduğu gibi baraj yapan dağlık ülkenin verimli toprakları az olduğundan aşağıdaki ovalara muhtaç. kırgızistan ve tacikistan, elektriğe en çok ihtiyaç duyacakları kış aylarında su bırakacaklar ama bu türkmenistan ve özbekistan’da sele sebep olabilir. tersine, türkmenlerin ve özbeklerin en çok suya ihtiyaç duyacağı yaz aylarında tacikler ve kırgızlar kış için su tutacaklar. bu ülkelerin daha çok silaha yatırım yapması ve gelecek onyıllarda zarar görecek tarım üretimi yüzünden ithal gıdaya yönelmesi şaşırtıcı olmaz. haliyle bölgede dolar talebi ve abd tahakkümü de artacaktır.

çözüm

islâm ülkeleri su sıkıntısının tehdit ettiği diğer ülkeleri de (güney amerika’nın kuzeyi, güney doğu asya) bir araya getirerek ortak bilim, ticaret ve hukuk komiteleri kurmalı ve bu komitelerle devlet başkanlarından sıradan vatandaşlara kadar herkesin uygulaması gereken somut önlemler ortaya koymalılar. bu tür bir çalışmadan çıkabilecek muhtemel kararlar ve eylemler şunlar olabilir:

su kartelinin engellenmesi,
su sıkıntısı çeken yerel yönetimlere destek,
suyu “insan hakkı” olarak anayasalara koymak ve kanunla korumak,
soğutma, sulama ve deniz tuzunu arıtma gibi ihtiyaçlardan dolayı enerji gereksinimi artacağı için enerji konusunda işbirliği,
deniz suyundan sulama suyu elde etme,
deniz suyuyla tarım,
mülteci kentleri kurma konusunda ilerleme,
kentlerin alt yapısını (içme suyu, kanalizasyon vb) iyileştirme.
daha genel anlamda müslümanlar artık yüzlerini bilime ve teknolojiye çevirmeliler. suyun korunması, gerçek hayata tekabül etmeyen ideolojilerin, aidiyet savaşlarının terk edilmesi için güzel bir fırsat oluşturabilir.
*
devamını gör...

Bu başlığa bir şeyler girmek için üye olabilirsiniz.

Benzer Başlıklar