the uvey redhouse yazı dizisini solda görünce içimden geçen haklı tepki. geçen haftaydı sanırsam, sözlükte edebi tanım vitaminsizliğinden dem vurdular bir böyle soğuk rüzgar esti ama hemen geçti elhamdülillah.

ağır işsiz günüme denk geldi, o günden bu zamana saydım 178 tane edebi yerli ve milli başlık açılmış. hayır ne yani eski istanbul sinemaları ve köşebentli muhallebicileri mi konuşalım? blog sayfa mı burası, uzun uzun yazalım; yazalım bence diyesim geliyor ama ya yine duraksanırsa, ya yine özendirip kaybolursa o yıllar, vefa semtinde fotoğraf çekmek için sümüklü ve yaşlı adam arayan ara güler'e yeniden evrilirsek. 30'ların istanbul resimlerini koyup, burayı bilen var mı sorusunu soranlar gözüküp giderse içlenmeyecek misin? salı pazarından gözlem evine dönüp, dede içliğine yeniden nazirgah yapacak mıyız? kestane kokan başlığa odun taşıyacak mısın, tel üstünde kurutulan bebek kıyafetlerine betimleme gelecek mi, titanic batarken yine de çello çalmaya devam eden adamları resmedecek misin yoksa çeyiz sandığını mı değdireceksin böğrüme onu boşverde beni sordu mu, resmi var mı..
devamını gör...
bazen diyorum ki havaya mı yazdık senelerce ?

birer manyağa, şizofrene dönüşerek neye niçin harcadık seneleri ?

gündüzleri şehrin gailesine paratonerlik yapıp akşamları klavye başına oturduğumuzda içimizde biriken zehri boşaltma ritüeli miydi yaşadıklarımız sadece ? sende benim gibi kına gecelerinde basma eteğinin alt kısmını göbek kısmından içeri sokup çuvala dönüştürerek içinde kuruyemiş dağıtan kadın agresyonu taşımıyor muydun kelimeleri kırbaçlarınla hizaya sokarken ?

her sabah aynı saatte bindiği otobüste gördüğü kıza değil o kıza kavuşma umuduna aşık olan her gencin içindeki mutluluktuk biz. inkar edemezsin, edemeyiz. hayatı sokakta yaşadığı için kendini şanslı gören o ucube insanlardan değildik sadece. vadideki zambak'ı okurken platonik felix'e "abi seviyorsan git konuş bence" diyordu içimizdeki muzip hergele. raskolnikov'un baltasıyla kafasını un ufak ettiği zavallı lizaveta ivanovna'yı düşünüp "abi kesin evi bilen biri yapmıştır" diyen ruh hastalarıydık.

hayat geçip gidiyor. tabutta rövaşata mahsun'un hindisini sevdiği kadar sevmemiz kafi. peki hindi sevmek de vatan hainliği sayılır mı ?
devamını gör...
--- alıntı ---

Allah’ım kaderimi sen yazdın sen bilirsin kalbim oyuncak mı ne, ne kolay kırılıyor? “deplasmandır bu dünya” diyor albino şeyhim
plasebo yutturuyor bana depresif doktor.

Allah’ım kaderimden şikayetçi değilim aksine bahtiyarım evrende bana da rol verdiğin için şahsen, Allah’ım bizler senin falsolu kullarınız, n’olur bizden razı ol.

--- alıntı ---
devamını gör...
sevgili uvey,

sana yazalı tam 168 saat olmuş inanır mısın normalleşmeye başladığımız şu son günlerin nasıl geçtiğini anlamadım. perrier maden suyunun cilde iyi geldiğini söylediğinden beri her sabah güne kür yaparak uyandım. bendeki değişikliği ilk sokağın köşesindeki büfeci nejdet abi fark etti. farkındalığı yüksek olan bir düşünür aslında nejdet abi sadece diğerlerine uyup bir yerden sonra başkalaşan bir ruhu var. dana jambon dilimli tostumu hazırlarken '' socius” dedi ileri bakarak sociale socius; dana füme sırttan “socio-” latince kökünden oluşur diyerek ekledi. yaveri ona garip gözlerle bakarken saat 8'e geliyordu ben ise beşiktaş'taki beşiktaş iskelesine yetişmek için umarsız şekilde çayımı bitirmeye çalışıyordum.

