yavuz sultan selim

1514 yılında çaldıran savaşında şah ismail i yenerek doğuya açılmıştır, diğer osmanlı padişahlarının aksine batıya değil doğuya yönelmiştir tarihçiler bunu siyaset-i şarkiyye olarak ifade ederler. bir de kürt politikası vardır ki birçok ezberi bozacak bir politikadır çaldıran savaşının hangi şartlarda kazanıldığını öğrenirseniz yavuz sultan selim in kürt politikasını da öğrenirsiniz.
devamını gör...
sair sulatanlarimizdan dir;dunyada bir benzeri yoktur bu siirin sanirsam.

sanma şahım /herkesi sen / sadıkane / yar olur
herkesi sen / dost mu sandın / belki ol / ağyar olur
sadıkane / belki ol / alemde bir / dildar olur
yar olur / ağyar olur / dildar olur / serdar olur
devamını gör...
selimi mahlasıyla şiirler yazan seferden sefere koşmaktan kendisini ihmal ettiği için sitemkar olan eşine "bir kalbe iki aşk sığmaz" diyecek kadar kalbi Allah aşkıyla dolu olan sert mert safadan şatafattan uzak bir padişah

en çok bilinen şiirlerinden birisi;

merdüm-i dideme * bilmem ne füsun * etti felek
Giryemi * kıldı füzun * eşkımı * hun * etti felek
Şirler * pençe-i kahrımda olurken lerzan *
Beni bir gözleri ahu*ya zebun * etti felek

devamını gör...
babası ıı. bayezid, annesi dulkadiroğulları beyliği'nden gülbahar hatun, kendisi islam halifelerinin 74. ve 9. osmanlı padişahıdır. 8 yıllık hükümdarlığı boyunca osmanlı topraklarını 2.5 kat genişletmiş, eylül 1520'de aslan pençesi (åžirpençe) denilen bir çıban yüzünden henüz 50 yaşında iken vefat etmiştir.

"aşık olan neylesin?
sevdiğini söylesin..
korkuyorsa neylesin?
hiç korkmasın söylesin.."

ayrıca dizelerini yaşıyarak yazan hükümdardır.
şairliği, kuralcılığı, sinirli hali ve şah ismaile verdiği büyük ayarla hatırlanır.
devamını gör...
küpesine bakıp ne karizma yapmışsın hocam derdim ta ki o küpenin bir-trajik- hikayesi olduğunu öğrenene kadar. öğrenince noldu? karizması daha da katlandı.
devamını gör...
osmanlida musluman olmayan butun turkleri kestirmeye and icmis padisah. turkler o zamanlarda dogal olarak ya gok tanriya ya da benzeri olan samanizme inaniyorlardi. yavuz bu duruma kiliciyla el atti.
osmanlinin ilk insanlik sucu islemesi de yavuzla baslar. bir daha da olmaz heralde.
devamını gör...
trabzon sancakbeyi olan ikinci ve son şehzâdedir. sekiz buçuk sene gibi devlet hayatında çok kısa sayılan bir sürede, ülkesinin hududlarını iki buçuk misline çıkarmıştır. osmanlı hükümdarları arasında ilim itibariyle en yükseğidir. arapça ve farsça'ya vâkıftır, ileri görüşlüdür ve aynı zamanda sert bir yapıya sahiptir. tahta çıktıktan sonra ilim adamlari, devlet erkâni ve memleketin ileri gelenleri, gelip kendisini tebrik ederek bey'at ederler. o da babasinin dönemindeki görevlileri yerinde birakarak gerekenleri yaptıktan sonra ellerini kaldırıp şöyle dua eder: " ya rabbi, senin kudretin, beni saltanata getirdi. bana devlet ve saltanat işlerini kolaylaştır. ona riayet etmeyi bana nasib eyle."
devamını gör...
yavuz olması gerektiği yerde yavuz olan selim olması gerektiği yerde anlını secdeye koyan kısa süreli osmanlı tahtındaki zamanında hem toprakları hem gönülleri fethetmiş osmanlı padişahı.
yavuz gibi bir silindirin ardından bu devletü hümayunun başına kim geçse bu devleti idare ederdi dertine büyük idareci.
devamını gör...
şirpençe.

