suudi arabistan da satrancın yasaklanması

bu kadar müslüman ölür, açlıktan kedi köpek yemek zorunda kalır, bu kadar çile çeker bu dinin mensupları petrol içinde yüzen arabistan din baronları da santrancın hükmünü tartışır.

halbuki bundan 1400 yıl önce gelen o topraklarda yaşayan biri tebliğ ettiği dinin en önemli kaidelerinden birinin kardeşlik olduğunu anlatmıştı.

tabi 1400 yıl geçince unutuluyor ve nerden nereye denecek hale geliyor olay.
devamını gör...

dünya sözlük

fetöcü şucu bucu. beni bağlamaz. dervişin samimiyetine inanarak bu platforma bir şeyler katmaya çalışıyorum. buranın temiz olduğuna ve temiz kalacağına inandığım için burada yazıyorum. benim için liderin duruşu ve niyeti esastır. neden ekşi'de ulu'da yazmıyorumun cevabı bu. dini ve milli iradelerimizi esas alarak karalıyorum, karalayacağım. niyeti halis olanlara ise de bu yolda kendimce davet yapayım. hani bir sö var; " sen susarsan, ben susarsam, nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa" hak bildiğimizi yazmalıyız. kışkırtmalara aldanmadan değerlerimizi hiçe sayanların karşısında var olduğumuzu göstermeliyiz. bu sözlük bir gün kapansa bile "iyi insanlar vardı" dedirtebilirsek ne mutlu bize.
devamını gör...

buğday

filmi seyrettim lakin üzerine ne yazılabilir deyü düşünürken selim temo yazısını okudum. ulan diyerek bi kahkaha patlattım. çok güzel bi yazı olmuş. aynısının tıpkısı düşünceler içerisindeyim.

--- alıntı ---

buğday’daki irfan

film siyah beyaz ama çok sarışın. devlet zoruyla mücahit yaptığınız gençlere sunduğunuz ütopya, hatta distopya bu mu?
şimdi sığlıkla suçlayan çıkacak ama “buğday” filminden hiçbir şey anlamadım. üzerinize afiyet muhafazakâr değilim, ama dinî kıssalardan birkaçını bilirim. yine de memleket muhafazakârının her şeyde irfan bulmasını aklım almaz. bu yüksek irfan rekoltesi neden bu kadar vahşet ve hukuksuzluk üretir, onu hiç anlamam!
sinemardin festivali’nde izledim filmi. her yıl merakla beklediğim festival bir yıl gecikmeli de olsa mütevazı içeriğiyle çıkıp geldi. ilk yıllarda şarabı, cini ne varsa çöplendiğimiz festivalde vişne ve şeftali suyuna talim ettik. kayyımca atanmış göbekli daire başkanlarının hep karşıya bakan zevceleriyle katıldıkları kokteyl, taşların kaynaştığı eski mardin’de değil camları kaynaşan bir avm’de yapıldı. eskiden filmlerin gösterildiği sinema salonunu ise kayyımgil biçki dikiş kursu yapacakmış sanırım. onda da bir irfan vardır!

söz konusu festivalde izlediğim buğday filmi, bol para harcanmış full irfanî bir eser. bilmem kaç yılındayız. teknoloji süper ama bir sürü sorun üretmiş. anladığım kadarıyla bir koloni var ve orada buğday rekoltesi düşmüş –mısır olsa rahmetli kemal unakıtan yöntemiyle halledilirdi! buğday ekmesine ekiyorlar, ama bilim buğdayın genetiğini değiştirmiş, bu yüzden çürüyormuş. niye? bir şey maddesi eksikmiş, ilahî bir parça sanırım, bilim onu yapamıyormuş.

“sızıntı” diye bir dergi vardı, bedava dağıtılıyordu. lise birde miyim neyim, bu derginin nüshalarından birini gördüm. arılar peteğe, ağaçlar gövdeye, marullar göbeğe, yosunlar yüzeye Allah yazmışlar. vecdle dolduğum için günlerce uyku tutmamıştı. buğday’daki tohum meselesi de böyle bir şey galiba.