son mektubunda felix'e dem vurmuşsun birazcık alındım, hatırlarsın 1978'in vefa sonbaharlarında son kitabını çıkarmış, birçok çapraz disiplini içerecek şekilde ağ çözümlemesi gibi yeni toplumsal alt bilim dalları ortaya çıkmaya devam edecek dediğimde akımımın eskidiğini, toplumun weber üzerinden kendine katmanlar oluşturacağını söylemiştin. üzerinden neredeyse 40 sene geçti, evet haklıydın ama toplum biliminin babası olarak bilinen auguste comte'nin toplum eğitilmez kelamını ne yapacağımızı hala tam olarak biçimlendirmedin bende bir ilerleme kaydedemedim ya kendime tarihsel materyalist bahaneler arıyorum.

geçen kadim sözlüğümüze girdim eleştirel kuramcılar ile dekonstrüksiyonizmciler arasındaki tartışma post-modernistler seviyesine gelmiş durumdaydı. inanır mısın pipomun son dumanına kadar soluksuz okudum. sosyal imajinasyon üzerine birmingham'da yaptığın sunumun notlarını yazılanlara kardım, sol tarafta bohemya'nın zambak çiçekleri açarken kendi dünyamda toplumsal tabakalaşma kavga ediyordu. tekel 2000'e gelen ilk zamda yüzde oluşan bukowski bakışı yerini toplumsal araştırmanın kantitatif yöntemine bıraktı.

emile durkheim imzalı kitaplarım dün itibariyle geldi. santre evimin yeşil koltuklarına uzanıp anlat e1k deseydi; auguste comte'den pozitivizm, karl marx'dan diyalektik materyalizm
senin şair wilhelm dilthey'den hermeneutik geleneğe bağlı anlamacılığı betimlerdim. lakin büfecim 10 dakika önce kapıma uğradı abi bir dil peynirli tost yaptım kantitatif bakış açını kaybedersin dedi. şimdi masanın üzerinde geçen haftadan kalan tercüman gazetesi üzerinde dil kaşarlı sohbet ediyoruz. keşke sende olsan..

kadim dostun e1k.

sana eskilerden çektiğin bir resmimi koyuyorum.

devamını gör...
sevgili e1k,

posta kutumdaki zarfın üzerinde adını görünce beni öyle sevindirdin ki hemen bayramlık redingotumu gardroptan çıkartıp giyerek mektubunu okumaya hazırlandım.

şu an mektubunu bitirmenin hazzıyla verandamdaki sallanan sandalyede kuzey bormingım'ın steplerini izliyor ve 90ların ortalarında toplumsal ahlakın ve terakkiyatın inşası üzerine çalıştığımız "alo 900lü hatlar" projesindeki mesai günlerimizi düşünüyorum.

ne günlerdi değil mi ?
sevtap parman'dan hemen sonra dönen reklâmımızı müteakip başlayan telefon sağanağı sabahın ilk ışıklarına kadar devam eder, usanmaksızın gelen telefonlara cevap vererek toplumu magazin bilimleri felsefesi, uzay fıkhı, latin amerika ülkelerinde ehlî sünnet cemaatlerin tutunamama nedenleri, rönesans döneminde misafire hazırlıksız yakalanan italyan gelinlerin sunum telaşı gibi konular üzerine bilinçlendirmeye çalışırdık.

bir keresinde ismini ilber diye hatırladığım yavaş yavaş konuşan tarih meraklısı bir konuğumuzu bertrand russell taklidî yaparak kandırmıştın ve altı ay süresince programın müptelası olmuş, akademisyen maaşının yarısını bizim hatlardan kabaran telefon faturasına ödediğini söylemişti hatırlıyor musun ? ne hakikatli günlerdi...

sözlükte şahit olduğun post modernist münazaranın konusu beni tahammülfersa bir meraka sevketti. biliyorsun takip etmeyi bıraktığımızda zerüj avm'nin fatihi, son nargile fokurdatıcı, nüktedan eril bünyelerle, ortamlarda şalın şerefini ayağa düşürmeme misyonlu, "dm yolları taştan amann whatsapp sen çıkardın beni beni beni baştan" iç ses terennümleriyle seviye feryatları yapan nisa taifesinin sert mücadelesi devam etmekteydi.