ihtilaf-u tefrika endişesi
kã»şe-i kabrimde hatta bã®karar eyler beni
ittifakken savlet-i a'dayı def'e çaremiz
ittifak etmezse millet dağdar eyler beni

mısralarının sahibi olan hazret.
devamını gör...
alevi vatandaslarin sevmedigi muzaffer osmanli komutanidir. zira yavuz sultan selim siilerin propagandalarinin onunu kesmis ve anadolu'daki iran nufuzunu ortadan kaldirmistir. iste alevilerde buna cok icerlerler. ayrica kendisini sevmeyenler tarafindan "selim the grim" de denir.
devamını gör...
şia onu pek sevmez. ellerine sağlık denilesi büyük insandır. ve fakat kes kes bitirememiş ki bu gün hala aynı görüşün savunucuları meydanlara parke taşı döşemektedirler.
devamını gör...
oğlu kanuni tarafından bile sevilmeyen, tarihin utanç dolu ve kanlı sayfalarında yerini almış dracula tarzı adamlardan biridir, türkmen katilidir.

not: bu yazının yazarı alevi değildir
devamını gör...
alem-i islam içindeki en büyük fitne olan şianın belini kırmış evliyaullahtan olduğu tartışmasız büyük insan,büyük sultan,büyük komutan.

bu dine, bu vatana, bu millete gerçekten hizmet etmiş nice insan gibi o da zihniyeti belli kesimler tarafından çeşitli iftiralara maruz bırakılmıştır.

hakim-ul harameyn * yerine hadim-ul harameyn * ünvanına talip olmuş inanç abidesi.