yalnız filmin neden ingilizce çekildiğini anlayamadım. yaw sen “türkçe konuş çok konuş” diyen neslin evladısın! yönetmenin bir “müslüman” olarak bütün dünyanın müslüman olacağına dair bir hayali de mi yok? sen o kadar cihat et ama gelecekteki dünya manhattan’ın daha çok beyazların takıldığı muhiti olsun.
konya işi bir bilimkurgu olarak buğday’da dünyadan pek çok insanı görüyoruz. tamam, iki türk çıkıp dünyayı kurtarsın ama arkadaş sarı ya da siyahî biri de çıkıp bir konuşsun, bir şey desin, yok. film siyah beyaz ama çok sarışın. devlet zoruyla mücahit yaptığınız gençlere sunduğunuz ütopya, hatta distopya bu mu?

esas oğlan erol erin, koloniyi yöneten şirkette zamanında cemil akman adlı mübarek bir zâtın çalıştığını ve eksik öğe teorisini ortaya attığını öğrenir. başlar bizimki bunu aramaya. bir kaosun içinden geçer. ben gezi’ye bir selam olarak anladım! sonunda argosuz queen ingilizcesi konuşan bir anarşist ve andrei adlı biri ile yola çıkarlar –filmdeki çevreciler, anarşistler, kanun kaçakları filan iyi bu arada. işte bir sınır var, bir grup robokop yüzünü koloniye çevirmiş yan yana duruyor. nasıl tehlikeli, nasıl tehlikeli, anlatamam. arayış içindeki erin sınırı nasıl geçecek peki? basit; her milimi tarayan lazer ışınlarının ortasına taş at geç. ufo’lara taş atan köylülerin dünya ilmine katkısını görüyoruz burada. öbür yandalar şimdi ama bbg evi yapmış bir neslin efradı olarak dronlara filan görünmüyorlar.

sonunda akman’ı bulur –birbirlerine bu pek şehirli soyadları ile hitap edip dururlar. yine ingilizce konuşurlar. sıfatı, yardımcı fiili yerli yerinde de o kadar kasmanın ne anlamı var? bol bol şiveli türkçe konuşun işte, etrafta türkçe bilmeyen biri de yok. madem gelecekte herkes ingilizce konuşacak bu irfan ehli kürtçeyi niye yasaklıyor? but world but!
akman süper şahane bir mürşit, her sözü hikmetli. tabii seküler, yoz mu yoz erin ne bilsin? tipik çekirge-usta hikâyesi. yalnız mürşitte iki tuhaf şey var: ingilizceyi biraz kastamonu aksanı ile konuşuyor, giysileri ise çarşamba cemaati üyeleri gibi. gitmişsin iki yüzyıl ötesine, bari vücuda yapışan bir hırka giy, ama ne gezer?
etrafta canlı kalmamış ama bunların çadırına bir kurt dadanıyor. her şey zehirli, karınca yok, göller ceset dolu, ama kurt pek sağlıklı. ondan korunmak için çadırın etrafına daire çiziyorlar. yerli ve millî koruma kalkanı böyle bir şey galiba.
dağ başında bir tekkeye gidiyorlar. tekkenin tahta bir kapısı var. kapı dediysem derme çatma bir şey. (üstünde davut yıldızı mı vardı bu arada?) ama bilin bakalım o kırık dökük kapıyı bizimkiler nasıl açıyor? nasa’nın gizli bir odasına ya da özel güvenlikli bir siteye girer gibi şifre ile! yani neredeyse daire numarasını gir, kareye bas bir sistem. etkilendim!