demek ki onca teşrik-i mesai, binlerce yazı, seviye ve seciye çığırtkanlığı boşa değilmiş mirim. stoacılığı anlatmaya çalıştığın başlıklarda "üzerimizde emeği olan bir ablamızdır" tanımı gördüğümüz o meşum günler nihayet geride kalmış. sabırla attığımız tohumlar fidana dönüşmüş baksana. bir insan başka nasıl bir mutluluk hayal edebilir ki ?

tarih bize "bilgi güçtür" sözü aforizma olarak kayda alınan bacon balından nasip etmedi. en sevdiklerimiz bile bilgi yüklü merkep muamelesi yaparken, en insaflımız elimize tutuşturduğu beş kavanoz balderesi ile ithalatın yumuşak kucağına attı bizi. nereden bilirdik ki bizi teşvikleyerek ittirenlere yerli ve milli sözlük, yerli ve milli üretim mizah diye itiraz ederken zamanı gelince bizim sözlerimizi tekrarlayıp bizi düşman belleyeceklerini.

yine de olsun. 1974 ruhu cogito mizahını reddedip, selahattin yusuf hayranlarını şallı kız mizahıyla ötekileştirenlerin, şimdilerde schopenhauer melankolisine koala misali sarılmaları güdük dursa da manzara karşısında o naif ve bilge yüreğinin bir nebze de olsa soğuması beni de bu gurbet diyarlarında ferahlattı.

neyse ki kafam rahat artık üstadım.
zamanında fruedgilin damından atlayamasak da yukarıda da dillendirdiğim gibi börmingım'da bir ev aldım. bolca dinleniyorum. aramızda kalsın bazen hanımdan gizli kaçamak yapıp o yattıktan sonra survivor ekstra bile izliyorum.

"tekaüt maaşıyla evi nasıl aldın kurnaz ?" sualini duyar gibiyim. biliyorsun zamanında a.b.d. hazine ve maliye bakanı borath redflag'in inşaat sektörünü daha fazla tahrik edebilmek adına başlattığı 12 ay ödemesiz 0.63 oranlı faizli 180 ay vadeli islami mortgage kampanyasından yararlanarak aldığım evimin taksidi geçen yaz bitti. yazları börmingım kışları amasya'da geçiriyorum artık.

vay anasını, resminin üzerinden neredeyse yarım asrın geçmesi tarkovski filmlerindeki rüzgar metaforuna banyo sonrası maruz kalıp boynum tutulmuşcasına beni kaskatı etti. sevmek zamanı'nı emek sinemasında izlediğimiz gün çekmiştim bu fotoğrafı. haberim yokmuş gibi çek mirim akımını başlatmıştın.
dün gibi yakın. dostluğumuz gibi köklü...

bir sonraki mektubunda covid-19 sonrası ekonomi ne olacak ? altına mı zeytinyağına mı yoksa test kiti üreten firma hisse senedine mi yatırım yapmalı ? bu konularda engin fikirlerini bekliyorum. mektubun sonuna ytd yazmana gerek yok.

Allah muhabbetimizi baki kılsın.

seni hasretle öpen kadim dostun uvey
devamını gör...
sevgili e1k,

nasılsın görüşmeyeli ?

sana yazdığım son mektuba cevap alamayınca mektubumu gönderdiğim ak güvercine senin son halini sordum. "guburcuk guburcuk" şeklinde sesler çıkardı. işkillenip akabinde bülent ecevit'in son halini sordum. yine aynı sesleri çıkarınca güvercinin youtube'daki dislikecı fetöcülerden birisi olduğu kanısına vardım ve börmingım'dan istanbul'a gelme kararı aldım.

iki gündür istanbul'dayım. istanbul'a gelince karantina ve yasaklar sürecinde temizlenen havanın berraklığını fark edip kandilli'de yeni tamamlanan a haber büyük resim rasathanesi'ne çıktım ve seni görebilmek için mordor eteklerinde kaldığın rezidansa baktım.

seni göremesem de devasa rasathane ve içindeki emekçilerin azmi gözlerimi yaşarttı. mehteranlarla, plevne marşlarıyla hazırlanan youtube içerikleri beni mest etti. üzerimize oynanan oyunları görme uğruna uyumadan saatlerce çalışıp gözlerini kaybetmeyi göze alan fedakar insanların cehdi beni fevkalade etkiledi.