yaşamındaki, sefer ve savaşlarındaki olağanüstü olaylar * onun kim olduğunu anlatmaya yeter de artar bile.
devamını gör...
1516da mercidâbık meydan muhârebesi ile memlã»klara gâlip gelen yavuz sultan selim han, mısıra girip fitne merkezi hâline gelen memlã»klu devletini tarihten silmeden önce, üç ay kadar åžamâ’da kaldı. bu müddet zarfında sã»riye ve filistin havâlisinin idârã® düzeni ile meşgul oluyor, civardan gelen heyetleri kabul edip onlara ihsanlarda bulunuyor, bazen de şehirde dolaşarak åžamın tarihã® yerlerini gezip görüyordu. ancak bütün bunlar, åžamda bu kadar oyalanmasının gerçek sebebi değildi. bir rivâyete göre o, istanbulda kendisine haber verilen bir müjdenin tahakkuku için bütün gayretini seferber etmişti. o müjde, åžamâ’da medfun bulunan muhyiddã®n-i arabã® hazretleriâ’nin vaktiyle ortadan kaldırılmış, hiçbir izi bulunmayan mezarını keşfedip ortaya çıkarmaktı. çünkü istanbulâ’daki hak dostları, muhyiddin-i arabã®â’nin eserlerinde geçen; â“â«sinâ», â«åžınâ»a girince benim kabrim bulunacak!...┠ibâresini, â«sinâ»den murâd selim, åžından murâd ise åžâm-ı åžerã®f şeklinde tevã®l etmişler ve yavuz sultan selimin åžamı fethiyle ibn-i arabã®â’nin kabrinin bulunacağını haber vermişlerdi.
o kudretli padişah, bu sırrı, en yakınlarından bile gizlemiş, kendisi zaman zaman tebdã®l-i kıyâfet halkın arasına karışarak bu kabr-i şerã®f hakkında bilgi toplamaya çalışmıştı. fakat aradan üç ay geçtiği hâlde, kimseden net bir şey öğrenememişti. artık onun da canı sıkılmaya başlamıştı. çünkü bir an önce kâhire üzerine yürüyerek memlã»k gâilesini tamamen ortadan kaldırmak istiyordu. bunun için kıyafet değiştirerek son bir defa daha şehirde dolaşıp araştırmalar yapmak istedi. bu düşünceyle halkın arasına karışıp gezerken yolu üstündeki bir hamamı fark etti. burada yıkanıp ferahlanmayı düşünerek içeriye girdi.
tesâdüfen hamam pek tenhaydı. sadece bir ihtiyar, tek başına yıkanıyordu. sessizce bir kenarda yıkanmaya başladı. bu sırada ihtiyar adam, elindeki hamam tasını kurnanın kenarına vurarak ses çıkardı. hamamlarda bu hareket, tellâk çağırmak için yapılırdı. o ihtiyar da bunu, aynı maksatla yapıyordu. fakat epey bir müddet hamam tasını kurnanın kenarına vurmaya devam ettiği hâlde ortalıkta hiçbir tellâk görünmeyince, sultan selim han:
-nasıl olsa, benim kim olduğumu bilen yok!.. åžu ihtiyara bir iyilik yapayım. diye düşündü ve:
-baba! dedi. galiba tellâk çağırmak için şu tası, kurnanın kenarına vuruyorsun değil mi? diye sordu. ihtiyar:
-evlâdım, pek tabiã® tellâk çağırıyorum. deyince sultan selim:
-ondan talebin nedir? diye sordu. ihtiyar:
-ne olacak oğlum, sırtımı keselettirecektim. deyince sultan selim han:
-istersen ben senin sırtını keseleyebilirim.dedi. ihtiyar:
-memnun olurum! deyince sultan selim yerinden kalktı ve bol köpüklü lifle ihtiyarın sırtını keselemeye başladı. bunu yaparken de onunla dereden tepeden konuşmak ihtiyacı hissetti. önce dedi ki:
-baba! sen gençliğinde bir hak dostuna hizmet etmedin veya muhtaçlara yardımda bulunmadın mı ki, şu hamam tasını dakikalarca kurnaya vurduğun hâlde bir tellâk gelip de senin ihtiyacını görmedi. dedi.
bunu duyan ihtiyar:
-hele başımdan aşağıya bir tas su dök de gözlerim açılsın, bunun cevabını vereyim. dedi.
sultan selim, birkaç tas su dökerek onun başını ve yüzünü sabun köpüklerinden arındırdı. ihtiyar:
-bak! senin vücudunda tam yedi tane ben vardır. onları sana göstereyim. dedi ve sultan selim, ihtiyarın bunu nasıl bilebildiğine şaşarak:
-allah Allah! diyerek hayretle ihtiyara baktı.
ihtiyar, sözlerine devamla:
-eğer ben, gençliğimde bir hak dostuna hizmet etmemiş veya etrafımdaki muhtaçların imdâdına koşmamış olsaydım, bunca tellâk varken, onlar bunca çağırmama gelmemelerine rağmen, iş başa düştü diyerek koskoca cihan sultanı bana tellâllık eder miydi?! deyince, sultan selim karşısındaki ihtiyarın sıradan bir kimse olmadığını anladı ve önce:
-sus! diyerek eliyle onun ağzını kapadı. sonra edeb etti, özür diledi ve kendisine şu suâli sordu:
-hadi benim tebdã®l-i kıyâfet gezen bir sultan olduğumu bildiniz diyelim, o da kolay bir şey değil ama, vücudumda yedi ben olduğunu nereden bildiniz?! çünkü beni ilk defa görüyorsunuz.