kubbenin altında zehirle kirlenmemiş temiz toprak var. onu alıp medeniyeti tekrar kuracaklar da sahne “köşedeki fırına un gelmiş, bir el atalım abiler” sahnesi. yorulunca plasenta şeklini almış kubbe dibine cenin gibi yatmalar filan. çok freudyen çok! sonra radyasyona batmış bir köye gidiyorlar. köylülerde radyasyondan korunmak için kaşkol filan var hiç değilse, bizimkilerde o da yok! taşlanıyorlar. sonra kafaya taşı yiyen akman cennete gidiyor, erin de onu duvar yarığından görüyor –yarıktan cennet görünüyor! seninki kavak ağaçları arasında dolaşıp buna el sallıyor. stv dizilerinin yüksek bütçeli versiyonu yani. onlar gibi sürekli “küfr”e düşüp dinî film çekiyoruz havasındalar. açık söylüyorum; dinle de alakası kalmamış muktedirleri onlar gibi görünen tipler böyle böyle kekliyor.
hayır gölde buldukları bebeğe ne oldu, andrei’ye ne oldu, buğday meselesi çözüldü mü, ibibikler ötecek mi, burası muş mu, yolu yokuş mu? bütün bu soruların cevabı yok. tamam irfan bulalım ama bir şey de demediniz ki. bir tek yanan ağaç var. bir sahabe yanan ağacı kucaklamıştı hani. erin ağacı kucaklasın diye bekliyorsun ama nerede?
bir ara “yusuf kompleksi” diye bir teori düşünmüştüm. bütün doğu edebiyatını bu “en güzel oğul” meseli üzerinden okumak mümkün mü diye soruyordum. yarım kaldı, daha doğrusu bir şey çıkmadı. bu filmde de yusuf meseline gönderme var diyenler oldu. pek göremedim doğrusu. hem bizim gibi yassı kafalı taşra aydınlarının dindar olanları neden yusuf meselini anar ki? günümüzün züleyhaları nefsimizle imtihan edecek şekilde dönüp bakmaz ki zaten. çirkiniz yahu, ne yusuf’u? babalarımız bizi sevmemekte haklı!

kültürel iktidarmış. bir şeyde de iktidar olmayın. hem kültürle iktidar olamazsınız, kültürü yok ederek iktidar oldunuz çünkü!
şimdi diyeceksiniz ki sen sığsın, filmdeki irfanı anlamamışsın, yok filanca peygamber şunu yaşamıştı, yok falanca sahabe bunu yaşamıştı. iyi ama bunlar peygamber değil, gıda mühendisi!
tekke kapısını açan şifreye taktım ama. dedektif filmlerinde biri birine telefon ederken tuşlara basardı hani. her tuşta başka bir nota olduğu için bizim dedektif numarayı ezberler, sonra da arardı. tekke kapısındaki şifrede de kesinlikle bir irfan vardır, ama acaba ne?!

--- alıntı ---
devamını gör...

göleğez

#6019736 nickinin yemeğe benzetilmesinden bezup, mahlas altının yöresel lezzetler fuarına döndürülme korkusuyla kibar bi entry girip önlemini almıştır. Tamam dağılıyoruz hocam eyvallah çiçek ismiymişsin ama bu, nickini her gördüğümde aklımda sulu yemek canlanmasına engel olamayacak malesef sorry sn. Göleğez hocam affet bizi.*
devamını gör...

son 10 yıl muhafazakar ağızlar sözlüğü

bazı kavramlar çok kullanıldığı için mi yozlaşma arttı? yoksa yozlaşma arttığı için mi bazı kavramlar ön plana çıkmaya başladı? bir etki tepki durumu olduğu açık.

yukarıda bahsedilen raporun metnini bulamadım. haliyle kaynakları bilemiyorum. mesela fuhuşun yüzde 790 arttığı nasıl tespit edilmiş. fuhuş uzun süredir suç değil ki istatistiği tutulsun. tersten okunabilecek rakamlar da var. yine bazı rakamların mukayeseli olarak yorumlanması gerek. bizde artıyor da; dünyada durum nedir?

bir yozlaşma olduğu kesin. lakin bunu tamamiyle "muhafazakar" olarak tabir edilenlerin sepetine yıkabilecek bir delil yok.
boşanmalar % 37 artmış deniliyor. peki kimler boşanıyor?
"muhafazakarlar" mı?
"muhafazakarlar" mı daha çok fuhuş yapıyor?

toplumsal sıkıntıların müsebbibini belirli bir kesimmiş gibi göstermek sadece algısal rahatlama sağlar. gerçeği değiştirmez. yukarıda da bahsi geçen kavramları değiştirirsek sorunlar çözülecek mi?

sekülerliğini örnek aldığımız fransa'nın gündeminde de taciz, tecavüz var.
tüik verilerine göre türkiye'de her yıl ortalama 10 bin tecavüz vakası yaşanırken, nüfusu 12 milyon daha az olan fransa'da da ortalama 10 bin tecavüz vakası yaşanıyor. onlar da, bizdekine benzer "muhafazakar" kavramları kullandıkları için mi oran yüksek?

toplumların refah seviyesi yükseldikçe sorunları da artıyor.
bizde de yaşanan bu.
çözüm de basit; temel ahlaki kriterler.
muhafazakarı, seküleri vs. yok bu işin.
devamını gör...