the square

cannes film festivali’nde bu yıl altın palmiye alan film. yönetmeni ruben östlund. daha önce hiçbir filmini izlemedim lan adamın. adamın seyirliği, bu seneki filmekiminde yer alacak.
devamını gör...
cannes'dan altın palmiyesi olan isveçli yönetmen ruben östlund filmi. şimdi bu iskadinav taraflarının o kendine özgü naif sanatsallığın içinde sofistike ve kara mizahla coşmuş bir yapım var karşımızda. mültecilerle kafayı bozan avrupa'nın, gerçekler hakkında gayri insani taraflarını, o pis çamaşırlarını ortaya dökmese de ucundan değinmiş işte. buna da şükür yarabbi diyor insan. sanatın ve özgürlüğün sınırları ekseninde ilerleyen filmin tek kusuru, birbirinden bağımsızmış gibi görünen parçalar.. buna rağmen 144 dakika kendini izletiyor. o değil de claes bang, sen nasıl bir karizmasın yahu? selam olsun bu yiğidi çıkaran danimarka'ya.



devamını gör...
değişik kafaların ürünü senaryosundan çekimine kadar. zaten oyuncu kadrosu inceden birleşmiş milletler gibi, her telden kültürel tipleme var nerdeyse. konusu falan da bi acayip, iki günde on kere izledim farklı fragmanlarını. beklentim büyük, sinemada izlemek keyifli olacak.
devamını gör...
2017 cannes film festivalinde altın palmiye aldı. sanat dünyası üzerine bir hiciv şeklinde sunulan film cannes’da sanat yönetmenine vulcain ödülünü de kazandırdı. bu ödül filme olağanüstü katkısı bulunan bir set teknikerine ya da set çalışanına veriliyor. politik doğruculuk, sanatsal üretim ve ifade özgürlüğü üzerine provakatif bir çalışma olarak kabul edilen kare şimdiden yılın en iyi filmi olarak işaret ediliyor.
--- alıntı ---*