ihtiyar şu cevabı verdi:
-senin annen dulkadiroğlu åžehsuvar beyin kızı gülbahar hatun mübârek bir kadındı. åžimdi trabzonda, imâret câmiiâ’nin yanında, ebedã® istirahat hâlindedir. makamı cennet olsun. sen ondan duymadın mı ki, doğduğun 10 ekim 1470 tarihinde amasyaâ’daki evinizin kapısına bir fukara derviş gelip bu gün bu evde, bir şehzâde dünyaya gelecektir. onun vücudunda yedi ben vardır. o padişah olacak ve yedi devleti ortadan kaldıracak haberini vermiştir. o derviş, bu sözleri konağınızın kapısını açanlara söylerken sen doğmak üzereydin. işte bu sır, o sırdır. bu biliş, o biliştir. sen bu vâkıayı rahmetli annenden duymadın mı?dedi.
sultan selim han
-evet efendim, çocukluğumda duymuştum. fakat unutmuşum. anam sık sık derslerine çok çalış, iyi yetiş!.. sen padişah olup ümmetin mesâ’ã»liyetini üzerine alacaksın!.. derdi.
sultan selim hânâ’ın gerçekten sina çölüâ’nü geçip geçemeyeceği husã»sunda endişeleri vardı. böyle kalp gözü açık bir adamı yakalamışken, ona kâhireâ’ye ulaşıp ulaşamayacağını sormayı düşündü.
-efendim, siz belki de zamanın kutbu veya hızırâ’sınız. bana bu kadar askerle sina çölüâ’nü geçip geçemeyeceğim husã»sunda bir müjdeniz olur mu? diye suâl edince, ihtiyar:
-sultanım, efendim!.. size bu hususta iki müjdem var. dedi ve anlatmaya başladı:
-hiç çekinmeyip yola giriniz. siz, çölün hudã»duna gelmeden bir gün evvel şiddetli bir yağmur yağacak bununla çölün kumları sıklaşacaktır. toplarınız da, askerleriniz de kumlara batmadan, kolayca bu korktuğunuz kum sahrâsını geçeceksiniz. zira başta peygamberimiz -aleyhissalâtü vesselâm- yanında dört büyük halã®fe olduğu hâlde sizin önünüzde yürüyecek ve ordunuz en kestirme bir sã»rette, hem de emniyetle kâhireâ’ye ulaşacaktır.
sözün bu noktasında sultan selim han atılarak:
-ben, onları görebilecek miyim? diye sordu. ihtiyar:
-åžu anda beni gördüğün gibi onları da aynen göreceksin!.. korkma, atından in ve edeben onları yaya olarak takip et!dedi ve devam etti:
-bu, sana verebileceğim müjdelerden birincisidir. ikincisine gelince, kâhireâ’ye vâsıl olduğunda sana islâm tarihiâ’nin mukaddes emânetleri teslim edilecek. bunlar arasında iki tanesi sana müjde ihtivâ etmektedir. onların biri, eski bir mısır tabletidir. onun üzerinde, senin mısırâ’a girerek islâm hilâfetiâ’ni devralacağın yazmaktadır. bunun için ordunla muzafferen kâhireâ’ye gireceksin!.. onu al, istanbulâ’a götür. diğer emânetlerle birlikte muhafaza altına al. sana takdã®m edilecek olan mukaddes emanetlerden biri de dâvud -aleyhisselâm-â’a âit bir kılıçtır. dikkat et, bir metre uzunluğunda olan bu kılıcın kabzasında, bir elinde kılıç, diğer elinde kesilmiş bir kafa tutan bir insan resmi vardır. o resimde temsil edilen sensin. müstesnâ bir madenden yapılmış olan bu kılıcın kabzasına yakın bir kısmında bakırdan bir plâket vardır. bunun üzerindeki arapça ibâreyi okuduğun zaman göreceksin ki, senin mekke ve medã®neâ’nin hizmetkârı olmak üzere, mısırâ’a sefer edip muzaffer olacağın orada açıkça yazılıdır. bu kılıç, hazret-i peygamberâ’in kendisine dâvet mektubu gönderdiği mısır melã®ki mukavkısâ’ın hazinesinden intikal etmiştir. dâvud -aleyhisselâm-, rakã®bi olan amâlika kavminin kumandanı câlutâ’un başını bu kılıçla kesmiştir. evet, üzerindeki tam otuz üç satırlık kitâbede başka sırlar da görüp öğreneceksin. dedi.
sultan selim han, bu umulmadık karşılaşmanın heyecanı ve ihtiyarın söyledikleri karşısında şaşkına dönmüştü. asıl kıyafet tebdã®li ile sokağa çıkış sebebi hakkında bir izahat istemeyi neredeyse unutuyordu. lâkin ihtiyar beklenmedik bir sã»rette:
-senin bir başka müşkülün var, onu unuttun gâliba!.. deyince, sultan selim irkilerek kendine geldi ve muhyiddã®n-i arabã® ile ilgili olarak zihnine takılan suâli sormak üzere idi ki ihtiyar:
-sen yorulma evlâdım!.. ben sana beklediğin cevabı vereyim. åžimdi buradan çıkıp makâmına gidersin. sultan selim hüviyetiyle bu hamamın yıkılmasını emredersin. hamam yıkılınca, muhyiddã®n-i arabã® hazretleriâ’nin kabri, kitâbesiyle ortaya çıkacaktır. hem de nerede biliyor musun? bu hamam külhanının olduğu noktadaâ… zâlimler, onun kabri üzerine bu hamamı yapmışlar. tam kabrin üzerine de hamamın külhanını inşâ etmişler. işte senin bu müşkülünü de hallettim, artık işim bitti.