böyle bir esere sahip olduğumuz için Allah'a şükredip cihangir'e geçmek üzere vapura bindim. vapurda kamu bankasına satılmak üzereyken borcu ucuz faizle yapılandırılan saray-ül simit'ten aldığım simitleri attığım martıların çığlıklarını dinleyip açık havada boğazın keyfini sürerken gençlerin bulunduğu taraftan birden bir vaveylâ koptu.

z kuşağı gençlerin tezahüratlarla el salladığı tarafa bakınca retinalarım canlı yayında partneri çağla'nın frikiğine hoplayarak zıplayarak mukabelede bulunan alişan misali titredi.

fox'un acar anchorman'ı fatih körtopal lüks teknesinde az ilerimizde boğazın tadını çıkarıyordu. anasını babasını tanzim pazarlarında soğan sırası beklerken haberleştirdiği gençlere el sallayarak karşılık verdi ve şezlonguna tekrar uzandı. çoktan canlı yayın başlatan gençler bütün takipçileri o vapurdaki arkadaş grubundan ibaret olsa da canlı yayın açarak kortöpal'la aynı anı paylaşmanın mutluluğunu evrene yaydılar.

cihangir'de değişen bir şey yoktu yine aynı yavanlık, estetik kaygılar arkasında aynı çiğlik.

oturduğum kafede demirkubuz ile nuri bilge'nin filmlerinde birbirlerine gönderme yaparak devam ettirdikleri küslüklere atıf sahneleri konuşan bir grup genç sohbetlerine abd'deki floyd gösterileriyle devam ettiler. içlerinden hunharca gezi eylemlerini öven bir tanesi eğer etkisi olacaksa burada kendisinin de floyd gibi bir bekçi dizi altında ölerek kendisini feda etmeye hazır olduğunu söyledi. gruptakiler 2.floyd'a ses tonunu düşürmesi gerektiğini, merdan yanardağ soruşturmasını hatırlatarak etrafta 3.abdülhamit jurnalcileri olabileceğini ima ettiler.
2.floyd jurnalcilere sinkaflı bir küfür savurup gruptakilere korkaklığından dolayı kızarak kafeden ayrıldı.

her ne kadar çiğ ortamlarda da olsa seninle iki lafın belini bükmeyi, istanbul'u konuşmayı özlemişim. tanpınar misali sokaklarını arşınlamak, sait faik gibi bir parça ada insanı olabilmek. ama ne ara bu kadar siyasete bulandık bilmiyorum. ada deyince bile artık koşturulmayan atların sahiplerinin düştüğü maddi zorluklarla başlayan kısır siyasi muhabbetlerle dolmuş bu şehrin bilinç altı.

bana yaz sevgili dostum. merakla mektubunu bekliyorum.

uvey
devamını gör...
kadim kardeşim uvey,

stalingrad etnografya müzesi ziyaretim uzayınca stalin'in mezarının gölgesinden sana yazmaya karar verdim. yazdığım son mektubun sana ulaşmamasına mütemadiyen üzüldüm, büyük ihtimal magyar posta yine kargoları karıştırarak 7 ruble ödediğim mektubu dağıstan kırsallarına yolladı.

dün akşam duvarları is kokan, perdelerinde komünizmin hatıratlarını taşıyan bir odada 1917 bolşevik ihtilali’nden sonra olanları okuyordum. stanley termosum sağolsun sabah 8'de doldurduğum sıcak suyu kalbin kadar sıcak tutmuş. eski gezilerimden kardığım eftalya kurutması ve japon çiçeği çaylarını ekleyince eski günlerimizi yeniden yad ettim. cerezmi gibi mihenk olmuş buluşlara biraz edebi saffet ekleyince neler oluyor işte yaşar doğu'yu da analım bu mihvalde.

değerli can arkadaşım, bizi en iyi vladimir mayakovski'nin şiirleri anlatır demiş yerel insanlar sonra şu hayata sövenleri iliştirdim iyi gitti ikisi; 1962'de ilk dergi yayınınla bana aldığın sümerbank kaşe montu kadar sıcak tuttu beni bu söylemler. merakın ilhak etmeyeceğim hala üstümde birkaç yerini deldirdim sağolsun baba yadigarı tütünün sağı solu belli olmuyor.