christian, bir çağdaş sanat müzesinin saygı duyulan küratörü. boşanmış ve iki çocuk babası, elektrikli araba kullanan ve hayır işlerine destek olan bir adam. bir sonraki şovu, yanından geçenleri başkaları için fedakarlığa davet eden, onlara sorumlu insanlar olduklarını hatırlatan “kare” isminde bir enstalasyondur. ancak bazen prensiplerinize uygun adımlar atmanız zordur: christian’ın, telefonunun çalınmasına verdiği aptalca tepki onu, utanç verici durumlara düşürecektir.
o başına gelen sorunlarla uğraşırken, müzenin pr ajansı “kare” için umulmadık bir reklam kampanyası hazırlar. kampanyanın çektiği tepki, christian'ı ve müzeyi bir varoluş krizine sokacaktır…
--- alıntı ---*
devamını gör...
filmi izledim taze taze bir şeyler karalamak istiyorum, hadi bakalım başlıyoruz.
--! spoiler !--
filmin değindiği birçok konu var; güvenli alanlarımız, statü, insan ilişkilerinde güven, ırk üzerinden mülteci sorunu, toplum tahammülleri, vahşilik, hakkını aramak, dilenciler, evsizler diye gidiyor. modern toplumda sahip olduğumuz gelire, statüye göre farklı gettolarda yaşıyoruz. başka sosyo-kültürel yapıdan insanlara yaklaşmak istemiyor, çekiniyor. insanlar arasında görünmeyen sınırlar mevcut. christian'ın apartmana mektupları bırakmaya giderken yaşadığı önce kendi çevresinden birisine karşı güvensizlik, sonra da kendisinin yabancısı olduğu çevreye karşı duyduğu güvensizlikti. güvenli alanlarımızdan çıkamayışımız değişen insan ilişkileri ve toplum yapısına bağlı olduğu gibi temel güvensizlik en büyük unsur. temel güvensizliği açarsak; hem sebep hem de sonuç olduğunu görürüz. küçüklükten itibaren çevreye karşı ikazlarla büyümüş olmamız ve medya sayesinde daha fazla vahşetten haberdar olmamız. bunlar güvensizlik doğuruyor.
toplumun özellikle bazı kesimlerine duyduğumuz güvensizliğin yanında ilişkilerimizde de son derece güvensizleştik. christian'ın amerikalı gazeteci ile birlikte olduktan sonra ısrarla kondomu ona vermek istememesi, gazetecenin de müzede christian'a güven duymadığının açık olduğu konuşmaları ile darlaması.
ırk üzerinden mülteci sorununa ise reklamlar üzerinden zekice değinmiş yönetmen. aynı anda birçok bağlamdan inceleyebileceğimiz bir "şey" çıkmış ortaya. orta doğu'daki savaş ortamından dolayı insanlar canlarını kaybettiler, başka ülkelerde mülteci olarak yaşıyorlar. bomba ile sarışın küçük kızın patlaması reklamı izleyenlere rahatsız edici geldi çünkü kızı kendilerinden birisi olarak görüyorlardı, genellikle patlayanlar başka ırklardan olduğu için çok rahatsız ediciydi. insanların böyle zalimce teröre kurban gitmelerine birey olarak tepki göstermedikleri için de bir rahatsızlık söz konusuydu. her şeyi devletlere bıraktığımız için vicdanlarımızı da kiralıyoruz. nasılsa bir şey yapılmazsa hükumetleri suçlamak kolaydır, vicdan mastürbasyonuna devam. kız çocuğunun patlamasının ardından gelen yazılarda arapça, ingilizce ve ibranice kullanılması mesajı keskinleştirmiş.
toplum tahammülleri de ince şekilde işlenmiş yine. reklam rezaletinden sonra yapılan basın toplantısının aklıma getirdiği fikirlerin toplumlar tarafından aslında pek tartılmadığı, basit tepkiler verildiğidir. örneğin grinin elli tonu abd gibi bir ülkede -muhafazakar insanın yoğun olduğu bir ülke- yok sattı, aynı yoldan giden , sadece grinin elli tonu'ndan biraz daha sert olan sade'nin kitabı yatak odasında felsefe yeni basılmış olsa kim bilir nasıl tepkiler alırdı. modern toplumda ifade özgürlüğü mevcut fakat belirtilmeyen, herkesin bildiği bir şerh mevcut; aman ağzımızın tadı kaçmasın. aşırı ve sınırları zorlayan şeyler genellikle tat kaçırıcı olduğundan bir korku oluşturuyor. birey de topluma ters düşmekten korktuğundan hemfikir olmasa bile popülist davranma eğilimi içinde oluyor.
filmin belki de en gerilimli sahnesi vahşi oleg'in yemek salonunda modern insan ile karşılaşması idi. oleg getirilmeden önce insanlara vahşi hayvanla karşılaştıklarında -örneğin bir ayı- nasıl davranmaları gerektiği anlatıldı. yemek salonuna oleg gelince çevresinde hareketsiz zaman zaman kahkaha atan topluluğun arasında dolaştı. onlarla etkileşime geçtikçe elbette bir vahşi olarak doğasına uygun davrandı. en sonunda bir kıza saldırınca önce kimse tepki göstermedi fakat birisi başlayınca hepsi birlikte oleg'in üzerine çöktüler ve son derece vahşice onu öldürdüler. buradan da görüyoruz ki id-imizi toplum içinde süper ego ile bastırsak bile o açığa çıkacak anı kolluyor. eğitimli oluşumuz bizi oleg'den daha insan yapmıyor.
kara mizah unsurlarının da olduğu filmde en çok şaşırtan sahnelerden birisi christian'ın toplu iftirasından silleyi yemiş çocuğun sahneleriydi. hakkını bu kadar şiddetli ve kararlı arayışı "kaosa sürükleme isteği" vur başına al ekmeğini düzenine karşı bir dik duruş gibiydi. karakter olarak haklı olduğu noktada başkaldıran çocuk belki ilerleyen yaşında toplum tarafından terbiye edilince (!) böyle bir şeye cesaret bile edemeyebilirdi.
son konumuz ise dilenciler ve evsizler. her yerde görüyoruz böyle insanları. dünyanın bütününü eline geçirmiş adaletsizliğin bir sonucu oldukları için onlara yardım edilmesi gerektiği bir ödev olarak önümüze çıkar. birçok kişi de davranışın erdeminden çok; evsizleri, dilencileri görmenin verdiği rahatsızlıktan kurtulmak için onlara yardım eder.
sözün kısası the square izlemeye değer bir film. gayet uzun bir film olmasına rağmen anlatımındaki çeşitlilik ve akıcılık ile izlenirlik seviyesini janrına göre makul seviyede tutmuş.
bu arada söylemeden geçemeyeceğim christian ile gazetecinin ilişki hakkında tartıştıkları esnada christian'ın oradan kurtulmak için hayalinde karşısındaki sandalye yığınlarını defalarca yıkması muhteşem bir detaydı.

--! spoiler !--
devamını gör...
sanat filmiyle ana akım arasında gidip gelen, sıkmaksızın kendini izlettiren akıcı bir film. bir kere daha baştan bir hadiseyle başlaması ve filmin hadise etrafında örülmesi hikayeyi ilgi çekici kılıyor. ama sadece bir hikaye anlatmıyor bu film arada anlatılabilecek bir sürü hikayeye küçük küçük göndermeler yapıyor. mesela daha ilk dakikalarda adamımız christian, kendisini ortasında bulduğu krizde çok ufak bir erkeklik ortaya koyup maskülen bir tatmini abartarak yaşıyor. içinde ukde kalan sert ve güçlü erkek figürünü biraz olsun ortaya koymakla gurur duyuyor. sonrasında postmodern sanata ve sanat galerilerine "bu gerçekten sanat mı" yı dokunduruyorlar ha bire. ama bunu göze sokmaktansa bir sanat filmi gerilimi ile yapmaları çok iyi. kast ettiğim şey temizlikçi sahnesi.

yani izleyeli 2 saat falan oldu bakıyorum bahsedilecek o kadar çok sahne var ki 2 saat 30 dakikanın hakkı kesin verilmiş. buraya yazıp milleti spoilerlamaktansa izlemiş bir toplulukla veya 1 arkadaşla muhabbetini yapmak daha keyifli olur bu filmin. hakikaten iyi film.
devamını gör...

Bu başlığa bir şeyler girmek için üye olabilirsiniz.

Benzer Başlıklar