bu ayrılma isteği ifâde eden söz karşısında, sultan selim han daha fazla heyecanlanarak:
-aman efendim, kerem buyurunuz. bana son bir tebşiratta bulunmaz mısınız?! dedi. fakat bunu ne hususta talep ettiği anlaşılamadı. zã®râ ihtiyar, onun sözünü keserek:
-insaf edin sultanım, biz her müşkül ânınızda sizin yanınızdayız ve size tebşiratta bulunmaktayız.â”
sultan selimâ’in kalbi heyecanla doldu. ihtiyarın ellerine sarılıp öpmeye başladı. lâkin sultân gözlerinden yaş boşaldığı için etrafı bulanık görüyordu. bir saniye içinde kendi ellerini öpmekte olduğunu fark etti. zã®râ ihtiyar, bir ruh gibi uçup gitmişti. acaba bir rüyâ mı, yoksa hayal mi gördüm diye düşündü. yolda, ihtiyarın bahsettiği, kendine verilen müjdeyi hatırlayıp onu gözünün önünde canlandırdı.
sultan selim han, hamamda karşılaştığı bu mübârek şahsın, böyle ânã® bir şekilde gözden kaybolması üzerine onun hızır -aleyhisselâm- olduğunu anlamakta gecikmedi. derhal üstünü giyinerek hamamdan çıktı ve kasrul-ablakâ”taki makamına geçip oturur oturmaz, bu hamamın yıkılmasını emretti. yıkıma bizzat nezâret etti. külhanın altında muhyiddã®n-i arabã®â’nin kitâbesiyle birlikte mezarı ortaya çıktı. kısa zamanda oraya mã»tenâ bir türbe yapılmasını emretti.
böylece åžamâ’da işi bitmiş oluyordu. artık mısırâ’ın fethi için yola girebilirdi.
-ey gâziler! yol göründü!diye başlayan marşı söyleyerek ordu, mısır üzerine harekete geçti.
mısırâ’a ulaşması stratejik bir zarã»retti. bunun içinse korkunç sinâ çölüâ’nü geçmek gerekiyordu. o, bu güç işi, hiçbir zâyiat vermeden, herhangi bir ikmâl güçlüğü çekmeden on üç günde başardı. büyük bir askerã® dehâ sayılan napolyon bile, yavuzâ’dan üç yüz yıl sonra bu işi başaramamış ve fransız askerleri susuzluktan çıldırarak birbirlerini vurmuşlardır. birinci cihan harbiâ’nde, yeni tekniğin verdiği imkânlarla bile bu çölün, ancak on bir günde geçilebilmiş olması düşünülürse, yavuzâ’un yaptığı işin azameti ve hâdisenin mânevã® ciheti ve ilâhã® teâ’yã®din gücü daha iyi anlaşılır.
ancak, bu zaferin ikmâli için paşalar ve askerde bu çölün nasıl geçilebileceğine dâir büyük tereddütler vardı. bu amansız çöl, sanki gündüz cehennem; gece ise, bir buz diyârı idi. artı 50 ile, eksi 20 arasında değişen bir iklã®me sahipti. o sanki kumdan bir kahır deniziydi.
lâkin yavuzâ’un azmi ve katâ’ã® kararı ile çöle girildi. bir müddet sonra yavuz, atından indi, yürümeye başladı. askerã® erkân, hayret ve dehşet içinde idi. atların bile kanının kaynadığı, zor yürüdüğü bu çölde sultan, niye atından indi, yürümeye başladı?diye fısıltılar başladı.
bu dehşet içinde askerã® erkân da, atlarından inip yürümeye başladı. paşalar, yavuz hânâ’ın can-ciğer arkadaşı hasan canâ’a:
-ne olur hünkârâ’a sor. acep bu ne iştir? dediler
hasan can, yavuzâ’a merakla, bu hâlin neyin nesi olduğunu sorunca, yavuz:â–hasan görmüyor musun; önümüzde allâhâ’ın rasã»lü fahr-i kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem- efendimiz yürüyor?!. o âlemler sultânı yaya yürürken biz nasıl at üzerinde olabiliriz?.. dedi.
nihâyet çöl geçildi ve mısır fethedildi. lâkin mısır fethinde büyük emeği olan değerli kumandanlarından sinan paşaâ’nın şehã®d olması, yavuzâ’u derinden sarstı. kendisini allâhâ’a adamış, âlim bir cengâver paşanın kaybedilmesini, âdeta koca mısır mülküne denk görerek mahzun bir şekilde:
-mısırâ’ı aldık ama sinan paşaâ’yı kaybettikâ… dedi.
yavuz sultan selim ordusuyla muzafferen mısırâ’a girdi. devrin vakâ’anüvisi, halkın yavuzâ’u kâhireâ’de karşılayışını şu şekilde anlatır:
halk, yavuzâ’un ihtişâmını seyretmek için sokakları ve pencereleri doldurmuş idi. yavuzâ’u çok değişik zannediyorlar, giyiminin ve kavuğunun etrafındakilerden farklı olacağını düşünüyorlardı. yavuz ise, önde değil, cengâverlerinin ortasında idi. elbiseleri ve kavuğu, yanındakilerden farklı değildi. ve önüne bakarak mütevâzã® bir şekilde yürüyordu
devamını gör...

Bu başlığa bir şeyler girmek için üye olabilirsiniz.

Benzer Başlıklar