bir kadını izledim bugün rahmetli duayen hilmi ziya göken kadar yorgundu. 60 yaşını geçmiş, elinde süpürgesi zytenkbrski sokaklarını süpürüyordu umutsuzca. yanına yaklaşıp bir isteği var mı diye yanaştığımda elime bir not iliştirdi 1942 yazmış. o günden beri de kimseyle görüşmüyormuş. yarım yamalak ruscam ile tercüme ediyorum.

hepinize! .. işte ölüyorum. kimseyi suçlamayın bundan ötürü. hele dedikodudan, unutmayın ki, merhum nefret ederdi.
anacığım, kardeşlerim, yoldaşlarım! bağışlayın beni. iş değil bu, biliyorum kimseye de öğütlemem, ama benim 
için başka bir çıkar yol kalmamıştı.
lili, beni sev. hükümet yoldaş! ailem: lili brik, anam, kız kardeşlerim ve veronika vitoldovna polonkaya’dan ibarettir; yaşamlarını sağlarsan, ne mutlu bana... bitmemiş şiirleri brik’lere verin, ne lazımsa onlar yapar. “bir varmış bir yokmuş“ derler hani:
aşkın küçük sandalı hayat ırmağının akıntısına kafa tutabilir mi!
dayanamayıp parçalandı işte sonunda... acıları mutsuzlukları 
karşılıklı haksızlıkları 
hatırlamaya bile değmez.ödeşmiş durumdayız kahpeliklerle.
ve yeter ki sizler mutlu olun !


ne kadar müşkülpesent bir dağılımın kadirşinaz yüklü anlamı. gözlerimden akan gözyaşlarını keşke anlatabilseydim sana lakin kabataş'ın sufi sokaklarında edebi arayışlarına da nokta koymak istemiyorum.. en son pasteur'un kliniksel yaklaşımlarıyla çözüm arayan kitlelere yönelik söyleminde kandırılmayı yasaklamış ve öksürük ile bulaşan cahilliğin iğne ile değil zihin ile açılacağını tebliğ etmiştin. aynı gün eski rum dostum yorginin galata mevlevisinin köşesindeki pastanede le lys dans la vallee'nin sürümcemsel kritiğini yapıyorduk. yorgi vadideki zambağın aslında realizmi ve büyük ününü ona getiren madame bovary'den aldığını , başına büyük dertler de açtığını söyledi. inanır mısın dinlerken kanım çekildi ama çayımı yudumlamaktan başka birşey gelmedi elimden. “ahlaksızlık-sapkınlık” için okuyucuyunun yasaklandığı bir dönemi post moderniteye eviren bu akım müdavimleri bizlerle nasıl aynı devri yaşadı aklım almıyor. ya biz bu kadın ve erkeklerle dolu dünya'da terk edildik ve ötekileştirildik yahut septik şekilde battık ve kaybolduk. umarım hala ayakların karada ve gözün o güzel gökyüzünün maviliğindedir..

seni çok uzaklardan özleyen dostun e1k..

devamını gör...
sözlükte estetik popülerizm seviyesini yükselten, 2 sözlük yazarı arasında karşılıklı mektuplaşma ile ilerleyen başlıktır.

metinsellik estetiğine dayanan sarsıcı yeni edebi bu tanım tekniği varoluşsal sancılar ve neomodernist bakış açısı ile sınırsız şekilde uzatılabilir; ama acaba bütün bunlar eski ileri-modernist üslupçu yenilik şartının belirlediği periyodik üslup ve moda değişimlerinden daha temel bir değişim veya kopmaya işaret ediyor mu?

geleneğe hafiften bir isyan var aslında, büyük resim bu. uvey ve e1k, sanmayın ki herkes görmek ve bakmak arasındaki ince hattan yoksun, bizzati büyük resmi gördüm ben; yadsıma, isyan, özellikle de toplumsal dönüşüm dürtüleri ile bu karşılıklı tanımsal mektup paslaşmasını sürrealist model karşısında giderek daha abes ve beyhude olarak algılıyorum.

divan’a dayananlar o mektuplarınızı okur bir gün, eski-yeni çatışması bitmez. çayımızı, çekirdeğimizi aldık, bekliyoruz.
devamını gör...

Bu başlığa bir şeyler girmek için üye olabilirsiniz.

Benzer Başlıklar